Yerel Seçim ve “Suburra”

/
16 dakikalık okuma

Ülkece yine çalkantılı günler geçiriyoruz. Yazının başına oturduğum gün, İstanbul’daki yerel seçim sonuçları, AKP’nin olağanüstü itirazı haklı ve mesnetli bulunarak YSK tarafından geçersiz sayıldı. Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyelerinin el değiştirip ana muhalefete geçmesinin, hele muhalif kesimlerin birlik duygusuyla iktidara bu sarsıntıyı yaşatmasının elbette bir karşılığı olacaktı.

Bu karşılık, ülkeyi ekonomik kriz batağına daha da saplama anlamına gelse de, halkın egemenliğini esas alan cumhuriyetin köküne dinamit koysa da, toplumsal kutuplaşmaların getirdiği çatışmaları harlayacak olsa da iktidarın tabii ki umurunda değildi. Çünkü çalkantıyı rutinleştirmeden asla tutunamayacağının, ülke muhalefetinden bile çok farkında olan, yine iktidarın ta kendisi. Can havli denen durum tam da bu… İnsanlara da hayvanlara da iktidarlara da yaptırmayacağı şey gerçekten yok.

Gerçi böyle durumlarda sadece “iktidar” kelimesiyle olayların toptancılığını yapmamız, büyük çarpıklıkları gece gibi örtüyor. Ayrıntılarla kaybedecek vaktimizin olmamasından mı desek yoksa ayrıntıların bizi dehşete düşürecek kadar korkunç olduğunu hissettiğimizden mi desek, büyük ve toptancı tabirlerin arkasındaki mekanizmayla pek ilgilenmiyoruz. Neyse ki drama var.

Tam da bunun için var! Karakter yolculuklarının bize açtığı kapılar, mekanizmaları ifşa edecek olaylarla bizi karşılaştırınca diyoruz ki, işte! Ne kadar benziyor… Kendi hikâyemize, ailemizin hikâyesine… Hele bu kadar çalkantılı bir ülkede sürekli kafamız allak bullak yaşıyorsak en çok da ülkemizin hikâyesine benzeteceğiniz dramalar, rutinleşen olağanüstülükleri en azından anlamamıza yardımcı olup hayata tutunmamızı sağlıyor.

Daha kapalı devre yaşadığımız yıllarda hep ABD hukuk, şirket, finans filmlerinde izlediğimiz şirket ve yozlaşmış devlet kurumları arasındaki kirli ittifaklar yüzünden mağdur olmuş insanların teatral mahkeme sahneleri eşliğindeki adalet arayışı bize uzak, yabancı gelirdi. Canlı yayın toplumuna geçtiğimizden beri ise bize yabancı gelen şeyler artık epey yakın.

Her gün yaşıyoruz, sonuçlarına maruz kalıyoruz, adalet aramak için sesini yükselten birine ses vermeye çalışıyoruz ya da adalet arayanın ta kendisi oluyoruz. Ve bizi sürekli adalet arar hale getiren kirli ilişkileri de canlı yayında adım adım izleyebiliyoruz. Hatta artık izini bile sürebiliyoruz. Bir ipin ucunu çektiğimizde arkasından patır patır dökülenler, 16 milyonluk şehrin meşru seçim sonuçlarını iptal ettirebiliyor.

Yozlaşma özellikle 12 Eylül Darbesi’nden sonra dilimize pelesenk olan bir kavram. 2000’li yıllardaysa hızlı para dönemine geçen dünya için “yozlaşma” kavramının yerini “mafyalaşma” almış durumda. Dünyanın dört bir yanında halklar, iliklerine kadar devlet-kara para kucaklaşmasının pençesinde kıvranıyor. Devlet yapıları, toplumun yaşantısını organize edip kolaylaştırmak için değil, rantlar yaratarak zengin ettiği iş dünyasının kârlılığını korumak için topladığı vergileri şirketlerin kasalarına akıtıyor. Böylelikle vatandaş, anayasal hakları olan fert olmaktan çıkıp devlet kurumları kanalıyla köleleştiriliyor. Bu gidişat Türkiye’de de böyle, İtalya’da da…

İtalya ve Türkiye birçok açıdan birbirine çok benzeyen iki ülke. Klan-aşiret yaşayışları, geniş ailenin her şeyin temelinde oluşu, devlet gelenekleri, gladyonun yerleşikliği ve artık çehre değiştiren mafyatik yapıları… Geleneksel anlamdaki İtalyan mafyasının, Temiz Eller Operasyonu’nda darbe aldıktan sonra büründüğü yeni yüzüne 221B’nin 15. sayısında yayımlanan Gomorra adlı İtalyan dizisini değerlendirirken değinmiştim. Ancak Gomorra’da sözkonusu olan Napoli mafyasıydı.

