james bond

Sınırsız Şüphenin Dünyasında Dostlar, Yoldaşlar, Yardımcılar

/
15 dakikalık okuma

Dedektifler çoğunlukla yalnız figürlerdir. Yalnızlıklarının kaynağı dünyayı karanlık, suç dolu ve güvenilmez bir yer olarak görmeleridir. İşlerinin gereği olarak şiddet ve suçla haşır neşirlerdir. Sıradan insanların dikkat etmedikleri ayrıntılara büyük önem verirken amaçları bireylerin en gizli ve karanlık noktalarını tespit etmektir. Herkesi şüpheli olarak gören ve amacı son kertede hakikati ortaya çıkarmak olan dedektiflerin yabancılaşması ve yalnızlaşması doğaldır.

Sherlock Holmes serisinin ilk macerası Kızıl Dosya’da Watson, Holmes’ün bilgi birikimini özetlerken çizdiği resim, dedektif yalnızlığına dair bize iyi bir fikir verir. En temel felsefi ve astronomik bilgilere vâkıf olmayan Holmes, kimya ve anatomi disiplinlerinde ise son derece uzmanlaşmıştır. Genel edebiyat bilgisi sıfıra yakınken (şiddet ve cinayet içeren) 19. yüzyılın sansasyonel edebiyatını hatmetmiştir. Kısacası bilgi birikimini mükemmel bir dedektif olmaya endekslemiş Holmes’ün sıradan insanlardan farklı işleyen zihinsel süreci okur için çoğu zaman ulaşılmazdır. Yardımcısı Doktor Watson’ın en önemli işlevlerinden biriyse bu süreci biz sıradan insanlara tercüme etmektir.

Dedektif, suç ve hatta suçlu ile yakın bir ilişki halindedir.

Cinayet işleyerek toplumsal norm ve sözleşmeyi ihlal eden ve kendini kalabalıkların içine saklayan katilin yalnızlığını paylaşan, en yakını ve aynı zamanda düşmanı/rakibi olan dedektiftir. Hannibal Lecter’ın peşinden koşan Will Graham’ın kendisini katilin yerine koyarak onun sadece eylemlerini değil, aynı zamanda hislerini ve düşüncelerini de canlandırması bu yakınlığın en çarpıcı örneklerinden biridir. Hayattaki en hakiki ilişkilerini, izini sürdüğü suçlularla kuran Holmes’ü ise en iyi anlayan kişilerin başında azılı düşmanı Profesör Moriarty gelir.

1

Conan Doyle’un Sherlock Holmes’ü ve Agatha Christie’nin Hercule Poirot’su suçla ve suçluyla kurdukları yakın ilişkiye rağmen aydınlanmanın iyimserliğini taşıyan ve toplumun suçtan arındırılabileceğini düşünen son dedektiflerdir ki bu durum, son Poirot hikâyelerinde de değişmeye başlar.

Özellikle I. Dünya Savaşı sonrasında Batı toplumlarında hâkim olmaya başlayan karamsarlığa paralel olarak o dönemin polisiye romanlarında da suç ile yasa, suçlu ile dedektif arasındaki sınırlar iyice muğlaklaşır. Bu bağlamda ortaya çıkan Raymond Chandler ve Dashiell Hammett’ın “kaşarlanmış” (hard-boiled) dedektiflerinde güvensizlik ve yalnızlığın dozajı iyice artar. İnsanların ve kurumların güvenilmez olduğu bir dünyada dedektifin kimseye güvenmemesi, hep gizli bir ajandasının olması ve kimi durumlarda yasanın çizdiği sınırlar dışına çıkarak iş görmesi anlaşılır bir durumdur.

Dedektifleri yalnız ve izole bireyler haline getiren bu dinamiklerin hepsi ve hatta daha fazlası casusluk hikâyelerinde mevcuttur.

Jerry Palmer’ın polisiye gerilimleri üzerine yaptığı incelemede dikkat çektiği noktalardan biri, kötü karakterlerin kurdukları komplolarla kurulu düzeni yıkmaya çalışırken, kahramanlarında da statükoyu korumak için toplumsal ve hukuki sınırların dışına çıkmalarıdır. Hizmet ettiği devletin himayesinin ötesine ve yasaların dışına çıkan casuslar -Görevimiz Tehlike’nin her filminde tekrarlandığı üzere- yakalanmaları halinde yalnızdırlar.

Bu casuslar, “harcanabilirlikleri”nin yanında harcayabilme yani “öldürme lisansına” (Bond’daki “licensetokill” gibi) da sahiptirler. Sadece toplumsal ve hukuki değil, aynı zamanda medeni sınırların da dışına çıkarak herkesin herkesi öldürebileceği kuralsız bir cangılda hayatta kalmak için casusların sonsuz bir şüphe ve teyakkuzla iş görmeleri elzemdir. “Kimseye güvenme” (trustnoone), casusluk film ve kitaplarında sıklıkla kullanılan bir alt başlık değil midir? Kimseye güvenmemenin şiar olduğu bir dünyada yardımcılar, dostlar, yoldaşlar ne kadar güvenilirdir?

