Röportaj: Yiğit Özşener & Bahadır İnce

Röportaj: Yiğit Özşener & Bahadır İnce

Çizgi dizi olarak 221B sayfalarında yer alan, sonrasında dizi senaryosu haline gelen ve BluTV’de yayınlanan Bozkır‘ı, yönetmeni Bahadır İnce ve dizide Seyfi Amir’i canlandıran oyuncu Yiğit Özşener’le konuştuk. Röportaj: Ezgi Özcan & Özlem Özdemir “Bozkır”daki en büyük enstrümanımız: Taşra   Bozkır’a nasıl dahil oldunuz? Yiğit Özşener: Benim için çok standart oldu aslında. Senaryo geldi, okudum. Daha önceden bu içerikte, bu atmosferde bir iş yapmamıştım. Bir de dijital platform için yapmamıştım. Başı sonu belli, eli yüzü düzgün bir proje olunca… Levent Cantek de güzel senaryo yazmış. Bahadır İnce: Benim bu yapımcı ve senaristle ikinci çalışmam aslında. Çok sevdiğim yapımcı arkadaşım Fatih Enis Ömeroğlu ve yine sevgili arkadaşımız Levent Cantek’le dört sene önce Eski Hikaye diye bir iş yapmıştık TRT’ye. Çok da hoş, içimize sinen bir iş olmuştu, sevmiştik. Fakat 17 bölüm sürdü, tadı damağımızda kalmıştı. Aradan zaman geçti, bu projeyi bana sundular. Ben de Yiğit gibi senaryoyu çok sevdim. Ve dijital platform da çok yeni bir mecra olduğu için heyecanlandırdı bizi. Böylece işe girmiş olduk. Bu süreç ne zaman başladı? B.İ: 4 Eylül’de Eskişehir’de “motor” dedik. Ondan önce de 2 aylık bir ön hazırlık sürecimiz vardı. Temmuz ayında bütün bu sürece başlamış olduk. Ön hazırlık sürecinde neler yaptınız?  Y.Ö: Okumaları yaptık, oyuncularla beraber devamını oku...
Röportaj: Levent Cantek

Röportaj: Levent Cantek

Çizgi dizi olarak 221B sayfalarında yer alan, sonrasında dizi senaryosu haline gelen ve BluTV’de yayınlanan Bozkır‘ı, senaristi Levent Cantek’le konuştuk. Röportaj: Ezgi Özcan & Özlem Özdemir Bozkır nasıl başladı, çizgi dizi olarak 221B sayfalarında yer bulduktan sonra bir dizi senaryosu haline nasıl geldi? Dijitale yazmak istiyordum. Aslında daha önce yaptığım işi, Türkçe edebiyat editörlüğünü bırakarak sadece senaryo yazmak istiyordum. Ona hazırlık olarak yazmaya başladım. Planım şuydu: İletişim Yayınları’ndan emekli olarak ayrılacak, bir kesintiye uğramadan senaryo işlerine devam edecektim. Şansım yaver gitti demeli. Bozkır’ın dijital platforma uygun olabileceğini biliyordum. Çizgi romandan esinlenerek uzun bir hikâye düşündüm. BluTV, kısa sürede işi kabul etti. İlk bölümü okumuşlardı. Çekimden üç ay önce senaryo tamamen bitmiş ve onaylanmıştı. Sonraki dokuz bölümü Ali (Demirel) ve Barış (Erdoğan) ile birlikte yazdık. İlk 3 bölümü izleyebildim henüz tabii ama yaratılan dünyayı çok gerçekçi buldum. Mekânlar, çekim açıları, renkler… Taşradaki sıkışma duygusunu, yönetmen Bahadır İnce’nin çok iyi verdiğini düşünüyorum. Bu açıdan yönetmen-senarist çalışmasını nasıl ilerlettiniz? Dizi işinde hep bir vakit sorunu vardır ama sinema gibi değil. Zamana karşı daha fazla yarışıyorsunuz. Görsel dil için özel bir hazırlık gerekiyordu. O dar zamanda işi kotarmak önemliydi. Bahadır’la daha önce Eski Hikâye isimli başka bir dizide çalışmıştık. Kendi adıma çok özgür olamadığım bir devamını oku...
Kenneth L. Mains: “Faili meçhul vakalara ilgim, bilinmeyene duyduğum doğal bir merakın sonucu”

Kenneth L. Mains: “Faili meçhul vakalara ilgim, bilinmeyene duyduğum doğal bir merakın sonucu”

