Psikoloji, Sinema ve Polisiye Edebiyat: Julia | Dr. Batuhan Cantürk

/
29 dakikalık okuma

Julia’da suçlu benliğinin derinliklerinde bir yolculuğa başlarız. İnsan bilinciyle sınırlı kalmayıp bilinçdışının karanlık, esrarlı labirentlerine doğru ilerler ve labirentin sonunda katilin kimliğiyle yüz yüze geliriz. Bu yolculuk sırasında usta yazar Berardi’nin edebi dili devreye girer. Berardi, öykülerde tüm karakterlerin yaşamını, yansız ve zengin bir dil kullanarak derinleştirir. Onları sıradan bir karton karakter olmaktan çıkartır, yaşadığımız çevreden bir birey olarak sunar. Hatta bazen katil için üzülmemize bile neden olur.

Ülkemizde Çizgi Düşler Yayınevi tarafından basılan Julia, Sergio Bonelli Editore tarafından yayımlanan bir İtalyan çizgi romanıdır. Yaratıcısı, Giancarlo Berardi, bizde de çok sevilen Ken Parker’ın serüvenlerini yazan ünlü bir çizgi roman yazarıdır. Julia’nın grafik yaratımında, ünlü oyuncu Audrey Hepburn’den esinlenilmiştir. Bu yazıda, İtalya’da seçkin bir okur kitlesi tarafından takip edilen Julia’yı, psikoloji bilimi ve sinema sanatı üzerinden incelemeyi amaçladık.

İDEAL BİR ARAÇ: PSİKOLOJİ

Julia Kendall, Garden City Üniversitesi’nde suçlu profili ve psikolojisi üzerine dersler veren bir krimanologdur (kriminal psikolog). Bu nedenle serüvenlerde, hard-boiled ve forensik polisiyelerde sıklıkla kullanılan fiziki ve adli kanıtlar yerine, suçluların psikolojik profil analizleri daha fazla öne çıkar. Çizgi romanda hem mesleki jargon hem de genel tanımlamalar açısından psikolojik terimlere sıkça rastlanır. Psikolojik analizler kriminal bulmacalara dönüşür. Psikiyatrik terimler zaman zaman okuru zorlasa da macera içinde kahramanımız bu terimleri açıklamaktadır.

Serüven başlangıçlarında, klasik polisiye romanlarda olduğu gibi, cinayetle ilgili fiziksel kanıtlar ve genel bilgiler sunulduktan sonra, okurun suçlu konusunda tahmin yapması beklenir. İlk olasılığa dayanak sağlayacak güçlü şüpheler oluşturularak okurun kafası karıştırılır. Olaylar zinciri genişledikçe çözüm, okura daha zor görünmeye başlar. Buraya kadar olanlar klasik polisiyede olması gerekenlerdir.

Julia’da farklı olarak, suçlu benliğinin derin liklerinde bir yolculuğa başlarız. İnsan bilinciyle sınırlı kalmayıp bilinçdışının karanlık, esrarlı labirentlerine doğru ilerler ve labirentin sonunda katilin kimliğiyle yüz yüze geliriz. Bu yolculuk sırasında usta yazar Berardi’nin edebi dili devreye girer. Berardi, öykülerde tüm karakterlerin yaşamını, yansız ve zengin bir dil kullanarak derinleştirir. Onları sıradan bir karton karakter olmaktan çıkartır, yaşadığımız çevreden bir birey olarak sunar. Hatta bazen katil için üzülmemize bile neden olur.

Julia Kendall, bütün güzelliğine ve başarılı kariyerine rağmen, kırılgan genç bir kadın portresi çizer. Çocukken anne ve babasını kaybetmesi nedeniyle kız kardeşiyle birlikte büyükannesi tarafından büyütülmüştür. Anne babanın erken kaybı, her çocukta olduğu gibi Julia’da da derin yaralar açmıştır. Belki de bu yüzden karşı cinse güvensizdir, ilişkilerinde kararsızlıklar yaşar. Onu kendi çocuğu gibi gören hizmetçisi anaç Emily, bir an önce evlenmesini istemekte ve yalnız kalacağından ötürü Julia için endişelenmektedir. Julia, genel olarak hümanist bir karakter çizer; insanlara karşı anlayışlı, yumuşak ve merhametlidir. Genel nezaket kurallarından ödün vermez.