Casusluğun dedektiflikten ayrıştığı diğer bir nokta da işlerinin gerektirdiği bilgi ekonomisinin farklılığıdır. Kanunu arkasına alan dedektifin suçluyla asimetrik bir ilişkisi vardır; bu yüzden de suçluyu tespit etmesi çoğu zaman yeterli olur. Fakat casus için öncelik, hakikatin ortaya çıkarılması ya da adaletin tesis edilmesinden ziyade pratik sonuçların alınmasıdır.

Casus figürü düşmanı ifşa etmekle kalmaz, aynı zamanda siyasi geçerliliği olan sonuçlar almaya odaklanır. Kimi durumlarda düşmanı tuzağa düşürüp anlaşmaya zorlamak veya etkisiz hale getirmek gibi çözümler yeterli olurken çoğu zaman amaçlanan, düşmanı tamamen ortadan kaldırmaktır. Casusun düşmanını tespit etmesi yeterli değildir; casusun bu durumu düşmanından saklaması da elzemdir. Bu mantığa göre yardımcı, dost ve yoldaşların varlığı kritik bilgilerin sızma tehlikesini artıran bir unsurdur.

2

Bond serisinin ilk eseri Casino Royale’de, dünyayı tek başına kurtarırken görmeye alıştığımız James Bond’un yalnızlaşma sürecini izleriz. Romanda Vesper Lynd, Bond’un önce iş ortağı ve sonra sevgilisi olur. Fakat çiftimizin mutluluğu, Lynd’in karşı taraf için çalıştığını itiraf ettiği bir not bırakarak intihar etmesiyle bozulur.

Kitap da Bond’un eski sevgilisi ve görev arkadaşı Lynd’in ölümünü acımasız ve sert (ve tabii ki kadın düşmanı) terimler kullanarak MI6’ya rapor etmesiyle biter: “Fahişe artık ölü (The bitch is dead now).” Hem özel hem de mesleki hayatında güvendiği kişinin ihanetine uğramasıyla Bond öncekinden çok daha acımasız bir dünyaya girdiğini idrak eder. Casino Royale’in kötü adamı Le Chiffre daha öncesinde Bond’u, kötülerin hep kaybettikleri, iyilerinse sevdikleri kadınla evlendikleri bir romantik macerada olmadığı konusunda uyarmıştır. James Bond’un bundan sonraki yol arkadaşlarının hepsi geçici olacaktır.

1900’lerin başlarında yazılmış erken dönem casusluk romanları ise Le Chiffre’nin bahsettiği romantik maceralara daha çok benzer. Erskine Childers’ın I. Dünya Savaşı öncesinde Baltık Denizi’nden İngiltere’ye yaklaşan Alman tehdidini konu ettiği Kumların Gizemi bunlardan biridir. Dışişleri Bakanlığı’nda orta seviyede bir bürokrat olarak çalışan Carruthers ile küçük bir yatın kaptanı olan arkadaşı Davies, Alman komplosunu ortaya çıkarırken iyi bir takım çalışması yürütürler ve sonunda başarıya ulaşırlar.

John Buchan’ın Greenmantle’ı da esas kahraman Richard Hannay’in yakın dostu Sandy ile giriştikleri maceradan zaferle çıkmasını anlatır. Bu ortaklık Buchan’ın başka kitaplarında da devam eder. Fakat bu dönemde yazılan kitaplardaki kahramanların çoğunlukla amatör casuslar olduğunu hatırlamak gerekir. II. Dünya Savaşı’na kadar profesyonelleşmenin yaşanmadığı casusluk yazını bir ölçüde naifliğini ve romantikliği koruyabilmiştir.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizlerin başını çektiği casusluk yazınında ciddi bir kırılma yaşanır. İngiltere artık ne “üzerinde güneşin batmadığı” bir imparatorluktur ne de dünya siyasetinin ve istihbarat mücadelesinin merkezindedir. Yetiştirilmeleri sırasında imparatorluk yönetmeye ve dünya siyasetine yön vermeye şartlanmış yeni casus nesli için kabul etmesi son derece zor bir gerçekliktir bu. Tam da bu dönemde MI6 içinde üst düzey bir casus olan Kim Philby başta olmak üzere art arda ikili ajanların ortaya çıkması tesadüf değildir.