Kenneth L. Mains, eski bir deniz piyadesi ve aynı zamanda Narkotik ve FBI bünyesinde sivil polis olarak görev yapmış birinci sınıf bir dedektif, çözülememiş vakalar uzmanı. 2013’te özellikle çözülememiş vakalar konusunda, alanında uzman biliminsanları, dedektifler ve araştırmacıların katılımıyla özel bir örgütlenme oluşturabilmek amacıyla American Investigative Society of Cold Cases’ı (AISOCC) kurdu. Dedektif Mains ile kariyerini ve AISOCC’u konuştuğumuz bir röportaj gerçekleştirdik. Kendisi, tüm okurlarımıza selamlarını ilettiğini belirterek sorularımıza samimiyetle cevap verdi. Dedektif Mains; faili meçhul vakalar, kayıp kişiler ve çözülememiş cinayetler sözkonusu olduğunda ABD’deki en iyi dedektiflerden biri olarak adlandırılıyorsunuz. 20 sene boyunca polis teşkilatında görev yaptınız, ardından ceza hukuku alanında eğitiminizi tamamladınız. Kariyerinizi nasıl inşa ettiğinizi bizimle paylaşır mısınız? Her şey, hedeflerimin peşinden koşmamla başladı açıkçası. Bu hedeflerin çoğu da küçükken babamla Çözülememiş Gizemler programını izlerken şekillendi. Gerçek suç hikâyelerini okuyordum ve sadece gizemleri değil, bu gizemlerin ardında gizlenen kişileri de merak ediyordum. Nasıl bir çocukluk geçirmişlerdi, ev hayatları nasıldı, beyinleri yeni bir bilgiyi nasıl işliyordu, bu gibi konuları her zaman merak ediyordum.   17 yaşındayken Deniz Piyade Teşkilatı’na katıldım; burası bana disiplinin ne olduğunu ve azametten korkmamam gerektiğini öğretti. Teşkilattan ayrıldıktan sonra koleje yazıldım ve cezai adalet alanında eğitimimi tamamladıktan sonra mezun oldum, ailemden ilk defa bir kolej devamını oku...
Nuray Atacık: “Hayal ederek yazdıklarım Türkiye’nin sosyolojik gerçeklerinin dışında değil”

Nuray Atacık: “Hayal ederek yazdıklarım Türkiye’nin sosyolojik gerçeklerinin dışında değil”

Polisiyeseverlerin beğenisini kazanan “Fener Balığı” ve “Bukalemun” romanlarının yazarı Nuray Atacık, 221B’nin 20. sayısında Özlem Özdemir’in sorularını yanıtladı.   Bukalemun’un kapağını kapattıktan sonra Darüşşafaka’da okumuş, hukuk fakültesi mezunu, Cinayet Büro Amiri Murat Karasu’yu ne kadar özlediğimi fark ediyorum. Son yıllarda polisiye eserlerde karşımıza çıkmaktan sıkılmayan “kaybetmiş, mutsuz, mahvolmuş ama yine de kahraman” karakterlerden değil çünkü; bu mesleğe neden yıllarını verdiğini sorgularken işine konsantrasyonunu kaybetmeyen, kızına, eski eşine, âşık olduğu Nazlı’ya hissettirdikleri için derinlemesine düşünen, özeleştiri veren, yasalara uymayı ilke edinmiş, vicdanlı bir adam Murat. Ama Bukalemun‘u iyi bir polisiye yapan sadece karakter derinliğindeki başarı değil. Nuray Atacık yaşadığı ülkenin tarihine, toplumsal yaşamına, tüm bunların bireyler üzerindeki etkisine kafa yorduğunu Bukalemun‘da yine ve daha net bir biçimde gösteriyor. Bukalemun‘u çok beğendim. Kurgusu, ritmi ve matematiği doğru kurulmuş bir roman ama bu kez duygusu da çok yoğun. Kardeşlik kavramını incelediği için duygu yoğunluğu da artmış diyebilir miyiz? Başlarken Bukalemun’u kardeşlik temasıyla yazmaya niyet ettim. Üzerinde düşündükçe zor bir işe kalkıştığımı daha iyi anladım çünkü kardeşlik, maskesiz yakınlık, fedakârlık, koşulsuz sevgi içeren çok güçlü bir bağ, diğer yandan rekabet ve nefrete yeri var. İnsanın doğasındaki siyahla beyazın birbirine geçtiği en geniş alanlardan biri. Epey duygu yoğun bir kavram aslında, insanın temel duygularının hepsini devamını oku...
Ilaria Tuti: “Teresa, yenilmez ve kusursuz olduğu için değil, hiçbir zaman vazgeçmediği için güçlü”

