İngiliz Sicimi: Alfred Hitchcock’un İp Filmi

/
11 dakikalık okuma

Alfred Hitchcock bir gerilim yaratma ustası olarak önce sessiz sinemanın ardından gönülsüz de olsa adım attığı sesli ve renkli perdenin ölümsüzlerinden. Sessiz sinemanın korku, gerilim ustaları seyirciyi etkileyebilmek için yaratıcı çözümler bulmak zorundaydı. Çığlıklar, rüzgâr uğultuları, vahşi hayvan hırlamaları, gök gürlemesi, kapı gıcırtısı, pencereye çarpan ağaç dalının sesi, adımlar, soluklar, hıçkırıklar, damlatan çeşmeler, vakitsiz sallanan salıncaklar ve niceleri ürkütücü seslerini seyirciye ulaştıramıyordu.

Alfred Hitchcock ve diğer ustalar hikâyelerini anlatırken söz ve seslerin yokluğunun yarattığı dezavantajı aşmanın yollarını da aramak zorundaydılar. Oyuncuların abartılı mimiklerinin, tuhaf bakışmaların sebebi çoğunlukla o duyamadığımız ama var olan sesleri bize hissettirme çabasıydı.

Alfred Hitchcock korku-gerilim türünde olduğu kadar polisiye/suç anlatılarında da başyapıtlara imza atmıştı. Fakat sessiz dönem filmlerinin tamamındaki sorunlarla bu türdeki eserlerinde de uğraşmak zorunda kaldı. Kendisi, tıpkı çağdaşı Chaplin gibi bunlara sorun demeyi reddetse ve sinemanın olabildiğince az ses ve sözle yapılması gerektiğine inansa da bugünden bakınca dönem sinemasının teknolojik yetersizliği herhalde tartışmasızdır. 

Bir tiyatro eserinden uyarlanan İp, Alfred Hitchcock’un ilk renkli filmi. 1948 tarihli filmin  esin kaynağı 1924’te Chicago Üniversitesi’nde gerçekleşen bir cinayet. Eski bir olay, eski bir tiyatro metni ve eski bir film uyarlaması. 

Eski bir filmi kendi zamanından bu kadar uzakta seyretmenin zorlukları olduğunu düşünüyorum. Filmleri, üretildiği şartlardan ve yaratıcısından bağımsız olarak düşünmek ideal olsa da özellikle eski tarihli filmlerde bu çoğu kez mümkün olmuyor. Günümüzde başta Hollywood sineması neredeyse kimliksiz bir sinema yaratmayı başardı: Yönetmeni, yapımcısı, senaristiyle ayırt edemeyeceğiniz, bir örnek filmler üretiliyor. Öyle ki eski zamanlarda aynı stüdyoda, ışıkların pozisyonunu bile değiştirmeden, diyelim bir savaş filmi için kurulmuş setlerde aşk hikâyesi de anlatılması, bir Western setinde çağdaş bir kent komedisi de yapılması tuhaftı ama bir yere kadar sahicilik hissini koruyordu.

Şimdi artık her türden filmin tek bir mekânı var: Yeşil perde. Amatör bir stüdyo bile oyuncuya, yönetmene mekân hissini geçirebilir, seyirci bir noktada hikâyenin yaşadığına ikna olabilirken yeşil perde sinemasında oyuncular tuhaf hareketler yapan robotlara, yönetmen olup biteni elindeki senaryodan kontrol eden bir denetçiye ve seyirci imkânsız aksiyonların heyecanıyla kalbi sıkışan fakat en ufak duygu kırıntısı bulamayan ergenlere dönüştürüldü. Hollywood sinemanın kimliğini çaldı, onu yersiz yurtsuz, belleksiz bir avareye çevirdi. Bu, işin bir tarafı.

Bir tarafı da klasikleri seyrederken ona, film gösterime girdiği zaman sinemada seyreden biri gibi bakıp bakamayacağımız, bakmamız gerekip gerekmediği sorunu! En azından deneyebiliriz.

1948

İp son derece iddialı bir polisiye. Tek mekânda geçmesi, çok derinleşmese de felsefi bir tartışma içermesi, dönemin tutucu otoritelerinin gazabına uğrama pahasına eşcinsel karakterlerin varlığı gibi sebeplerle değil sadece. Film Hitchcock’un meydan okuması olarak da görülüyor zira yönetmen, film makarası bitene dek, 10 dakika boyunca hiç kesme yapmadan çekmiş filmini. Bir tiyatro uyarlamasının ruhuna uygun olarak gerçek zamanlı onar dakikalık çekimler. Haliyle kamera arkasında ciddi bir mühendislik ve iyi yönetilmiş bir ekip var. 

Beraber yaşadıkları ima edilen iki genç erkek, üniversite hocalarının Nietzsche’den hareketle toplumu (insan âlemini) zekiler, yetenekliler, üstünler ve akılsız, yeteneksiz, estetik açıdan geriler, aşağılar şeklinde bölmesinden ve yetenekli üst insan grubunun aşağı insan grubunu yok etmesini bir hak ve gereklilik olarak öne sürmesinden etkilenerek, arkadaş çevrelerinden bir başka genç erkeği öldürürler ve bu cüretlerinin takdir edilmesini beklercesine maktulün nişanlısı ve ailesinin de dahil olduğu küçük bir grubu aynı gün hem de cinayet mahallinde verdikleri partiye davet ederler.

En büyük hataları, esin kaynakları olan hocalarını da bu partiye çağırmış olmalarıdır: İçten içe hocalarının sadece teoride kalan düşüncelerini eyleme dökmüş olmanın kendilerini onun da üstüne çıkardığını ispatlamak isterler. Buradaki gerilim, cinayeti çözebilecek tek kişi olan hocalarının da bu zekâdan uzak olduğunu görmek, meydan okumanın hazzını yaşamaktır. 

