Yorkshire Canavarı: Peter Sutcliffe

42 dakikalık okuma

Peter Sutcliffe: Dünyayı fahişelerden arındırarak tanrının işini yaptığına inanan seri katil.

Sudenur Umay Arslan

Corona virüs dünya çapında herkesin hayatını etkiledi, dünyanın geri kalanıyla hiçbir bağlantısı olmayanların bile. Virüs özellikle de hapishaneler gibi kalabalık ve dar alanlarda da kısa sürede içinde yayıldı. Covid nedeniyle hapishanede hayatını kaybeden birçok insan oldu. Bunlardan biri de Yorkshire Canavarı (Yorkshire Ripper) olarak anılan ünlü seri katil Peter Sutcliffe ’ti. Katil, diyabet ve obezite başta olmak üzere çeşitli sağlık problemleri yaşıyordu.

Peter Sutcliffe 1981’de tutuktandıktan 3 yıl sonra paranoid şizofreni teşhisiyle yüksek güvenlikli bir adli psikiyatri hastanesine yatırıldı. Ağustos 2016’da Sutcliffe’in akıl sağlığının hapishaneye dönmesi için uygun olduğuna karar verildi ve katil, Durham’daki HM Prison Frankland’e gönderildi. Müebbet hapis cezasını burada çeken Sutcliffe, 13 Kasım 2020’de 74 yaşında ciğerlerinin iflas etmesi nedeniyle hayatını kaybetti.

Sutcliffe’in hüküm giydiği suçların dışında, en az 22 cinayet daha işlediğine inanan dedektifler, ölmeden önce katilden bir itiraf alabilmeyi planlıyorlardı. Peter Sutcliffe ’in kardeşi Carl, abisinin enfekte olduğunu ilk duyduğunda şöyle bir açıklamada bulundu: “Bunu söylemek kötü biliyorum ama şahsen ölmesi beni rahatlatır ama nihayetinde abim olduğu için az da olsa üzülürüm belki”.

Carl’ı bilemeyiz ama birçok insanın, özellikle de kurbanların ailelerinin içinin rahatladığını söylemek yanlış olmaz. İlk kurbanının cinayet işlendiğinde 5 yaşında olan oğlu Richard McCann verdiği röportajda, son zamanlarda Peter’in medya tarafından gördüğü ilginin onu ne kadar rahatsız ettiğini ve sürekli karşısına çıkan, annesinin başına gelenleri hatırlatan haberler ve hikayeler son bulduğu için mutlu olduğunu dile getirdi.

Peter Sutcliffe ise mide bulandırıcı suçları için hiç vicdan azabı yaşamadan, son nefesine kadar bencil tutumunu sürdürdü. Ölümünden önce hastaneye götürülürken sarf ettiği “Ben geri dönemeyeceğim, özür dilerim, gitmeye hazırım,” cümlesi bilinen son sözleri oldu. Hapis arkadaşlarından biri, “cinayetler veya geçmişi hakkında hiç konuşmazdı, hatta neredeyse inkâr ediyordu. Kendi ölümü ile kafayı bozmuştu ve insanların onun hakkında ne diyeceklerini düşünürdü. Kötü şöhretinden keyif aldığını hepimiz biliyorduk. Ona sıkça hayran mektupları gelirdi,” diyerek katilin son zamanlardaki durumunu açıkladı.

Yorkshire Canavarı ’nın kimliği açığa kavuştuğundan beri tüm ilgi, kurbanlardan Peter’a kaymıştı. Senelerdir Peter Sutcliffe hakkında haberler yazılıyor ve hayatı araştırılıyordu fakat kurbanların isimleri unutulmuştu. Peter tarafından 52 kere bıçaklanan Emily Jackson’ın oğlu Neil şu anda 62 yaşında ve “40 yıl önce olsaydı onu asarlardı fakat o, hapiste rahat bir hayat yaşarken asıl ömür boyu ceza çekenler biz olduk,” sözüyle katilin kalıcı hasar bıraktığı birçok hayata dikkat çekmeyi amaçlıyor. Ölen veya kurtulan kurbanlarının hepsi, bir hayatı olan gerçek kadınlardı.