Ilaria Tuti: “Teresa, yenilmez ve kusursuz olduğu için değil, hiçbir zaman vazgeçmediği için güçlü”

Ilaria Tuti’nin ilk romanı Cehennem Çiçekleri, İtalya’da 1 haftada peş peşe 3 baskı yaptı, 70.000 adet basıldı, şu ana kadar 14 dilde yayımlandı, Türkçede Portakal Kitap tarafından yayımlandı, kitabın TV dizi hakları da satıldı. Kitabı bitirdiğimde bu başarının tesadüf olmadığını anladım. Teresa gibi olağanüstü özellikleri olmayan ama sıradışı kadınları okumayı özlediğimi bir kez daha fark ettim. Polisiye romanda birbirine benzer kurgulardan, birbirine benzer dedektiflerden, “insansız”, derinliği olmayan satırlardan, diyaloglardan artık iyice sıkılmaya başladığımı anladım. Karşısındaki toy bir polisse onu zorlamayı, hatta sert şakalarıyla bazen çileden çıkarmayı tercih ediyor; ama mağdur yakınlarıyla görüşürken olabildiğince sıcak ve merhametli. 60 yaşlarında, Alzhemier başlangıcıyla mücadele ediyor, şeker hastası, vücudu bazen zihninin hızına yetişemese de, bazen zorlansa da, bir dava üzerinde çalışırken insülin iğnesini yapmayı unutup baygınlık geçirse de pes etmiyor, vazgeçmiyor. Profilleme uzmanı ve bilimsel düşünen bir dedektif: Başkomiser Teresa Battaglia. Cehennem Çiçekleri romanının başkahramanı, son yıllarda okuduğum polisiyeler içinde en etkileyici ve tutarlı dedektiflerden. Belli ki geçmişindeki şiddet ve kayıpların, kadın olduğu için baş etmek zorunda kaldığı sorunların detaylarını her yeni romanda daha iyi kavrayacağız. Bir ülkenin siyasi tarihinden, sosyolojisinden hatta doğasından, kentlerinden beslenmeden yazılan hiçbir romanın yerel ve evrensel olamayacağını dünyadaki tüm okurlara tekrar gösteren Ilaria Tuti ile işte tüm bunları konuştuk. devamını oku...
Röportaj | Gazeteci Deborah Halber ile Amatör Web Dedektifliği Üzerine

Röportaj | Gazeteci Deborah Halber ile Amatör Web Dedektifliği Üzerine

Fulya Turhan, Amerika’da çözülememiş vakaları çözen amatör dedektifleri ele aldığı “The Skeleton Crew” adlı kitabını 2014’te yayımlayan gazeteci Deborah Halber ile amatör web dedektifliği üzerine konuştu… Sayın Halber, muhabir olarak işe başladınız ve ardından serbest çalışan bir gazeteci olarak hayatınıza devam ettiniz. Kariyerinizi nasıl inşa ettiniz? Kariyerimi tamamen gazetecilik üzerine inşa ettim. Adliye muhabiri olarak işe başlayıp hayatın gerçeklerini gördüm ve oradan da akademiye geçiş yaptım. Boston bölgesindeki önemli üniversitelerdeki araştırmalar ve insanlar hakkında yazılar yazıyordum. Ardından gerçek tutkum olan gazeteciliğe döndüm. 2014’te Amerika’daki çözülememiş vakaları çözen amatör dedektifleri ele aldığınız “The Skeleton Crew” adlı kitabınızı yayımladınız. Kitabınızda, teşhis edilememiş ceset kalıntılarıyla kayıp kişileri eşleştirmeye çalışan amatör dedektiflerden bahsediyorsunuz. Böyle bir kitap yazma fikri nasıl çıktı? Birkaç sene önce yerel bir gazetede, 1970’lerde evinden sadece birkaç saatlik sürüş uzaklığında vahşice katledilmiş bir kadının fotoğrafını gördüm. Kimliği tespit edilememişti ve böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğunu aklım almıyordu. Mutlaka bir ailesi olmalıydı, arkadaşları, belki kardeşleri, eşi ya da çocukları… “Lady of the Dunes” adlı bu vakayı araştırdıkça bunun istisnai bir durum olmadığını fark ettim. Tüm ABD’de tıpkı bu kurban gibi teşhis edilememiş 40.000 civarında ceset vardı. Bu, çoğu insanın muhtemelen bihaber olduğu ulusal bir mevzuydu aslında. Bir kurbanın teşhis edilemeyen cesedi devamını oku...
Röportaj: Murat Yetkin | Doruk Tatar