Rüyalar ve Bilinçdışı

Kahramanımızın sıkça gördüğü kâbuslar ve rüyalar, her maceranın değişmez öğelerinden biridir. Berardi, senaryolarda rüyalara çok önem verir. Bu rüyalar, çoğunlukla kaygı kökenli olup çocukken geçirilen travmanın izlerini taşır. Bazılarıysa mnemonik (hatırlamaya yardımcı) düşlerdir. Bu ilginç terim, Antik Yunanistan’da hafıza tanrıçası olan Mnemosyne’den köken almaktadır. Mnemonik düşler, kimi serüvenlerde konuk karakterler tarafından da görülür ve onların kişiliğini anlamamıza yardımcı olur.

Düşlerimiz, bilinçdışının bize oynadığı oyunlardır. Biz insanları, onbinlerce yıl, bugünkü bilinçdışına benzeyen katmanlar yönetmiştir. Toplumların modernleşmesi ve uygarlaşmasıyla birlikte bu katmanların etkinliği azalsa da bilinçdışı; bilinci korumaya yönelik olarak ruhumuzu beslemektedir. Burada bilinci nörobiyolojik olarak değil, “düşüncelerden haberdar olma” anlamında kullandığımı belirtmek isterim. İşte Julia’nın gördüğü bu rüyalar, bir yandan onun bilincini korumaya çalışmakta bir yandan da geçmişteki travmaların benliğinin üzerindeki gelişiminden onu haberdar etmektedir.

Gelin, bilinçdışı ve rüyaları, modern psikiyatrinin kurucu babaları, Freud ve Jung’un rehberliğinde inceleyelim: 

Bilinçdışımız günlük yaşamın olağan görüntülerine uzak olsa da özümüzdür. Jung’un belirttiği gibi; bilinçdışı, ürkütücü bir canavar değildir. Doğal bir organizmadır. Ancak bilinçli davranışımız işe yaramaz duruma geldiğinde tehlikeli duruma gelebilir. “Kendimizi baskı altına aldıkça bilinçdışının tehlikelerine karşı savunmasız hale geliriz.” Julia serüvenlerindeki katillerin bir kısmının tam da buna benzer sorunlar yaşadığını görebiliriz.

Jung, bilinçdışımızdan bilgiler getiren rüyaların, bilinç-bilinçdışı dengesini onarıcı bir yönü olduğu gibi, ruhsal rahatsızlıkların psikolojik kimliğimizi onarma ve açıkları giderme işlevi olduğunu savunur. Psikolojik rahatsızlıklar; çoğunlukla büyüme ağrısı gibi gelişip güçlenmenin zaafıdır. Bu düşünceye katılıp katılmamayı size bırakıyorum.

Freud’un bilinçaltı olarak tanımladığı kavram, Jung tarafından “kişisel bilinçdışı” olarak tanım lanmıştır. Çünkü Jung, tüm insanlarda ortak olan kolektif bilinçdışı kavramını geliştirmişti. Bilinç ötesinin saygınlığına zarar vermekten çekinerek bilincin altı demek istememiş ve bu kavrama bilinçdışı adını vermiştir. Bu saygı, bilinçdışını tıpkı yaşlı bir bilge gibi görmesinden geliyordu. Freud ise kişisel bilinçaltında bir koruyuculuk görmüştü. O, bilinçaltını “bilincin hizmetçisi” gibi görüyordu. Bilinçaltı, bilinçten artakalan sofrayı topluyor, çöpleri kaldırıyordu. Jung da bilinçaltının, bilincin hizmetinde olduğunu anlıyor ama bu hizmeti Freud’un düşündüğünün ötesinde devasa bir hizmet olarak görüyordu. Kolektif bilinçdışının bu gücünü görmesiyle onu basit hizmetçi değil, “bilge bir üstat” olarak tanımlıyordu.