Wilma McCann, 28, Chapeltown, Leeds, Ekim 1975

Akşam 19.30 civarı Wilma 4 çocuğunu öptü ve 9 yaşında olan en büyüklerine kardeşlerinden sorumlu olduğunu söyleyerek evden çıktı. Boşandıktan sonra çocuklarını doyurabilmek için genelevin civarındaki barlara çalışmaya gidiyordu. Gece bir civarında eve dönerken, yürüyüş yolu kısa olsa bile sarhoş olduğu için birinin onu eve bırakması umuduyla kendini trafiğin önüne attı.

Sonunda bir taksi durdurabilmişti fakat şoför Wilma’nın saldırgan tavırları yüzünden arabasına binme isteğini reddetti. O sırada Peter Sutcliffe, birkaç bira içtikten sonra, Leeds’in fuhuş muhitinde lime yeşili Ford Capri’siyle dolanıyordu. Wilma’yı görünce hemen kenara çekti ve Wilma da başına geleceklerden bihaber arabaya atladı. Evine yaklaşık 100 metre uzaklıkta olan Prince Phillip piknik alanına arabayı park ettiler. Bir an önce çocuklarının yanına dönmek isteyen Wilma eve döneceğini söyleyince Peter çimlere uzanmayı teklif etti.

Peter Sutcliffe ceketini yere serdi, Wilma ceketin üzerine uzanıp soyunmaya başladı. O anda Peter, Wilma’nın kafasına birkaç kez çekiçle vurarak öldürdü. Sonrasında ise 15 defa bıçakladı. Sabah 5’te komşular Wilma’nın 2 çocuğunu üşümüş, kafası karışık ve dehşet içinde, otobüs durağında beklerken buldu. Çocuklar anneleri eve dönmediği için ağlıyorlardı.

Emily Jackson, 42, Morley, Leeds, Ocak 1976

Emily evliydi ve en büyüğü 17 yaşında olan 3 çocuğu vardı. Kocası bir çatı tamircisiydi, Emily de ona evrak işlerinde yardımcı oluyor ve şoförlüğünü yapıyordu. Birkaç ay önce, ekonomik baskı hissettiğinden, geri kalan vakitlerinde ailesine destek olabilmek için barlarda tanışabileceği adamlardan para kazanma kararı almıştı. Chapeltown’da biraz dolandıktan sonra arabasını park eder ve müşterilerinin arabalarına binerdi. 20 Ocak 1976 akşamı saat 6 civarı Jackson çifti, Gaity Pub’a beraber gittiler. 15 dakika kocasıyla oturduktan sonra Emily kalkıp, “ben etrafa bakınacağım,” dedi.

Peter, Emily’yi saat 7 gibi gözüne kestirdi ve arabasına götürdü. Bardan çok uzağa sürdü arabayı ve boş bir arazide durdu. Peter, arabası bozulmuş numarası yaptı. Emily ise kendince ona yardımcı olmaya çalışıyordu. O anda beklenmedik bir şekilde Peter birkaç adım geri atıp Emily’nin kafasına çekiçle iki kere vurdu. Baygın vücudunu başka bir alana sürükledikten sonra Emily’nin gömleğini yukarı, pantolonunu aşağıya sıyırıp vücudunun çeşitli bölgelerine 52 defa tornavida sapladı. Saat 10.30’da barlar kapanınca, Emily’nin kocası Sydney, Gaity’den çıktı. Otoparkta arabaları vardı ama eşi yoktu.

Başka bir barda olduğunu veya bir müşteriyle olduğunu varsayarak taksiye binip eve döndü. Ertesi sabah saat 8.10’da Manor Caddesi ile Roundhay Yolu arasındaki dar geçitten geçen bir işçinin gözüne, iki terk edilmiş bina arasındaki çıkmazda bir şey çarptı. Üstü örtülmüş objenin ne olduğunu anlamak için yakınlaştı ve Emily’nin cansız bedeniyle karşılaştı. Polis geldiğinde, yerdeki izlerden cinayetin orada işlenmediğini ve cesedin sürüklendiğini anladı. Emily’nin çantası yanındaydı fakat içinden hiçbir şey alınmamıştı.

Emily’nın baldırında bir bot izi vardı. Polisler bu izi incelediğinde Dunlop marka 41 numara bir botun izi olduğu ortaya çıktı ve kriterlere uyan botu satın alanların listesini öğrenmek üzere mağazalar arandı. Peter Sutcliffe bu botu satın alanların listesindeydi fakat bir şekilde sorgulamaktan yırttı ve polis ondan şüphelenmedi. Yara izlerine bakarak polis kısa sürede Emily’nin katilinin Wilma ile aynı kişi olduğunu anlamıştı.