Röportaj: Murat Yetkin | Doruk Tatar

  Murat Yetkin 1981’de gazetecilik hayatına başladığından beri BBC World Service, Deutsche Welle, AFP, Kanal D, NTV gibi birçok yayın organında muhabirlik ve haber yöneticiliği yaptı. Radikal gazetesinde uzun yıllar Ankara temsilcisi olarak çalışan Murat Yetkin, kısa aralıklarla çıkardığı son iki kitabında pek çoğumuzun ilgi ve merak duyduğu konulara değindi. Yetkin, 2017’de yayımlanan Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı ile yakın tarihe damgasını vuran komploların iç yüzünü yazarken, 2018’in son aylarında okurlarıyla buluşan Meraklısı İçin Casuslar Kitabı’ndaysa bizi istihbarat dünyasının derinliklerine götürüyor. Bu kitapları yazmasında bir gazeteci olarak 30 seneyi aşkın bir süredir yakından takip ettiği siyasete duyduğu profesyonel ve kişisel merakın etkili olduğunu söyleyen Yetkin ile “siyasetin görünmeyen yüzü” olarak tarif ettiği casusluk ve espiyonaj üzerine güzel ve zihin açıcı bir söyleşi yaptık. Daha önce Entrikalar kitabını yazdınız, şimdi de Casuslar kitabınız yayımlandı. Gazetecilere benzer bir şekilde polisiye okurları da ipuçlarını takip etmeyi, sorgulamayı ve muammayı çözmeyi severler. Sizi bu konular üzerine yazmaya mesleğinizde yaptığınız araştırmalar mı itti yoksa zaten geçmişten beri polisiyeye meraklı mıydınız? Bu meselelerle uğraşmak lazım. Bana soruyorlar, ne kadar zamanda yazdınız kitabı? Diyorum ki 30 yıl artı 6 ay. Kendimi bildim bileli bu konuları okuyorum. Sadece espiyonaj ve askeri tabir üzerine ciddi bir kütüphanem var. Benim bu işlere merakım devamını oku...
Tess Gerritsen: “Gizem oluşturan olay ne olursa olsun, asıl takip ettiğimiz şey karakterdir” I Fulya Turhan

Tess Gerritsen: “Gizem oluşturan olay ne olursa olsun, asıl takip ettiğimiz şey karakterdir” I Fulya Turhan

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok sevilen Rizzoli ve Isles serisinin usta yazarı Tess Gerritsen ile İstanbul’da buluştuk. Rizzoli ve Isles serisinin ortaya çıkışını, okurların seri dışındaki romanlarına dair yorumlarını ve polisiye yazarlığı hakkındaki düşüncelerini konuştuk. Röportaj: Fulya Turhan Öncelikle Rizzoli ve Isles serisinden bahsetmek istiyorum. Bir Sırrım Var, serinin on ikinci ve son romanıydı. Bundan sonrası için bu seriyle ilgili planlarınız ve düşünceleriniz nelerdir? Planlarım hakkında hiçbir fikrim yok açıkçası. Rizzoli ve Isles serisi için on iki kitap yazdım. Son kitapta ikisini de mutlu bir şekilde bıraktım. Bu, onlar adına biraz dinlenmek için bir fırsat belki de. Aklıma Rizzoli ve Isles ile ilgili başka hikâyelerin gelmesini bekleyeceğim. Ama aslını söylemek gerekirse şu sıralar farklı kitaplar yazmak istiyorum. Tabii Rizzoli ve Isles için hâlâ umut var, hâlâ oradalar, hâlâ hayattalar. Rizzoli ve Isles romanlarını en başından beri bir seri olarak mı planlamıştınız? Bu süreç nasıl gelişti?  Hayır, ilk kitabı yazdığımda bunun bir seri olacağını düşünmemiştim. İlk kitap olan Cerrah’ta Jane Rizzoli aslında ikincil bir karakterdi. O kitapta Jane’in öleceğini düşünmüştüm. Dolayısıyla Jane’i sevimli ve sempatik bir karakter olarak çizmemiştim. Ancak kitabı yazdıkça Jane’i bir karakter olarak gittikçe daha çok sevmeye başladım. Romanın sonunda da belki Jane’in kendine ait bir romanı devamını oku...
Gülce Başer: “Özellikle kadın karakterlerin ya iyi ve aptal ya da kötü ve zeki olmasına büyük öfke duyuyorum”

