Özel Röportaj: Yiğit Özşener & Bahadır İnce

/
23 dakikalık okuma

Çizgi dizi olarak 221B sayfalarında yer alan, sonrasında dizi senaryosu haline gelen ve BluTV’de yayınlanan Bozkır dizisini, yönetmeni Bahadır İnce ve dizide Seyfi Amir’i canlandıran oyuncu Yiğit Özşener’le konuştuk.

Röportaj: Ezgi Özcan & Özlem Özdemir

“Bozkır”daki en büyük enstrümanımız: Taşra

Bozkır’a nasıl dahil oldunuz?

Yiğit Özşener: Benim için çok standart oldu aslında. Senaryo geldi, okudum. Daha önceden bu içerikte, bu atmosferde bir iş yapmamıştım. Bir de dijital platform için yapmamıştım. Başı sonu belli, eli yüzü düzgün bir proje olunca… Levent Cantek de güzel senaryo yazmış.

Bahadır İnce: Benim bu yapımcı ve senaristle ikinci çalışmam aslında. Çok sevdiğim yapımcı arkadaşım Fatih Enis Ömeroğlu ve yine sevgili arkadaşımız Levent Cantek’le dört sene önce Eski Hikaye diye bir iş yapmıştık TRT’ye. Çok da hoş, içimize sinen bir iş olmuştu, sevmiştik. Fakat 17 bölüm sürdü, tadı damağımızda kalmıştı. Aradan zaman geçti, bu projeyi bana sundular. Ben de Yiğit gibi senaryoyu çok sevdim. Ve dijital platform da çok yeni bir mecra olduğu için heyecanlandırdı bizi. Böylece işe girmiş olduk.

Bu süreç ne zaman başladı?

B.İ: 4 Eylül’de Eskişehir’de “motor” dedik. Ondan önce de 2 aylık bir ön hazırlık sürecimiz vardı. Temmuz ayında bütün bu sürece başlamış olduk.

Ön hazırlık sürecinde neler yaptınız? 

Y.Ö: Okumaları yaptık, oyuncularla beraber ekip olarak bir araya geldik. Bahadır neler düşündüğünü söyledi. Levent de Ankara’dan atladı geldi, okumalara katıldı. Klasik bütün hazırlık süreçlerini gerçekleştirdik.

Bu okumalar esnasında neler konuştunuz? Hangi konuları tartıştınız polisiyeyle ya da Bozkır’la ilgili? Oyuncular neler sordu senariste?

Y.Ö: Rollerle ilgili meselenin ne olduğunu, role nereden yaklaşmak gerektiğini konuştuk. Neticede her işin bir ritmi var. O ritmin herhangi bir şekilde bozulmaması lazım. Levent onu yazarken ne düşündü? Ben okurken ne düşündüm? Bahadır nasıl bir hayal kurdu? Bunların optimum bir yerde buluşması gerek. Aramızda böyle konuşmalar geçti. Ritmi nasıl olmalı? Hareketi nasıl olmalı? Karakterlerin arasındaki ilişki nasıl olmalı? Ailesiyle ilişkisi nasıl olmalı?

Çok farklı yerlere düştüğünüz oldu mu bu konuları konuşurken?

Y.Ö: Hiç yaşamadık öyle bir şey…

B.İ: Hayır, hiç olmadı… Şöyle bir riski vardı bizim işin; ben daha önce böyle saf polisiye çekmemiştim. Tabii ki polisiyeleri çok seviyordum. Dünyada yapılan işleri takip ediyordum, hâlâ ediyorum. Fakat bizim coğrafyamızda böyle bir işin yapılabilme ihtimalini zaten çok merak ediyordum. Heyecan uyandırıyordu. Adının Bozkır olması, hikâyenin taşrada geçmesi zaten başka bir heyecan verdi bize. Çünkü yerelleştirmemiz gerekiyordu.

Polisiye kodlar hep yabancı dizilerden, yabancı filmlerden alınır ya… Bunu nasıl kendimize eviririz, bize nasıl uydururuzu konuştuk aslında bu süreçte. Hatta işin uzmanıyla buluşturduk ekibimizi. İki polis arkadaşla… Fakat o kadar bıçak sırtı bir durumdu ki bizim polis karakterlerimiz o polisler gibi değildi. Genel bir beden dili, sosyal alışkanlıklar… Bunları öğrenmek için davet ettik onları.

