Cinayetin Ustaları: Hitchcock ve Highsmith ile Tanışmak

//
7 dakikalık okuma

21. yüzyılın başlarında, orta yaşların sonunda olmanın avantajları nedir? Ya da hiç var mıdır? Yani erkekler için düşündüğümüzde ortalama yaşam süresi konusunda babalarımızdan daha iyi durumdayız. Babam, benim şu anki yaşıma kadar bile yaşayamadı. Ama zaten yüksek kolesterollü, düşük egzersizli hayat tarzı uzun bir ömre giden yolun anahtarı değildi tam olarak. (Şarap bir yana, umarım benim için de aynısı olmaz.) Ve benim gibi insanlar için (suç edebiyatı ve sinemayla ilgili yazan biri için) bunun bir avantajı daha var. Ben, en sevdiğim iki yaratıcıyla (ikisi de son derece yetenekli ancak ikisi de tam olarak tatlı insanlar değiller) tanışabilecek kadar uzun zamandır dünyadayım. İkisiyle de sohbet etme fırsatı yakaladım. Hazır mısınız? Alfred Hitchcock ve Patricia Highsmith.

 Barry Forshaw, Alfred Hitchcock’un İngiliz filmlerini çektiği bir Londra bölgesinde yaşıyor. Bu yerel heykel kısaca “Gerilim Ustası” adıyla anılıyor.

Görkemli Hitchcock benimle pek ilgilenmiyor gibi görünüyordu

Hitchcock’la sadece bir kere bir araya geldim. İngiliz Film Enstitüsü’nde düzenlenen bir etkinlikte, Gerilim Ustası’nın Brian Forbes’la gerçekleştirdiği röportajın hemen öncesinde kuliste bir araya gelmiştik. Hatta programın BBC tarafından alınan kaydı da var. O videoda beni (20’li yaşlarımda Islington Gazette yazarı olmanın verdiği ihtişamla) Hitchcock’a soru sorarken görebilirsiniz. Etkinliğin organizasyonunu gerçekleştiren kişiler, kuliste sorduğum sorunun kameralar önünde de sorulması gerektiğini düşünmüştü. Soru, “suçluluk aktarımı” temasını ve Psycho filminin ana karakterinin öldürülmesini konu alıyordu. Her iki durumda da görkemli Hitchcock benimle pek ilgilenmiyor gibi görünüyordu. Ama zaten neden ilgilensin ki? Çekimlere geçmeden önce bile epey yorgundu ve bu programı kısa kesebileceğini belirtmişti, ki bunu oldukça duyulur bir şekilde kayıt sırasında Brian Forbes’a da söyledi: “Hadi şimdi keselim.” (Forbes kesmedi.)

O film parçası kurgu odasının zemininde yerini aldı. (İzleyicilerden gelen birkaç başıboş ve tutarsız soru da öyle. Bu sorulardan biri de Hitch’i İngiliz Gainsborough Stüdyosu günlerinden tanıyan yaşlı bir hanımefendiden gelmişti.) Ama Hitchcock’u beni kesinlikle dikkate almadığı için suçlayamam; çok daha deneyimli gazetecilerden oluşan bir oda dolusu basın mensubunun içinde acemi, kendini beğenmiş, zıpır bir delikanlıydım. Ancak sorumu iki kez yanıtladı, hem kamera önünde hem de kamera arkasında. Yine de o soğuk Buda bakışının etkisiyle cevabını tam olarak anlayamamıştım, ta ki programı bir ay kadar sonra Belsize Park’taki ufak dairemde, küçük bir Sony Trinitron’da izleyene kadar.

highsmith

Highsmith eserleri, polisiye meraklılarının mutlaka okuması gereken romanlar arasında.

Patricia Highsmith ise tamamen başka bir şeydi. Kendisiyle, merhum ve çok acı çekmiş editörü Paul Sidey’nin organize ettiği bir öğle yemeğinde tanışmıştım. O zamanlar 20’li yaşlarımın başındaydım ama korkutucu Highsmith’le konuşmak için tüm cesaretimi topladım. Şaşırtıcı bir şekilde bu kara, etkileyici figür, (kafasında alışılmadık siyah saçtan oluşan bir kask vardı) odanın bir köşesinde tek başına duruyordu, kızgın bakışlarla sigarasını içiyordu (o zamanlar kapalı alanlarda bunu yapabiliyordunuz). Ve kimse onunla konuşmuyordu! Tanrım, kimse Patricia Highsmith’le konuşmuyordu! O nedenle ben de dişlerimi gıcırdattım ve kendisine yaklaştım. Highsmith tabii ki polisiye alanında hâlâ eşsiz bir yazar, o zamanlar da öyleydi. (Little Brown yayınevinin ilk üç Highsmith romanını, The Glass Cell, A Suspension of Mercy ve Those Who Walk Away, tekrar bastığını görmek gerçekten güzel.)

Highsmith eserleri, polisiye meraklılarının mutlaka okuması gereken romanlar arasında. Onun insanlığa dair öfke dolu bakış açısını paylaşmasanız da bu bir gerçek, ki ben bu bakış açısını tecrübe ettim. Peki, Highsmith’le ne hakkında konuştuk? Bir sonraki buluşmamızda bana bir kadeh şarap ısmarlarsanız, belki size anlatabilirim. Şunu söyleyebilirim: Anglosakson kelimeler ve Alfred Hitchcock sohbetin bir parçasıydı. Hatırlarsanız Hitchcock, Highsmith’in ilk romanı Strangers on a Train’i sinemaya uyarlamıştı. Highsmith bana filmden pek memnun olmadığını söylemişti. (Tabii ki bunu çok daha güçlü ve şiddetli kelimelerle ifade etti.) Romanın kahramanı ve kötü adamı arasındaki cinayet değiş tokuşunun filmde yer almamasından özellikle mutsuzdu. Kendimi Hitchcock’u savunurken buldum; o günün Hollywood kısıtlamaları içinde böyle bir şeyi konu etmesinin mümkün olamayabileceğini söyledim. Highsmith bu savunmanın hiçbir noktasına ikna olmamıştı. Highsmith’in, kendisi de eşcinsel olmasına rağmen, lezbiyenlik konusunda benimle paylaştığı görüşlerine gelince, gözlerim şaşkınlıkla açıldı diyebilirim!

Editör

Türkiye'nin tek polisiye kültür dergisi.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Hamlet
Önceki Hikaye

Hamlet tüm bölümleriyle Gain'de yayında

Sonraki Hikaye

Kelepçeler Sahiplerini Buldu

En Son Yazılar