Gülce Başer: “Özellikle kadın karakterlerin ya iyi ve aptal ya da kötü ve zeki olmasına büyük öfke duyuyorum”

2015’te yayımlanan ilk polisiye romanı “Bir Ceset Bir Söz” ile Dünya Kitap Yılın Polisiye Romanı Ödülü’nü kazanan Gülce Başer, serinin ikinci romanıyla tekrar okurlarıyla buluşuyor. “Yanığı Bulmak” kitabı Mylos Kitap’tan yayımlanan Gülce Başer’le romanlarını, polisiyeye dair düşüncelerini, hedeflediği çalışmaları konuştuk. Çağımızın başarılı şairlerindensin, akademik kariyerin de var. İlk polisiye romanın “Bir Ceset Bir Söz” 2015’te yayımlanmıştı. Nasıl başladı polisiye yazarlık senin için? Bir polisiye roman yazmaya karar verdiğimde takvimler 2003 ya da 2004 yılını gösteriyordu. Aklımda başka bir şey vardı, hâlâ var. Ancak onu o zaman yazamadım. Oturdum başına, yirmi sayfa yazdım ve kalktım. “Bu konuda henüz yeterli bilgim yok,” dedim. Yüksek lisans ve bir doktora yaparak bilgi ve kültür zeminini kurdum. Daha doğrusu, 2009’da 1998’de kazandığım yüksek lisansa dönüp dönmeme konusunda kararımı verirken, aklımda belki o romanı yeniden yazacak birikime erişebileceğim de vardı. Bir Ceset Bir Söz’e girişmemse doktora tezi yazarken artık psikolojik olarak sıkıştığım, teze devam edemez hale geldiğim bir anın çıkışıydı. Bir şey keşfettim, Türkiye kültür tarihiyle ilgili temel bazı varsayımlara itiraz etmemi gerektirdi. Pek kolay bir durum değil; Hilmi Yavuz’dan Hasan Bülent Kahraman’a herkese diyecektim ki, “Hayır, devletin kültür siyaseti o kadar monolitik bir şekilde Batıcı değil, ömrümüzce Osmanlı tarihi ve Divan edebiyatı okuduk. Üstelik Batı devamını oku...
Hans Rosenfeldt: “Yazarlık, peşinde koştuğum bir iş değildi; ona sürüklendim ben” I Özlem Özdemir

Hans Rosenfeldt: “Yazarlık, peşinde koştuğum bir iş değildi; ona sürüklendim ben” I Özlem Özdemir

Pek çoğumuz için unutulmaz ve özgün dedektiflerden Saga Norén’in yaratıcısı, “Bron/Broen” (The Bridge) ve “Marcella” dizilerinin senaristi; Sebastian Bergman roman serisinin yazarlarından Hans Rosenfeldt ile yıllardır istediğimiz röportajı sonunda yapabildiğimiz için mutluyuz. Rosenfeldt ile günümüz polisiye dizi ve filmlerindeki kadın karakterleri etkileyen Saga Norén’i, dizi ve roman çalışmalarını konuştuk. Ve elbette polisiye dizi/film senaryosu yazmak isteyenler için önerilerini de… Röportaj: Özlem Özdemir TV ve radyo programlarından dizilere ve edebiyata uzanan bir kariyeriniz var. Öncelikle senaristliğe nasıl başladınız, sizi harekete geçiren ilk duygu neydi? Ve polisiyeye dair ilginiz nasıl başladı? Yazmaktan ve hikâyeler anlatmaktan hep hoşlandım ama epey bir zaman yazar değil, aktör olmak istedim. Aslında 20’li yaşlarımda birkaç yıl aktörlük de yaptım ama oyunculukta gerçekten kötüydüm. Bunu tiyatrodaki meslektaşlarım benden önce fark etmişti. Böylece bana okunmak, düzenlenmek ve uyarlanmak üzere senaryolar vererek beni sahneden mümkün mertebe uzak tutmaya çalıştılar. Neyse ki en sonunda tiyatroyu bırakıp oyunculuk hayallerimi gömdüğümde, bir radyo programında yazarlık işi bulacak kadar şanslıydım. Ardından televizyonda çalışan bir arkadaşım, henüz yeni başladıkları bir TV dizisi için yazar aradıklarını söyledi. Başvurdum, bazı deneme sahneleri yazdım ve işi aldım. Anlaşıldı ki bu işte iyiymişim. Böylece daha çok senaryo işi almaya başladım ve yazar oldum. Yani yazarlık, peşinde koştuğum bir iş devamını oku...