Y.Ö: Onlardan şunu bile duyduk; iki polis de İstanbul’da faaller. İstanbul’da olmakla başka yerde olmak arasında dağlar kadar fark var, diyorlar. Bir tanesi, “Muhtemelen siz polislik belgeseli çekmeyeceksiniz. Bir konunuz var, ona göre yapacaksınız. İkisi farklı şeyler neticede,” dedi. Bunu duyunca şaşırdım çünkü kendi sektörümden insanlara bile bunu anlatmakta zorlanıyorum. Özellikle mesleki bir şey çekince herkesin tüyleri diken diken oluyor.

Biz de belki biraz fazla zorluyoruz. Hani mesleğin getireceği dokudan fazla uzaklaştırıyoruz ya da aslında meslek olmasa da bu sorun oluyor bizim dizilerde ama şimdi meslek konulduğu zaman hikâyeye hemen orasından burasından çekiştirilmeye başlanıyor. Hiçbir zaman hiçbir dizinin amacı o mesleğin belgeselini çekmek olmuyor. Bu ayrımı polisten duyunca şaşırmıştım, hoşuma gitmişti.

B.İ: Biz hikâye anlatıyoruz, kurmaca bir şey yapıyoruz… Bunu ne kadar inandırsak o kadar iyi… Bu noktada çok iyi çalışmamız gerekiyordu. Çünkü bilip de izleyen biri, “Bir polis bunu yapmaz,” diyebilir. Ama sadece izleyici olan bunu demez. Seyirci için burada bir dünya kuruyoruz. Çok göze batmadan, realizmden de çok uzaklaşmadan iyi bir şey yapmaya çalıştık.

Bozkır’la ilgili sosyal medyadaki yorumlarda bol bol True Detective karşılaştırması yapılıyor. Ne diyorsunuz bununla ilgili? 

B.İ: İki polis varsa hikâyenizde, biri daha az tecrübeli, diğeri tecrübeliyse ya da aralarında herhangi bir fark varsa sosyal olarak, statü olarak…

Y.Ö: Muhakkak onlar bizden önce yapmıştır. (kahkahalar)

B.İ: Herkes senaryoyu okuduğunda True Detective de diyebilir, Seven da diyebilir. Ama bizim en büyük enstrümanlarımızdan biri bu işin taşrada geçiyor olması. Anadolu’nun ortasında bir yer… Biz buradan anlatmaya çalıştık meseleyi. Karakterlerin resim olarak benzerliği vardır, evet ama hikâye olarak çok da benzerliği olduğunu düşünmüyorum.

“Karakterlerin ritmiyle çok ilgileniyorum”

Seyfi Amir çok büyük köşeleri, duygusal dalgalanmaları olmayan biri. Kendini fazla bırakmış. Oyuncu için tutabileceği az köşe var. Kendini bu kadar bırakmış birini oynamak zor olmadı mı?

Y.Ö: Seyfi’nin orada bulunma sebebi başka. Tamam, işinde gücünde ama kafaca oradan çok uzakta. Tek bir sebebi var orada bulunmasının. O yüzden o kasabada ya da şehirde vakit geçiriyor. Kendi tercih etmiş zaten bunu. Bizim dışımızda da dünya dönüyor kardeşim, bırakmışlığı ondaki. Çok fazla dizginleri ele alır bir hali yok. Kafası meşgul, haliyle bu eşiyle ilişkisini etkiliyor. Orada da tamamen yalnız bir hal var. Bunu kendi seçmiş, acısını yaşar bir hali var. Bu olayla beraber dizginleri bir yerden sonra ele alıyor.

Oynamaya gelince, genel olarak karakterlerin ritmiyle çok ilgileniyorum. Hareket ritmiyle, konuşma ritmiyle… Etrafıyla kurduğu ilişkiyle, o ilişkiyi nerede, nasıl dile getirdiğiyle çok ilgileniyorum. Değiştiği anla, o anıyla çok ilgileniyorum. Ve tabii ki değiştikten sonraki haliyle. Bunların bir neden sonuç ilişkisi olması gerekiyor. Çünkü seyirci sesinizi duyar, görüntünüzü görür, o kadar. Seyirciye giden başka bir şey yok. O arada istediğinizi düşünebilirsiniz. Seyirci nasıl olsa bilmeyecek.

