Özel Röportaj: Levent Cantek

/
14 dakikalık okuma

Çizgi dizi olarak 221B sayfalarında yer alan, sonrasında dizi senaryosu haline gelen ve BluTV’de yayınlanan Bozkır‘ı, senaristi Levent Cantek’le konuştuk.

Röportaj: Ezgi Özcan & Özlem Özdemir

Bozkır nasıl başladı, çizgi dizi olarak 221B sayfalarında yer bulduktan sonra bir dizi senaryosu haline nasıl geldi?

Dijitale yazmak istiyordum. Aslında daha önce yaptığım işi, Türkçe edebiyat editörlüğünü bırakarak sadece senaryo yazmak istiyordum. Ona hazırlık olarak yazmaya başladım. Planım şuydu: İletişim Yayınları’ndan emekli olarak ayrılacak, bir kesintiye uğramadan senaryo işlerine devam edecektim. Şansım yaver gitti demeli.

Bozkır’ın dijital platforma uygun olabileceğini biliyordum. Çizgi romandan esinlenerek uzun bir hikâye düşündüm. BluTV, kısa sürede işi kabul etti. İlk bölümü okumuşlardı. Çekimden üç ay önce senaryo tamamen bitmiş ve onaylanmıştı. Sonraki dokuz bölümü Ali (Demirel) ve Barış (Erdoğan) ile birlikte yazdık.

İlk 3 bölümü izleyebildim henüz tabii ama yaratılan dünyayı çok gerçekçi buldum. Mekânlar, çekim açıları, renkler… Taşradaki sıkışma duygusunu, yönetmen Bahadır İnce’nin çok iyi verdiğini düşünüyorum. Bu açıdan yönetmen-senarist çalışmasını nasıl ilerlettiniz?

Dizi işinde hep bir vakit sorunu vardır ama sinema gibi değil. Zamana karşı daha fazla yarışıyorsunuz. Görsel dil için özel bir hazırlık gerekiyordu. O dar zamanda işi kotarmak önemliydi. Bahadır’la daha önce Eski Hikâye isimli başka bir dizide çalışmıştık. Kendi adıma çok özgür olamadığım bir işti ama Bahadır, dünyamı biliyordu.

İyi bir görüntü yönetmeni olsun istiyorduk. Aras (Demiray) oldu, o konuda mutluyum. Bahadır’la bir toplantı yaptık, bazı zor sahneleri konuştuk. Çekimler sırasında bile konuştuğumuz oldu. Barış ve Ali, İstanbul’da oldukları için onlarla da görüştüler.

“Klişeleri kullanarak yerel bir tat oluşturmak istedim”

Seyfi Amir ve Nuri Pamir… Bir yandan sıkı polisiyeseverlerin alışkın olduğu bir ikili. Deneyimli bir komiser ve henüz mesleğinin başında, daha atak ve heyecanlı bir genç polis. Bu ikiliyi yaratırken özellikle nelere dikkat ettiniz, nasıl bir denge oluşturdunuz? 

Bu polisiye için bir klişe ama… Televizyon dünyası bunu bir model olarak görüyor ve geçmişteki işlere bakarak benzetmeye çalışabiliyor. Herkesin aklında Behzat Ç. ve Arka Sokaklar var. Seyirci de oralardan bakıyor. Siz de bir şey üretirken bu azlıktan kurtulmak istiyorsunuz. Benim aklımda sınıf atlamaya çalışan iki yoksul ve vicdanlı polis vardı. İşinde gücünde, saplantılı ve huzursuz iki insan…

Klişeleri kullanarak yerel bir tat oluşturmak istedim. Dizi olurken oyuncu seçiminde bir plastik de düşünüyorsunuz. İyi görünmeliler, uyumlu olmalılar. İnandırıcı davranmalılar. Biri mantığı, tecrübeyi ve sakinliği temsil edecek, diğeri heyecanı, çaylaklığı ve yerinde duramazlığı. Gitgide biri diğerine benzeyecek, ayarlar bozulacak vesaire… 

Seyfi Amir, canlandırması da zor bir karakter. Kapalı, ağır ve ne düşündüğünü hemen anlayamıyoruz. Kendi geçmişiyle de bir hesaplaşma içinde olduğunu kavrıyoruz. Karaktere ve karakteri başarılı bir biçimde canlandıran Yiğit Özşener’e dair yorumlarınızı bir de sizden dinlemek isteriz. 