Yaşayan en büyük casusluk romancılarından John le Carré’ye göre bu durum, güce şartlanmış İngiliz ajanlarının büyük istihbarat oyununun merkezine dönme hamlesidir. Le Carré Köstebek isimli kitabında Philby’ninkine benzer bir hikâye kurgular. İngiliz istihbaratının en tepesindeki dört kişiden biri yıllardır Sovyetlere çalışan bir köstebektir. Fakat alışılanın aksine, le Carré meseleyi siyasi bir ihanetten ziyade kişisel bir sorun olarak önümüze koyar. Birbirini yıllardır tanıyan, sadece mesai ortağı değil aynı zamanda yakın arkadaş da olan bu kişilerin arasında bir hain vardır. Köstebeğin varlığı, istihbarat çalışanları arasında olduğu varsayılan dostluğu, yoldaşlığı ve samimiyeti onarılamayacak derecede zedeler.

3

Aslında casusluğun kendisi, edebiyata yalnızlık, izolasyon, yabancılaşma ve güvensizlik temalarını vurgulamak amacıyla girer. Buna en iyi örnek Joseph Conrad’ın Gizli Ajan ve Batılı Gözler Altında isimli romanlarıdır. Casusluk aktivitesi Conrad’a, yalnızlaşan ve izole bireyleri ve yalanın hâkim olduğu çürük toplumsal yapıları işlemesi için imkân sunar.

Graham Greene, istihbarat dünyasındaki ihanet ve sadakat meselelerini romanlarının merkezine yerleştiren başka bir isimdir. Sessiz Amerikalı’da İngiliz gazeteci Fowler’ın, Vietnam’a yeni bir sömürgeci düzen getirmek için uğraşan Amerikalı arkadaşı Pyle’ı komünistlere satmasını anlatır.

İnsan Faktörü ise Philby vakasına bariz bir gönderme içerir. Karısı ve çocuğunu Apartheid rejiminin elinden kurtaran Sovyet ajanı arkadaşına borcunu ödemek için bu rejime destek veren ülkesine ihanet eden bir MI6 ajanını konu alır. Greene, Sessiz Amerikalı’da şöyle yazar: “İnsan, eğer insan kalacaksa taraf tutmak zorundadır.” Greene için ihanet etik bir meseledir ve insanlık onurunu korumak için karakterleri, ülkelerine ve hatta en dostlarına ihanet ederler.

Şöyle toparlayalım: Casusların dünyasında dost-düşman ayrımı çoğu zaman muğlaktır ve bu yüzden de son derece kritiktir. Dostları bilmek önemlidir ama daha da önemlisi düşmanları bilmektir. Zira ihanet düşmandan değil, dosttan gelir. Düşmansa düşmanlığında devam ettiği sürece sadıktır; düşmanın ihaneti onun sadık bir düşman olmasından kaynaklanır.

Dostların düşmana dönüşmesi yani ihanet, pek çok casusluk romanı ve filminde tanık olduğumuz bir durumdur. Çünkü casusların karanlık dünyasında yardımcılar, dostlar, yoldaşlar esasında henüz düşman olmamış kişilerdir. Bu ihtimal, casusluk romanlarında yardımcılık ve iş arkadaşlığı kurumlarını tamamen yok etmese bile bu kurumların sürekliğini ve güvenirliğini imkânsız kılar.

221B’nin 17. sayısında yayımlanmıştır. 

Doruk Tatar

2010’da Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde lisansını tamamladıktan sonra Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar Bölümü'nde yüksek lisans ve Buffalo Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nde doktora yaptı. Aralık 2018'de bitirdiği “On Guard Against Contamination: Espionage, Conspiracism, and Imperial Nostalgia in British and Turkish Literatures” başlıklı doktora tezi, Türk ve İngiliz edebiyatlarının imparatorluğun çöküşüne verdikleri reaksiyonlar üzerinden istihbarat, paranoya ve komploculuk temalarını ele alır. İki bölümden oluşan doktora tezi, ilk ayağında İngiliz casusluk edebiyatındaki farklı ekolleri incelerken Rudyard Kipling, John Buchan, Ian Fleming, Joseph Conrad, Graham Greene ve John le Carré gibi yazarlara odaklanır. Casusluk edebiyat türünü oluşturan bu yazarları analiz ederken paranoya temasını odağa alarak politik teori ve psikanalizden de yoğun bir şekilde istifade eder.
Mayıs 2017’den beri 221B, Birikim, Episode ve BÜMED dergilerinde çeşitli yazıları yayımlandı. 2019 Güz döneminde Sabancı Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı’nda Komplo ve Paranoya üzerine ders verdi.

batuhan cantürk önerileri
Önceki Hikaye

Batuhan Cantürk Öneriyor: 5 Kitap, 5 Film, 5 Dizi

ispanyol polisiyeleri
Sonraki Hikaye

Melike Yazıcı Çangur Öneriyor: 5 Kitap, 5 Film, 5 Dizi

En Son Yazılar