Freud’a göre rüyalar, cinsel bastırmaların bilinci zorlamasıyla bilinçdışından bilince doğru uzanan taşmalardır. Analist, hastasını iyileştirmek için bu taşmalardaki simgeleri yakalamalı ve sorunu kaynağına giderek çözmeye çalışmalıdır. Jung’a göreyse rüyalar doğrudan koruyucu özel liğe sahiptir. Ona göre rüyalar, bilinçdışı korumasının gece de çalışan “uyarıcı rehber ve onarıcı nöbetçi” unsurlarıdır. Modern bilimsel çalışmalar Jung’un bu tezini doğrular. Rüya göremeyen bireylerde sıklıkla psikolojik bozukluklar, saldırganlık ve unutkanlık görülmektedir.

Rüyaları, gece çalışan bir MOBESE sistemine benzetebiliriz. Olumsuz unsurlar gördüklerinde alarm verirler ve gerekirse polis, ambulans, itfaiye gibi araçları oraya gönderirler. Tehlikeli unsurların zarar vermesindeyse vinç, yol onarım ekibi vb. araçları bölgeye yollarlar. Jung’un büyük rüyalar dediği rüyalarsa adeta depremi önceden haber verirler.

Myrna: Antikahramanların Korkutucu bir Örneği

Julia’nın senaryolarında Freud’un babası olduğu psikanaliz akımdan sıkça yararlanılır. Suçlular, genellikle çocukluk ve bebeklik yaşların daki zorlanmadan olumsuz etkilenen bireylerdir. Bu nedenle, Julia maceralarını daha iyi anlatabilmek için Myrna Harod’dan söz etmemek olmaz. Başta ilk 3 sayı olmak üzere şimdiye dek toplam 7 sayıda karşımıza çıkan Myrna, kahramanımızın baş düşmanıdır.

Myrna, antisosyal kişilik bozukluğundan (bilinen adıyla sosyopat) mustarip bir seri katildir. Sosyopatlar; ahlaki değerleri anlayamazlar ve dürtüsel olarak hareket ederler. Toplumsal kuralları anlayamaz ve iyi ile kötüyü ayıramazlar. İnsanı, insan yapan vicdan duygusuna sahip olmadıklarından cinayet işlediklerinde herhangi bir üzüntü ve pişmanlık duymazlar.

Myrna, küçük yaşta annesinden ayrılmak zorunda bırakılmış, yaşayamadığı ödipal dönem, kişilik bozukluğunu tetiklemiştir. Ödipal dönemini yaşamayan Myrna, bu nedenle annesine karşı ambivalans (ikircikli) duygulanım içindedir. Onu hem özlemekte hem de ondan nefret etmektedir. Myrna, annesini bulmak ve öldürmek ister. Annesini bulamadığı için ona benzeyen kadınları öldürmeye başlar, yani annesinin kişiliğini öldürdüğü kadınlara transfer eder. Kadınları öldürmekten ve onlara işkence etmekten zevk aldığı halde, yoluna çıkan erkekleri umursamaz bir biçimde öldürmektedir. Okur, onun annesine duyduğu nefreti açıkça görür. Myrna, annesine olduğu gibi Julia’ya karşı da ambivalans duygulanım içindedir. Hem onunla yakınlaşmak hem de onu öldürmek istemektedir.

Burada Freud’un determinizmine bir gönderme var. Freud bugünkü davranışlarımızın geçmişteki kişisel yaşantılarımıza bir tepki olduğunu, geçmiş tüm ayrıntılarıyla bilinirse bugünkü ve gelecekteki davranışlarımızın belirlenebileceğini savunmuştur. “Bu kuram aşırı indirgeyici bir kuramdır,” diyen Jung ise buna birkaç noktada karşı çıkar. Birincisi, davranışlarımızda yalnızca kişisel geçmişin değil, kolektif geçmişimizin de etkisi vardır. Hatta kolektif bilinçdışının davranışlarımız üzerinde etkisinin çok daha güçlü olduğunu savunur. Özellikle davranışçı okul tarafından savunulan, her davranışın bebeklikten itibaren öğrenilmiş olduğu tezini kabul etmez.

İnsan yavrusunun boş bir levha olarak doğmadığını; onbin yılların birikimine sahip arketipsel kalıp modellerle doğduğunu, bunların da insan davranışlarını yönlendirmede çok etkili olduğunu savunur. Bununla birlikte bu kalıpların bile tümüyle belirleyici olmadığını, özellikle evrimle eklenen komplike oluşumların, insana özgürce seçme (irade) yetisi kazandırdığını öne sürer. Bu nedenle insan davranışlarının kesin bir öngörülebilirliğinin olmadığını savunur.