Bu yazıda bahsini geçireceğimiz dizinin odağında Roma mafyası var. Napoli’den çok farklı denge unsurlarını barındıran Roma’nın mafyası da politikacısı da din adamı da başka. İtalya’da iki sezonu yayınlanan, Netflix Türkiye’de şimdilik ilk sezonu bulunan Suburra adlı dizi, Netflix’in ilk İtalyan yapımı olma özelliğini taşıyor. 10’ar bölümden oluşan sezonlarıyla Suburra, her ne kadar Gomorra’nın kardeş dizisi gibi görünse de aslında çok farklı bir evreni anlatıyor.

Kilise, Siyaset ve Mafya

Vatikan’daki üst düzey kardinallerden biri olan Monsenyör Thedosios, gecenin bir vakti evinden çıkıp taksiye biner. Nereye gittiğini bilmediğimiz Thedosios dışarıyı izlerken taksinin radyosundan Roma belediye başkanının sürpriz istifasıyla ilgili haber duyulmaktadır. Monsenyör büyük, beyaz bir evin önünde inip içeri girer. Hayat rutinine ait küçük bir seyahat olduğunu düşündüğümüz bu yolun sonu aslında inanılmaz bir grup seks partisine götürmüştür bizi.

Thedosios’un kokain çekip grup seksin içinde kendinden geçmesinin şaşkınlığını henüz üzerimizden atamamışken, beklenmedik bir hamleyle buradan kalkıp gözleri kararmış bir şekilde üç genç adamın ayağının dibinde bayılması, bize hikâyenin asıl kimlerle ilgili olduğunu gösterir: Roma’daki kentli orta büyüklükteki bir mafya babasının öfkeli oğlu Aurelio, İtalya’daki çoğunluk tarafından sevilmeyen Çingelerin mafyatik bir sülalesinden eşcinsel Spadino, yıllarca hiçbir usulsüzlüğe bulaşmadan çalışan bir polis memurunun üniversiteden mezun olmak üzere olan oğlu Lele.

Aurelio, babasına asla saygı duymayan, ona öfkesi bir türlü dinmeyen isyankâr bir gençtir. Tek istediği deniz kenarında, annesinden kalma kulübe arazisini Roma’nın en iyi eğlence mekânlarından biri haline getirmektir. Ancak babası, ona bu parayı asla vermez. Aurelio bunun, babasının sevgisizliğinden kaynaklandığını düşündüğünden ona daha çok bilenir. Ancak Aurelio’nun bilmediği daha büyük durumlar sözkonusudur.

Polis çocuğu Lele yakışıklılığı, şık giyimi ve kıvrak hareketleriyle Roma’nın sükseli partilerinde hap satıcılığı yapan bir üniversite öğrencisidir. Şimdiye kadar hap satmanın kendine sağladığı ekonomiden gayet memnun olan Lele’nin karşısına, Roma’nın en sert kayası çıkar. Eski bir faşist olan, Roma’nın en etkili mafyası “Samuray”ın mekânında izinsiz hap sattığı için çok fena dayak yer. Yaptığının karşılığında, Samuray’a 20.000 euro tazminat ödemezse canından şüphe etmeye başlayabilir.

Kendi aralarında Sintice konuşan, koca bir evde neredeyse bütün sülale bir arada yaşayan Çingene ailesinin genç üyesi Spadino, aile reisi abisi tarafından evlendirilmek üzeredir. Eşcinsel olduğunu söylemesi imkânsız olan Spadino, ailenin mafyatik işlerini güçlendirecek bir başka Çingene ailesinin genç kızıyla evlenme işini çok da ciddiye almaz. Ama erkekliğini her anlamda kanıtlamak zorunda oluşu, pek de yakasını bırakacak gibi görünmemektedir.

Roma’nın en etkili mafyatik ismi Samuray, şehrin her yerinde ve kademesinde sözü geçen, isminden korkulan biridir. Roma belediye başkanının istifa etmesi herkesten çok onu ilgilendirir. Çünkü birçok orta-küçük seviyedeki mafyadan da akıttığı kara parayı tek bir yerde toplayarak Ostia bölgesinde İtalya’nın en büyük kumarhane-otel kompleksini yapmak ister. Belediye başkanının istifası, o zamana kadar kurduğu bütün dengeleri altüst eder.