Filmin senaryo çalışmaları devam ederken II. Dünya Savaşı büyük olasılıkla devam ediyordu. Dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir şeyin en büyük belirleyicisi hiç kuşkusuz bu savaştı. Batılı ülkeler kutsal kıta Avrupa dışında ne yaparlarsa yapsınlar kendi aralarındaki savaşlarda bile belli standartların korunması konusunda uzlaşı içindeydi. Ta ki amatör ressam Adolf Hitler’in fikri önderi ve komutanı olduğu Nazi/Faşist blok gözünü karartıp medeni devletler daha önce Afrikalı, Asyalı “yamyamlara” ne yaptıysa aynını kendi kıtasının, medeni dünyanın içerideki düşmanlarına, sosyalistlere, Müslümanlara, Yahudilere yapmaya başlayana dek!

Savaşın dinamosu kaynakların yeniden dağıtılması gerekliliği olsa da yığınların harekete geçirilmesi için duygusal tepkiler yaratılmalıydı: Böylece Naziler yetenekli ve güzel olanın faydasız ve çirkin olanı ortadan kaldırmasının doğru ve mümkün olduğuna inanmaya başladılar. Servetin bölüşümü bunun doğal sonucu olacaktı.

Filme dönersek 1948 yılında sinema salonuna giden ve perdede İp’i seyreden biri için filmi polisiye olarak görmek ikincildir. Perdede apaçık bir şekilde Nazilerin katman katman soyulan, soyuldukça dehşeti artan cinayetleri ve adeta tek boyutlu, bir bıçaktan, bir mermiden, bir gazdan başka şey olmayan yeni insan tipi duruyordu. Düşünce (Nietzsche) apaçık bir şekilde mahkûm ediliyor, coğrafyaları ve toplumları yok eden tüm o caniliğin, düşüncenin, entelektüel eforun suçu olduğu ima ediliyor.

O düşünceyi eyleme döken insan sadece “cüret etmek”le itham ediliyor. Filme adını veren ip, başta bir gencin (eğitimli, bir aile kurmaya hazırlanan David’in) canını alan cinayet silahıyken ilerleyen sahnelerde aynı iple kitap tutkunu yaşlı bir adama hediye edilen değerli kitaplar sarılıyor. Okuyan, düşünen, fikir tartışması yapan insanlar, malzemeyi üreten miskin korkaklar olarak işaret ediliyor, aynı ipi birinin boğazına geçirenlerse en fazla cüret etmekle suçlanıyor.

Finalde katil gençlerin esin kaynağı hocaları, yanlış fikirleri için günah çıkarıyor, ne kadar hatalı olduğunu söyleyerek elde silah, polisin gelmesini bekliyor. Sanki kendisi de teslim olacak, suçunu (düşündüğünü) itirafa, dostlarını ihbara kadar varabilecektir fakat bunu göremiyoruz zira polis gelmeden film sona eriyor. Bütün o savaş ve Nietzche göndermeleri böylece, dönemin Amerika’sında yavaştan kaynamaya başlayan ve kısa süre sonra patlama noktasına varacak cadı kazanı dönemine giriş olarak okunabiliyor: Net bir aydın düşmanlığı!

Filmi salt bir polisiye olarak izlemeyi başardığınızda evet, karşınızda bir başyapıt var. Fakat belki de tüm Alfred Hitchcock filmlerinde olduğu gibi, ustanın hikâyesinin satır aralarına girdiğinizde sizi tatsız, boğucu bir muhafazakârlık bekliyor. Sanırım Hitchcock filmlerindeki en büyük gerilim budur: Hikâye anlatmadaki büyük beceriyi, görselleştirmedeki eşsiz yaratıcılığı ve yüksek seyir zevkini görmenizi engelleyen, nereden çıkacağını bilmediğiniz o tutucu, kadına, akla, düşünceye bir bekçi edasıyla hamle yapan imajlar! İşte bu, sessiz de olsa ürkütüyor.

221B’nin 28. sayısında yayımlanmıştır.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Avukat. Öğrencilik yıllarında muhtelif dergilerde sinema ve roman eleştirileri yayımlandı. Avukatlık yapmaya başladıktan sonra mesleki tanıklıkları ve türe olan sevgisi onu polisiye yazmaya itti.
Dört romanı var. İlk kitabı Cinayet Mevsimi, Ankara’da üniversite kampüsünde işlenen cinayetleri çözmeye çalışan üçüncü sınıf öğrencisi Mehmet Cemil’in macerasını anlatır. İkinci romanı Müruruzaman Cinayetleri zamanaşımına uğrayıp kapanan bir cinayet dosyasının yeniden açılmasına sebep olan bir dizi güncel cinayeti soruşturan Mehmet Cemil’in yeni maceralarına odaklanmıştır. Üçüncü romanı Dünyanın Leşleri hapisten çıkan isimsiz bir karakterin içine çekildiği gayrimeşru dünyayı anlatırken arka planda İstanbul’da haftalarca hayatı durduran Gezi direnişini de karakterin hikâyesiyle kesiştiği ölçüde görmektedir. İstanbul’un kuyruğu birbirine dolanmış gece canlıları arasında geçen bir labirent olarak kurguladığı ve bir taksi şoförünün çevresinde halkalanan son romanı Rakun, 2018’de “Yılın En İyi Polisiyesi” ödülü almıştır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Hikaye

Komiser Montalbano serisi ilk kez Mylos Kitap etiketiyle Türkçede!

Sonraki Hikaye

Unutulmuş Bir Polisiyenin Peşinde: Italo Svevo

En Son Yazılar