Seyfi Amir gibi bir adamla karşılaşsanız ne düşünürdünüz?

Y.Ö: Bilmiyorum. Sıkıcı gelirdi herhalde bana. Bir daha görmek istemeyebilirdim.

B.İ: Ben merak ederdim. Sorardım muhtelemen, söylemezdi. Ama ben yine de sorardım. Üstüne giderdim biraz.

Y.Ö: Etrafındaki karakterlerden geliyordu o sorular Seyfi’ye. 

Eskişehir’de çalışmak nasıldı? 

Y.Ö: Çok rahattı. Mekânlar birbirinden en fazla 45-50 dakika uzaklıkta. İstanbul gibi değil yani… Ne bileyim sabah Anadolu yakasında çekim yapıp daha sonra Avrupa yakasının en ücra köşesine çekim yapmaya gitmiyor ekip. 

B.İ: Ben daha önce dizi çekmiştim Eskişehir’de. Şehri biliyorum. O yüzden rahat çalıştık. 

İstanbul’daki her nesne insana bir fotoğraf sağlıyor. Bozkır neredeyse hiçbir nesnenin olmadığı bir dış mekân. Burada görüntü yakalamak, estetik yaratmak zor muydu?

B.İ: Burada adını anmadan edemeyeceğim, görüntü yönetmenimiz Aras Demiray gerçekten çalışmaktan çok keyif aldığım bir insan. Çok iyi bir iş çıkardı. Öncesinde beraber çok güzel konuştuk. Nasıl bir şey çıkaracağımıza, nasıl bir renk skalası oluşturacağımıza karar verdik. Bununla ilgili teknik becerisi ve zekâsı gerçekten çok çok iyi. Onun tekniği bu işe çok hizmet etti. Estetik açıdan da hayal ettiğimiz görüntüyü çok güzel yansıttı. Ona da buradan tekrar teşekkür ediyorum.

Ülkedeki güncel meseleler, hikâyenin bir yerinde işlevli olarak kullanılıyor Bozkır’da…Mülteci meselesi gibi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Y.Ö: İnsan hikâyesi olmadıkça eski alışkanlıklarla art arda gelen olayların oluşturduğu hikâyeleri izlemek çok tatsız geliyor bana artık. Biz bunu polisiyeyle anlattık, kimisi bunu aşk hikâyesiyle anlatır, kimisi de gelir komediyle anlatır. Levent onun yolunu polisiyede bulmuş. Tam da böyle anlarda insan hikâyesine inmeye başlıyor iş.

Bu memlekette yaşamaya da gerek yok bunun için. Bu Alman için de, Japon için de, Amerikalı için de, Arjantinli için de böyle… O çelişki dünyanın her yerinde aynı etkiyi yaratır. Oradaki insan ne bozkırı bilir ne başka bir şeyi bilir, hatta konuşulan dili bile bilmeyebilir ama o durumu anlar. Çünkü seyirciyle bağ kurabilmenin yöntemi budur. Diğeri, heyecanla izleyelim diye art arda gelmiş olaylar dizisi.

B.İ: Bu noktada dijital platformun güzelliklerine geliyoruz yine. Öbür türlü onları anlatmazsan, hele böyle bölgesel bir şey çekiyorsan ve bunlardan bahsetmezsen hem hikâyen hem de karakterlerin tek boyutlu olur. Ellerine sadece iki silah verseydik, onu bunu vursalardı dümdüz bir şey olurdu. Yan taraflar, bu hikâyeler çok önemli.

Ana karakterlerin bu hikâyelere yaklaşımı o karakteri boyutlu kılıyor. 1. Bölümde çadırların yandığı yer, gerçekten mevsimlik işçilerin kaldığı yerlerdi. Mekân bakmaya gittiğimde, hallerini gördüğümde içim sızladı. Akşamları çok soğuk olur Eskişehir’de. O insanlar naylon brandadan yapılmış çadırlarda oturuyor. Kolilerle yapılmış tuvaletleri kullanıyorlar.