Bebeklerle ilgili son bilimsel çalışmalar, insan yavrusunun doğuştan iyiye yatkın olduğunu gösterir. Bebek büyüdükçe aile ve sosyal çevrenin etkisiyle kötüyü öğrenir. Sırası gelmişken iyi ve kötünün bireyin içinde yaşadığı toplumlara göre farklılık gösterdiğini belirtmek isterim. Burada bahsedilen iyilik; “Bireyin kendi türdeşlerine zarar vermek istememesi ve onları korumaya çalışması” anlamındadır. Julia serüvenlerinde zaman zaman bu kavram sorgulanır. Bu da Julia’yı, yüzeysel çizgi romanlardan ayıran ve onu daha değerli yapan bir özelliktir.

ÇİZGİ ROMANDA SİNEMA ETKİSİ

Eğer sinemayı, roman ya da dramanın bir uzantısı olarak değil de bağımsız bir sanat dalı olarak ele alabiliyorsak çizgi romanı da aynı bakış açısıyla değerlendirebilir ve onu da ayrı bir sanat dalı olarak kabul edebilir miyiz? Çizgi romanları (hiç olmazsa bir bölümünü) sinemasal anlatım tekniğine sahip sıradan edebiyat kurgularına indirgemek yerine, onları izleme yetisine sahipsek bu soru gereksizdir. Çizgi romanlar sadece gizem ve heyecan öğesine sahip, sözcüklerin değerini hafifleten edebi atıklar mıdır, yoksa sinemasal sihrin farklı bir parçasını kullanan sanat dalları mı? Kuşkusuz ikincisi.

Yeterince araştırılırsa hemen her şeyin temelini oluşturan ana bir tema olduğu doğrudur. Bir sanat yapıtının, örneğin çizgi romanın ayırt edici özelliği, bu temanın bütünü ya da yalnızca içeriği değil, çizgi romanı oluşturan sesler ve görüntülerdir.

Berardi, kendisine Julia’nın niye diğer Bonelli yayınları gibi 94 sayfa değil de 126 sayfa olduğu sorulduğunda şu yanıtı vermiştir: “Sayfa sayısının artışı, bu türe ve benim öykülerimin film şeridi özelliğine bağlı bir gereklilik. Bu tarz serüvenleri, 94 sayfaya sığdırmak çok zor. Kişileri tanıtmak, onları harekete geçirmek, psikolojilerinin derinliklerine inebilmek yeterli olmuyor. Oysa 32 sayfa fazladan yeriniz olursa çok önemli bir ritim üzerinde çalışabiliyorsunuz. Müzik, vurgular, duruşlar, hızlanışlar ve yavaşlamalardır senaryoyu etkileyici kılan. Bu, her tür için geçerli. Okurun soluğunun, öyküyle eşzamanlı olarak hızlanması ya da yavaşlaması gerekli.”

Edebiyat ve sinemanın teknik zorluklarını ve kolaylıklarını barındıran bir alternatif anlatı türü olan çizgi roman, resim ya da romandan çok sinemaya yakındır.

Gerek sinema gerekse çizgi roman, başlıca anlatım dili olarak görüntüleri kullanılır. Sine mada, ardı sıra gelen görüntüler güçlü bir görsel devinim yaratma etkisine sahipken çizgi roman doğası gereği durağan görüntü ve mekânlara sahiptir. Sinemada görüntü akışı hızlı olduğundan, izleyici edilgendir. Çizgi romandaysa okurun aktif olarak olaya katılma, mekânları ve görüntüleri öznel olarak değerlendirme ve kendi iç görüsünü yaratma şansı vardır. Ancak sinemasal etkiyi yaratmak çoğu zaman kolay değildir. Bunun için bazı araçlara gereksinim vardır.

BERARDİ’NİN ARAÇLARI

Kısa metinler 

Başlangıçta durağan olarak algıladığımız, mekân ve insan çizimlerinin, devinim kazanabilmesi için yazın (metin) desteğine gereksinimi vardır. Çizgi romanın metinsel bölümlerinin büyük kısmı konuşmalardan oluşur. Yani anlatının taşıyıcıları, resimler olduğu kadar konuşmalardır. Bu önemli bir nokta; çünkü bir çizgi romanın sinemasal anlatım niteliği ve niceliğine sahip olabilmesi için iyi bir çizerin yanında iyi bir öykü anlatıcısına da ihtiyacı var.