Oyuncu seçiminde kanal, yapımcı, yönetmen benden daha çok düşündüler. Ama sağ olsun BluTV, Bozkır’ı senaryosu nedeniyle istedikleri ve sadakat bekledikleri için beni de işe epey dahil etti. Yoksa yerli dizi izleyen biri değilim. Oyuncuları iyi biliyorum diyemem. Ama Yiğit’i biliyordum. Akıllı bir oyuncu. İtiraf etmeliyim ki en başta çok “Beyaz Türk” gözükebilir diye endişem olmuştu.

Bunu ona söylemedim tabii. Sert, vulger, “adamlık” edebiyatından biri olmasını istemediğimi anlatmıştım. Anlamaktan yorulmuş, yaralı, vicdanlı biri olmalıydı… Benim asıl derdim Nuri Pamir’di. Ekin’i (Koç) hiç bilmiyordum. Bir dizisinden bölüm seyrettim. Bana uygun geldi. Sonra tanıştım, baktım, okur yazar, hafif huysuz, rolünü yaşayan biri. İkisi de rollerinin hakkını verdiler. Yakıştılar. 

Polisiye edebiyatta ve sinema/dizilerde “kaybetmiş, mutsuz, kendiyle hesaplaşmaktan yorgun, genelde yalnız” dedektif karakterlerin yerli ve yabancı eserlerde biraz daha arttığını söyleyebiliriz. Bu, polisiyede kara roman akımında zaten vardı ama son 10 yılda farklı alt türlerde de tarif ettiğimiz dedektif tipinin yoğunlaştığı söylenebilir. Sizce bunun nedeni ne? 

Ben yakın dönemde arttığını düşünmüyorum. Hep vardı, yaptığımız işler bizi dönüştürüyor. Polissiniz, suçlu kovalıyorsanız hayata suçlular ve suçsuzlar diye bakar oluyorsunuz. İnsanları suçlular olarak görüyorsunuz, geceniz gündüzünüz karışıyor. Sertleşiyorsunuz, normaliniz değişiyor.

Üstelik bütün bunları bir kenara koyalım, edebi olarak, hikâye olarak kahramanın ne kadar çok açmazı ve engeli olursa o hikâye o ölçüde güçlenir. Daha genel bakarsak, hayatla mücadele etmek çok daha zor, fazlasıyla uyaran var. Sosyal medya bizi katılmaya, ilgi yaratmaya çağırıyor. Kara romanın kahramanı haliyle başka yerlere de taşındı, bu hayatın ve kaosun içinde ters köşe duruyorlar.

“Dijital üretimler, aslolanın hikaye olduğunu hatırlamalı”

Türkiye’de az sayıda da olsa polisiye ya da suç dizileri/filmleri çekiliyor; fakat bir bölümünde “buralı” olamama sorununu da görüyoruz sanki. Dedektifler, olayların çözümü, diyaloglar bazen fazla “Kuzeyli” ya da “Amerikalı” olabiliyor. Bozkır’ın izlediğim 3 bölümünde buralı bir iş olduğuna ikna oldum bir seyirci olarak. Bu açıdan bir fark yaratacağını düşünüyor musunuz? Belki yeni bir yol açabilir mi Bozkır?

Bilemiyorum, buna ancak teşekkür edebilirim. Senaryo kolektif bir ürünün parçası. Bence oyuncu seçimi ve oyuncu performansı bu işin yüzde yetmişi. Ben bunu ne zaman söylesem etrafımdakiler karşı çıkıyorlar. Ha şu var, Bozkır’ın showrunner’ı olsaydım, senaristler olarak üretimin daha çok içinde olsaydık, yereli ve yerli olanı daha koyulaştırabilirdik. Bunu yapardık. Bozkır yeni bir yol açabilir mi? Yurtdışına satılırsa, satarız diyorlar. Olabilir. İsterim bunu. Dijitalde olmak, polisiye hikâyeler anlatmak istiyorum. İştahlıyım.

Kuzey Avrupa, İspanya, Şili, Meksika… Özgün hikâyelerini polisiyenin evrensel matematiğini kullanarak anlattıkları ve artık dijital platformlar üzerinden dünyanın pek çok yerindeki seyirciye ulaşılabildiği için ekollerini yaratmaya başladılar. Bu açıdan Bozkır’ın öncelikle Türkiye’de türün devamına katkısı ne olur ve ayrıca Türkiye’den olmayan izleyiciler için nasıl bir etkisi olur?