Marcella Claxton, 20, Leeds, Mayıs 1976

Siyah bir kadın olan Marcela, Leeds’in en lüks caddesi Roundhay Road’da teraslı bir evde oturuyordu. 8 Mayıs 1976 gecesi, evine yakın başka bir muhit olan Chapeltown’da arkadaşlarıyla eğlenmeye çıkmıştı. O gece de Peter Sutcliffe her zamanki gibi tüm öfkesi ve Ford Corsair’iyle Chapeltown’da dolanıyordu. Marcella gece dörtte sarhoş bir şekilde evine dönerken, Peter onu görüp yanında durdu ve arabaya binmesini teklif etti. Sarhoş Marcella ise onu evine bırakması umuduyla bu teklifi kabul etti. Peter, Marcella’nın evini geçerek Soldiers Fields’a sürdü.

Peter genç kadına onunla seks yapması için 5 pound teklif etti ve Marcella bu teklifi reddederek arabadan indi. Bir ağacın arkasında saklanırken Peter onu buldu ve çekiçle kafasına 9 kere vurdu. Marcella yerde baygın uzanırken, eline 5 pound koyup, “Polise söyleme,” dedi. Sonra arabasına binip hızla uzaklaştı. Marcella, yakınlardaki bir telefon kulübesine emeklemeyi başardı ve ambulansı aradı.

Telefon kulübesinde yerde uzanırken beyaz bir arabanın önünden geçtiğine dikkat etti ve Peter’in onu aramak için geri döndüğünü varsaydı. “Arabadan inip beni bıraktığı yeri aramaya başladı. “Ölü olduğumdan emin olmak istiyordu,” dedi Marcella ifadesinde. Zor bir beyin ameliyatının ardından kafasına 52 dikiş atıldıktan sonra yaralarının iyileşmesi seneler sürdü. Saldırganın dışarıda başka kadınlara zarar verdiğine emin olan Marcella sıklıkla polisle iletişim kurmaya çalıştı ve hafızası geri geldikçe daha fazla bilgi anlattı.

Fakat zamanın Yorkshire polisi oldukça ırkçıydı ve bir “gorilin” laflarına inanmayacaklarını söyledi. Aynı zamanda Marcella bir fahişe olmadığı için onu davaya dahil etmediler. Bu, polisin aleyhine oldu çünkü Marcella’nın tarif ettiği adamın özellikleri Peter’a uyuyordu. Bir sonraki kurbanın cesedi, Marcella’nın saldırısıyla aynı yerde bulununca ve seneler sonra Peter’ın itiraflarını dinleyince, polis, “Marcella’nın hikayesi hakkında daha açık fikirli olmalıydık,” açıklamasında bulundu.

Irene Richardson, 28, Chapeltown, Leeds, Şubat 1977

Irene boşanmıştı ve 3 çocuğundan ayrı yaşıyordu. Son 10 gününü evsiz ve tek kuruşsuz geçirdikten sonra son umudu vücudunu satmakta bulmuştu. Birikimiyle sonunda paylaşımlı bir evde oda tutabilmişti. 5 Şubat gecesi ev arkadaşlarına bara gideceğini söyleyerek 23.15 civarı dışarı çıktı. Peter Sutcliffe ise yine Ford Corsair’inde gezerek kendine kurban arıyordu. O gece yanaştığı tüm kadınlar arabasına binmeyi reddediyordu.

Irene ise Peter yanında durduğunda bir kelime etmeden arabaya bindi. Marcella’yı götürdüğü aynı yoldan yine Soldiers Field’e vardı. Burada Irene tuvalet bulmak üzere arabadan indi. Bulduğu tuvaletin kapıları kilitli olunca çimlere yöneldi. Tam eğilirken Peter arkasında belirdi ve kafasına çekiç ile 3 defa vurdu. Sonrasında genç kadının kıyafetlerini yırtıp bedenini defalarca bıçakladı. Bu sefer hızlıca kaçmaktansa daha planlı ve sakin davrandı, artık özgüveni daha fazlaydı. Biraz zaman ayırıp olay yerini tekrar düzenledi ve Irene’in bedenini ceketiyle kapattı.