Ancak Berardi gibi edebi yönü güçlü, karmaşık ve zorlu bir yazarsanız çizgi romanların “konuşma balonları” size yetmez. Bu nedenle Berardi, konuşma balonlarının yanında, öykülerin başlangıç ve gelişim süreçlerinde mekân görüntülerinin eşliğinde “düz metinler” kullanır.

İşte size 1. sayıdan bir örnek, Julia’nın düşünceleri: “Terin sırtımdan akışını hissediyordum. Ellerimdeki titreme öyle artmıştı ki adımlarımı sıklaştırmamak için kendimi zor tutuyordum. Geri dönme isteğiyle baş etmek daha da zordu. Birkaç dakika sonra, kalbimin çarpması yavaşladı. Henüz kimse omuzlarımdan yakalamamıştı. Kurtulmuştum.” Bu ruh halini gerek çizimle gerekse konuşma balonuyla vermek çok güçtür.

Berardi, bu düz metin tekniğinden yalnızca başkahraman için değil yan karakterler için de yararlanmış, onların iç dünyalarını okurla paylaşmak istemiştir.

Antisosyal kişilik bozukluğuna sahip olan seri katil Myra’nın içsel konuşmaları: “Çocukluğumdan beri büyük mağazaların çekiciliğine karşı koyamamışımdır. Sergilenen bütün o mallar kocaman bir Noel ağacı görüntüsü verir. Sanki armağanını almak için ona doğru elini uzatman yeterli olacaktır. O zamanlar, Noel ve ona benzer diğer kutlamalar, aynı zamanda alışverişte eli açık davranmak için ender fırsatlardı. İnsanlar arasında gözle görülür heyecan da her şeyi hummalı ve düşsel bir eyleme dönüştürürdü. Bunlar ebeveynlerin kendi kaprislerine boyun eğdikleri ve çocukları için para harcamayı da ret edemedikleri anlardı. Babamla ilgili en güzel anılarım bunlar. Asla tatlı ya da oyuncak almadan mağazadan ayrılmazdık. Şefkatli bile olurdu. Günahlarım ve kötü güçlerin etkisi için daha az endişelenirdi. Ama tabii ki çok sürmezdi. Çok geçmeden, yaşamımın ritmi, kemer darbeleri aracılığıyla yeniden düzenlenirdi. Şunu yap, bunu yapma. Babamın kendine özgü emirleri vardı. Bir sürü emir. O kadar çoktu ki içlerinden birini çiğnememek olanaksızdı. Ve hepsi de dişiliğimle ilgiliydi. Bedenimin gelişimi bile şeytanın varlığını gösteren açık bir işaretti. Göğüslerimin belirginleşmesi ve kalçalarımın yuvarlaklaşmasını engelleyebilmem gerekiyordu. Yoksa sonum ‘o kadınlar’ gibi olurdu. Ara sıra ‘o kadınları’ görmeye giderdik. Uçurumun dibindeki yaratıkları… Çünkü bana ibret olacaktı. Zavallı babam, bazen öldüğüne üzülüyorum. Onu kendi ellerimle öldürmek isterdim.”

Çizer denetimi ve mekân çizimleri

Berardi, sinemasal etkiyi pekiştirmek için senaryoyu çok ayrıntılı hazırlar. Storyboard üzerinde, çizerle birlikte çalışır, deyim yerindeyse çizere birebir yol gösterir. Bu durum Berardi’nin istediği film şeridi gibi çizim kareleri yaratmakla birlikte, çizerin özgür çalışmasını engeller. Berardi’nin, Laura Zuccherini gibi sakin ve yalın çizgilere sahip çizerleri, “öykünün öne çıkmasını istemesi nedeniyle” tercih ettiği aşikârdır. Sınırlayıcı çizgi, ne kadar kesin, temiz ve akıcıysa okur-izleyici bir görünümü ya da bir anlatımı o kadar kolayca algılayabilir. Corrado Roi gibi büyük bir çizerden bile hoşnut olmaması belki bu etkiyle açıklanabilir. Gözde ressamıysa aynı zamanda kapakların da çizeri olan Marco Soldi’dir.