Şimdi, işi mecburen belediye meclisine düşmüştür. Bahsi geçen arazide gerçekleşecek projenin belediye meclisi tarafından onaylanması ve yasal prosedüre uygun hale gelmesi elzemdir. Aynı bölgede Vatikan Kilisesi’ne ait büyük bir parça da vardır ancak Samuray’ın öncelikle mecliste, işlerini hallettirecek bir politikacı satın alması gerekir.

Cinaglia yıllarca partisine sadakat ve dürüstlükle hizmette bulunmuş, Roma Belediyesi’ndeki imar kurulu başkanlığı görevini bir kere bile suistimal etmemiştir. “Halkın adamı” olarak anılan Cinaglia, belediye başkanının istifasıyla değişen politik dengeler içinde, herhangi bir yükselme yaşamayacağının farkına varır. Bunca yıldır ilkelerine sadık kalarak hareket etmesi, ona maaşı haricinde hiçbir kazanç getirmemiştir. Bu ikilem içinde kıvranan Cinaglia, Samuray’ın radarına takılır. Samuray, Ostia Projesi’nin hayata geçmesi için Cinaglia’yı satın almaya karar verir.

Ostia Projesi’nin yaratacağı rant sadece belediye ve mafyayı ilgilendirmez. Vatikan Kilisesi’nin gayrimenkul denetçisi Sara, Ostia bölgesindeki Vatikan’a ait parçanın satılması için kardinallerden oluşan kurulu ikna etmeye çalışır. Kuruldaki kardinallerin çoğu, arazi satışının gerçekleşmesini ister ancak Monsenyör Thedosios, kilisenin herhangi bir şaibe içinde olma ihtimalini bir türlü göze alamaz.

Sara ise kocasının batmakta olan şirketini kurtarmanın derdindedir. Kocasının, Ostia Projesi’ndeki ranttan nemalanması için mutlaka bu araziye ihtiyacı vardır. Thedosios’u ikna etmekten başka çaresi olmayan Sara, ona felekten bir gece vaat eder. Monsenyör’ün ise grup seks ve kokaini geri çevirmek gibi bir niyeti yoktur.

Bahsi geçen bütün karakterleri bir araya getirecek olayların tetikleyicisi, babasının gece kulübüne eğlenmeye gelen Spadino’nun ailesinden bir Çingene’ye kafa atarak burnunu kıran Aurelio olur.


Dünyanın en acımasız mafyalarından sayılan Napoli mafyası Camorra, Gomorra adıyla Roberto Saviano tarafından önce kitaplaştırılmış, sonra filmleştirilmiş, en sonunda da dizileştirilmişti. Şu ara İtalya’da 4. sezonu yayınlanan, Blu TV’ye de yeni bölümleri gelmiş olan Gomorra, ilham aldığı mafyanın yöntemleri sert olunca hikâyesi de sahneleri de çok sert bir dizi olarak nam saldı. Suburra adını görenler hem isim benzerliğinden hem de mafya hikâyesi olmasından kaynaklansa gerek, aynı yazarın dizisi olduğuna hükmetmişler ancak değil. İki iş arasındaki en büyük ortak nokta, hikâyeleri projelendirenlerin yüzde seksen oranında aynı ekip olması. Onun dışında evren ve hikâye olarak iki dizinin pek benzerliği yok.

İstanbul gibi mega bir kentin dev bir şirketi aratmayan bütçesinin kişilere, kurumlara, cemaatlere, vakıflara ve partilere aktığı gerçeği artık hepimizin malumu. Her metrekaresinden rant devşirilen ancak bu rantın asla halka dönmediği, bir avuç insanı zengin ettiği, zengin etmediği yerde de halktan elde edilen vergi gelirleriyle beslendiği ülkemizde, Suburra’nın bizim için anlamı daha da başka olabilir.

Adını Eski Roma’da suçlularla politikacıların gizlice iş yaptığı taverna ve genelevlerden oluşan, düşük gelirli insanların yaşadığı gettoya verilen isim Suburra’dan alan dizi; Roma’nın çoklu demografik yapısını kapsayan, bu demografik grupların siyaset-din-mafya üçgeninde nasıl kesiştiğini anlatan, sürükleyici bir hikâye. Sandık için tekrar hazırlanmaya başladık madem, ahvalimizin bir de İtalya’daki izdüşümünü izleyelim.

221B’nin 20. sayısında yayımlanmıştır. 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Hikaye

Madalyonun Kaç Yüzü Var? David Lynch ve Polisiye Sinema

Sonraki Hikaye

Özel Röportaj: Levent Cantek

En Son Yazılar