“Ön hazırlık ve çekim dönemine biraz daha zaman ayrılmalı”

Çalışma sürelerinize nasıl bir etkisi oldu dijital platform iş yapmanın?

B.İ: Tabii ki haftalık dizilerin setleri gibi çalışma saatlerimiz yoktu. Burada çalışma alanı ve ön çalışma süresi daha uzun olmalı. Biz bu işi 9 haftada çektik. Bana sorarsanız 12 haftada çekmemiz gerekirdi. Çünkü bu işler iyi ekranlarda izleniyor. Çekim yaparken güneşin tepede olduğu an bile o kadar önemli ki bazı resimler için, bazı oyunlar için… Mesela oyuncu bir gün rahatsızdır, üşütmüştür vs. O gün o oyuncudan gerekli oyunu alamazsın. Ama çekmek de zorundasın ya… İşte böyle şeyler için zamana ihtiyaç var. 

Dijital platform işinde çalışmak oyunculuk açısından yeni bir alan açtı mı peki?

Y.Ö: Oyunculuk açısından şöyle bir etkisi oluyor, ulusal kanallardaki işlerde 40-50 bölüm gidiyorsa bir iş, insanın oynadığı karakter 10-12 bölümde bir değişebiliyor. Etrafındaki diğer karakterler de değişebiliyor. Şizofrenleri bir araya toplamışsın gibi oluyor. Bir nevi bu bizim yarattığımız bir tür ve bu türü yıllardır hayata geçirerek bir ekonomi yarattık. Bu işin kuralı, karakter devamlılığı değil, şizofren karakterlerin olmasıydı. Ama dijital platform işindeyken insan daha bir ne yaptığını bilerek oynuyor. Hikâyenin nereye varacağını biliyor. Ona göre detay çalışabiliyor.

Bir işi hakkıyla yapmak fark yaratacaksa ki ben yaratacağına inanıyorum, o zaman büyük bir titizlikle işi yapmak gerekiyor. Ama buna benim inanmam ya da Bahadır’ın inanması yetmiyor. Karar vericilerin inanması gerekiyor. Karar vericilerin de bu nedenle değerlendirebilecek durumda olmaları gerekiyor. Eğer gerçekten fark yaratacaksak o farka oynanmalı diyorum ben. Dolayısıyla koşulların ileride daha da iyileşeceğini ümit ediyorum. Ve ön hazırlık dönemine, çekim dönemine biraz daha vakit ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü o vakit boşuna istenmiyor.

Peki, bu dijital platformlarla gelen yeni model Bozkır gibi bize gore yeni ve farklı türlerin önünü açacak mı sizce?

Y.Ö: Bu yine karar vericilere bağlı. Karar mekanizmalarımız aynı şekilde işledikçe, eski alışkanlıklarımız karar verme mekanizmalarımızın içine sızdığı sürece bence dijital platformlar da aynı hataları yapar. 

B.İ: Bence de… Diğer taraftan bir de seyircinin yaşı ve sevdikleri de değişiyor. Emin olun, şimdinin TV izleyicilerinden sonraki nesil, bizim izlediklerimizi izlemeyecek. Buna çok inanıyorum.

Nasıl yabancı polisiyeler, kendi coğrafyalarına özgü olmalarıyla bizde yer buluyorsa Bozkır da bize özgülüğüyle başka kültürlerde yer bulabilir mi? 

B.İ: Bence bulur. Levent, karakterlerimizi o kadar güzel yazmış ki… Ben de taşrada doğdum, büyüdüm, Karadeniz’de. Çocukluğuma ait tanıdık karakterler var Bozkır’da. Özellikle yan karakterlerimiz, orada yaşayan insanları o kadar güzel anlatmış ki. Dolayısıyla çok fazla zorlanmadım anlatırken.