Mekân seçimleri önemlidir. Bazı serüvenler şehrin, sokakların ya da parkın genel görünümüyle başlar, iç mekânlar gibi yakın planlarla sürer. Bu şekilde kamera etkisi yaratılması amaçlanır. Sanki bir kamera, belirsiz bir mekândan başlayarak karakterlerin kimliğini oluşturan iç mekânlara yolculuk yapmaktadır. Karanlığa ya da aydınlığa doğru kaymaktadır…

Sinema ve Psikiyatri

Sık yinelenen bir söz vardır: “Psikiyatri var olmamış olsaydı bile sinema bir yolunu bulup onu icat ederdi.” Günümüz modern çizgi romanı için de benzer şeyler söylenebilir.

Berardi, sinemasal etkiyi daha belirgin kılabilmek için ana akım Amerikan sinemasının son yıllardaki gözde materyalini yani kriminal psikolojiyi, Julia öykülerinin ana teması olarak kullanır. Bu açıdan “en azından bazı öykülerde” Hitchcock sinemasından etkilendiği (ilk sayı Sapık’a göndermeyle başlar) tartışma götürmez. Bir başka ilginç nokta, Hollywood sinemasında, analistleri genelde kadınların canlandırmasıdır. Bu filmlerde kadın analist; narin, kendini koruyamayan, hafif ukala ve kırılgan kişilerdir. Başroldeki erkekse güçlü ve koruyucudur. Berardi de bu karşıt aktarımı kullanma yolunu seçer, Julia ve Teğmen Webb arasındaki ilişkide olduğu gibi… 

Sinemanın ve çizgi romanın, ana karakter olarak kullandığı psikiyatristini (analistini) fazlasıyla ikonlaştırdığı açıktır. Analistten, “suç” gibi ruhsal acılarla uğraşması beklenir. Onlar başkalarının yapamayacağı bir işi, insan ruhunun karanlıklarına inip başaran tıp üstü zihin okuyu-culardır. Bu noktada Kuzuların Sessizliği benzeri filmlerle Julia arasındaki benzerlik belirgindir.

Berardi de Hollywod sinemasının yaptığı gibi popüler olan psikolojik fenomenlerden, Ödipal çatışma, narsisizm ve borderline gibi kişilik bozuklukları ve idego, süperego kavramlardan sıkça yararlanmış, bir “hayal fabrikası” gibi kullandığı bilinçdışından zaman zaman bu taşları ödünç almıştır. Bununla birlikte, Hitchcock gibi sağlam bir araştırmacı olduğundan abartı ve saçmalık- ların tuzağına düşmez. Suçlu profilleri özenle hazırlanmış olup gerçeğe yakındır. İç dünyaların ayrıntılı olarak okura aktarılması, okur-izleyicinin suçlu bireyle empati kurmasını ve dolayısıyla gerçeklik duygusunu sağlar. Bu, Berardi’nin en büyük başarılarından biridir. O, Hollywood’un genelde düştüğü tuzağa, yani sterotipik psikiyatr karakteri tuzağına düşmemiştir.

Sinemasal çizgi roman yaratmak için büyük çaba gösteren Berardi amacına ulaşmış görünmektedir. Ana karakterlerin grafik yaratımında (Teğmen Webb – John Malkovich, Emily – Whoopi Goldberg, Çavuş – Ben Irwing) Hollywood sinemasının tanınmış yüzlerinden de yararlanarak denediği sinema aşısını tutturmuştur.

SON SÖZ

Psikoloji bilimini ve sinemasal anlatım dilini başarılı bir şekilde harmanlayan Julia, her polisiyeseverin mutlaka okuması gereken bir çizgi roman. Gelecekte de Julia, birçok yönden başarılı bir yapıt olarak anılacak ve bazı çizgi romanların uğradığı sona uğramayarak, kitaplık raflarındaki tozlu cesetlere dönüşmeyecektir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Hikaye

Charlie Cox, Olga Kurylenko ve Oona Chaplin, Casus Dizisi ‘Treason’da Başrolde

Sonraki Hikaye

Tarihin En Karizmatik Kötüsü Dracula Geri Dönüyor

En Son Yazılar