Dijital hikâyelerin yaygınlaşması ilginç. Herkes için yeni bir mecra. Global referanslara hem benzeyecek hem de yeni geleceksiniz. Türkiye’de şu anda şöyle bir etkisi var: Televizyonlardaki dizilerden daha çok konuşuluyorlar, uzun ömürlüler, itibarlılar, herkesin ilgisini çekiyorlar.

Televizyonun yaşlandığını, bütün dünyada dijital platformların cazibe odağı olduğunu düşünürsek Bozkır, polisiye örneği olarak akla gelecektir. Bizim dizi tarzımız, hikâyeden çok karakteri belirginleştiren, his vurgusu yapan, müzikle tempo tutan bir tarz. Aslolanın hikâye olduğunu hatırlatmalı dijital üretimler.

Türkiye’de polisiye, tür olarak TV’de ve sinemada henüz beklenen atağı yapabilmiş değil. İyi romanlar da yayımlanmasına rağmen TV’nin ve sinema sektörünün bu türe dair bir tutukluğu olduğunu düşünüyoruz. Yayıncılığı da TV tarafını da bilen biri olarak sizin gözlemleriniz nedir bu konuda?

Türkiye’de başarılı olmuş bir dizi endüstrisi var. Neyi nasıl anlatacaklarını biliyorlar. Yurtdışına da satıyorlar. Polisiyeyle ilgili bir talep yok ki… Bozkır’ın senaryosunu okuyan menajerler beni pek çok yerde tavsiye etmişler. Yapım şirketlerinden teklifler aldım. Benden istenen ve tarif edilen şeyin adı “erkek işiydi”. Onun da tam olarak ne olduğu açık değil. Tutan bir işe göre mevzileniyorlar.

Öte yandan şirketleri de, kanalları da eleştirmenin bir manası yok. Bozkır, televizyonda yayınlanamaz. Yaptığım işlere yakın sayılabilecek bir televizyon dizisine baktım. Yarım saat içinde üç şarkı çaldı, meğer reytingleri düşmüş. Böylelikle yükseltmişler. Bu hikâye değil, pazarlama meselesi. Araya, hikâyeyle ilgisi olmayan bir insert giriyor, kimselere de tuhaf gelmiyor. Polisiye bu romantizme uygun değil. Bu kalıbı bence dijital platformlar değiştirecek. Bu durum televizyonu da etkileyecek. 

Yakında TRT’de yayınlanacak Halka isimli polisiye dizinin de senaryosunu yazıyorsunuz. Halka ile ilgili de biraz bilgi alabilir miyiz?

Halka, polisiyesi var elbette ama temelde bir serüven hikâyesi. Tempolu, muammalı, hafif aksiyonlu, dizi evrenimizin bir iki istisna dışında pek alışık olmadığı türden bir iş. Denemek istediler, 10 bölümlük bir iş diye konuştuk, senaryo beğenilince iş başka bir şeye dönüştü. Ali ve Volkan (Sümbül) ile birlikte yazıyoruz. 

Bozkır ve Halka dışında dijital platformlara ya da TV kanallarına hazırladığınız başka işler var mı?

Var ama sonuçlanmamış işleri konuşmayı sevmiyorum. Takıntı diyebilirsiniz. Totem gibi bir şey. Çalışıyorum.

221B’nin klasik sorularıyla bitirelim; bu yıl okuduğunuz/izlediğiniz en iyi polisiye roman/film/diziler nelerdir?

Editörlük işim nedeniyle yaptığım okumaları saymazsam bu yıl özellikle polisiye okumadım. Babylon Berlin bu yıl seyrettiğim, imrendiğim, keşke bir dönem polisiyesi yazabilsem dediğim bir iş oldu. Şaşırtıcıydı.

221B’nin 18. sayısında yayımlanmıştır. 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Hikaye

Yerel Seçim ve "Suburra"

Sonraki Hikaye

Özel Röportaj: Yiğit Özşener & Bahadır İnce

En Son Yazılar

Sherlock Holmes Ne Dinler?

Onur Bayrakçeken, 221B'nin "Dedektifler Ne Dinler?" köşesinde, ünlü dedektif Sherlock Holmes'ün müzik zevkini inceledi.…