Y.Ö: Ben bu işi, ileride daha da iyi yapılacak olanların iyi bir ilk adımı gibi görüyorum. Bizim bu içerikte iş yapma alışkanlığımız yok. Bu tip karakterlerle ilgilenme alışkanlığımız da yok. Başka bir şeye yıllar boyu alıştık. İyisiyle kötüsüyle… Ve şu anda onun işe yaramadığı söyleniyor. Herkes, özellikle yeni nesil dijitale kayıyor. Karşılaştırdığımız diğer örnekler, yapıldığı memleketin sanırım en az 1730. örneği. Dolayısıyla karşılaştırırken de dikkatli olmamız gerektiğini, fırsat verilmesi gerektiğini düşünüyorum. O yüzden de lafı sürekli döndürüp dolaştırıp karar vericilere getiriyorum.

Karar vericilerin niteliği çok önemli. Pozisyonlarından daha önemli nitelikleri. Bugün Bozkır olur, yarın başka bir şey olur, bunun katbekat iyisi ve güzeli yapılabilir. Çünkü yapabilmek için antrenman yapmamız lazım. Bunlar gökten zembille inmiyor. Şimdi çok lafı geçtiği için söylüyorum, True Detective orada bir kanala gittiğinde muhtemelen kanal yöneticileri 1500 kez polisiye çektik şimdi 1501.yi niye çekelim diye soruyorlar. Bu 1501. önceki 1500 taneden şu şekilde farklı diyebilecek nitelikteler. Dolayısıyla bizim pratik yapmamız gerekiyor.

Evet, şartlar kolay olmayabilir. Herkes daha iyi şartlar ister. Daha iyi ekonomik şartların da olması gerekiyor. Keşke Bozkır da dünyanın dört bir yanına satılsa ve kazanç, tekrar bu piyasaya yatırılsa. Spora gidip kas geliştirmek gibi bunu da defalarca yapmamız gerekiyor. Ancak yaptıkça daha iyi olacağız. Yaptıkça senaryolardaki boşluklarımızı göreceğiz. Yaptıkça yeni senaristleri alana çekmeye başlayacağız.

Nordik polisiyeler çekilirken oradaki yönetmenler coğrafyalarını görsel olarak nasıl kullanacaklarını biliyorlar… 

Y.Ö: Çünkü insanların ritimleri de farklı, farklı coğrafyalarda… Hareket etme tarzları da farklı, birbirleriyle konuşmaları da, birbirine kur yapma şekilleri de… Bir tarafta bir şeyi doğrudan söylüyor, diğer tarafta lafı dolandırarak anlatıyor. Bunlar hikâye kurmakta önemli farklılıklar.

İstanbul’da çekilecek polisiyenin ritmi bambaşka… Ama Bozkır gibi boşluğun içinde geçen bir polisiye çekmek de başka… 

B.İ: Her şeyden önce sesler farklı… İstanbul’da çekilen işlerden kulağına gelen seslere bak, bir de bozkırı düşün. Sessizliğin sesi… İnsan popülasyonu çok önemli. Kalabalık çok önemli.

Genel olarak polisiyeyle aranız nasıl?

B.İ: Ben çok severim. Yani izlemeyi seviyorum. Açık söyleyeyim, polisiye roman düşkünlüğüm yok. Dijital platformlardaki polisiyeleri çok severek izledim. Tabii ister istemez de oralardan küçük numaralar kullandım anlatım dili anlamında… 

Y.Ö: Ben Kuzey işlerini ve İngiliz işlerini seviyorum.

B.İ: Evet; Yiğit, İskandinavcı… Ben de İngiliz işlerini seviyorum.

Favori işiniz hangisi?

Y.Ö: Hangi birini diyeyim ki… Bir sürü izledim. Wallender’dan tut Forybrydelsen’a, Jordskott’a varana kadar. Seviyorum gerilimli işleri… 

B.İ: Broadchurch, Happy Valley gibi işleri çok sevdim. Tabii ki Sherlock’u çok severim.

Son dönemde izlediğiniz ve tavsiye edeceğiniz polisiye diziler var mı? 

B.İ: İsrail dizisi Fauda’yı çok beğendim. Onu tavsiye edebilirim. Bir de The Night Of’u çok beğendim.

Y.Ö: The Sinner’ı çok beğendim ben de, çok iyiydi. 

221B’nin 18. sayısında yayımlanmıştır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Hikaye

Özel Röportaj: Levent Cantek

Sonraki Hikaye

Netflix'te İzleyebileceğiniz En İyi 10 Suç Belgeseli

En Son Yazılar