Sabah 7.30’da Soldiers Field’de koşuya çıkan John Bolton, ağaçların altında duran cesedi buldu. İlk başta uzanan hasta bir kadın olduğunu düşündü, “İyi misin?” diyerek Irene’e yaklaştı ve saçını yüzünün önünden çekti.  Daha dikkatli bakınca kanlar içinde olduğunu gördü ve öldüğünü anladı. Hemen en yakın eve koşup polisi aradı. Polisler cesedin yanında buldukları tekerlek izlerini inceleyerek katilin arabasını bulmaya çalıştı. Ellerindeki kriterlere uyan, sahibi civarda yaşayan yaklaşık yüz bin araba vardı. Bu arabaların sahiplerini sorgulamaya başladılar fakat çok zaman alacağını fark edince pes edip başka ipuçları kovalamaya başladılar. Böylece polis bir kez daha Peter’in içinde bulunduğu bir listeyi ellerinden çıkarmış oldu. 

Patricia Atkinson, 32, Manningham, Bradford, Nisan 1977

Patricia, 23 Nisan gecesi, Oak Avenue’daki dairesinden çıkarak Bradford’a gidiyordu. Üzerinde, çoğu zaman olduğu gibi kot pantolon, mavi gömlek ve deri ceket vardı. Lumb Lane adlı barda biraz vakit geçirdikten sonra evine yürüme mesafesinde olan The Charlisle’a geçti. Saat 10.15 civarı, barın işletmecisi Patricia’nın sarhoş olduğu için oradan ayrılmasını istedi. Manningham sokaklarında dolaşan Peter, Patricia’yı gördüğü gibi arabasını yanında durdurdu. Patricia, aslında son zamanda yaşanan cinayetlerden etkilenmişti ve korkuyordu.

Kendi evinde daha güvende olacağını tahmin ederek Peter’a evinin yakında olduğunu ve oraya gitmek istediğini söyledi. Vardıklarında Peter arabadan inerken, koltuğun altından çekicini aldı ve ceketinin içine sakladı. Patricia ile birlikte yukarı çıktı. Ceketini portmantoya astığı gibi içinden çekici çıkardı ve Patricia’nın kafasına 4 defa vurdu. Patricia yere düştü ve çok fazla kan kaybetti. Peter ise yerdeyken ona bir kez daha vurup kollarından tutarak yatağa götürdü.

Patricia’nın kıyafetlerini çıkardıktan sonra çekicin iki ucunu da kullanarak tüm vücudunu deşti. Zavallı kadının vücudundaki yara izlerini patolog Profesör David Gee “enteresan” diye tarif edebildi. Peter kana doyamayıp Patricia’nın karnını 6 defa bıçakladı ve sırtını bıçakla çizdi. Sonrasında üzerine yatak örtüsünü örterek evden çıktı. Peter ifadesinde, Patricia’nın hâlâ canı için mücadele ettiğine dair sesler çıkardığını fakat olanları hiç kimseye anlatamayacak konumda olduğu için öldüğüne emin olmadan evden çıkabildiğini anlattı.

Bradford’daki evine döndüğünde, ayakkabılarındaki kanı sildikten sonra kotunda kan lekesi olduğunu fark edip mutfakta kanı yıkadı ve kuruması için astı. Sonrasında tekrar evden çıkıp Cottingley Bridge’e gitti ve Patricia’nın üzerinde kullandığı çekiçten kurtuldu. Bu çekici civarda oturan bir adam aldı ve 3 yıl boyunca kullandı. Böylece polisin elinden bir delil daha kayıp gitti. Sonraki akşam 6.30’da Patricia’yı eski bir arkadaşı Robert Henderson ziyarete geldi ama kapıyı açan olmadı. Dairenin kilitli olmadığını fark edince, yavaşça içeri girdi ve kadının ölü olduğunu hemen anladı. Polis geldiğinde, çarşafın üzerinde kanlı bir bot izi buldu. Bu iz, Emily Jackson’ın bacağında buldukları izle eşleşiyordu. Yorkshire Canavarı , ilk kez bir evin içinde cinayet işlemişti.

Jayne MacDonald, 16, Leeds, Haziran 1977

Jayne, yakın zamanda okuldan ayrılmıştı ve bir mağazada çalışıyordu. 25 Haziran gecesi, Leeds şehir merkezinde arkadaşlarıyla buluşmuştu. 22.30 gibi arkadaşlarından ayrılmıştı. Mark Jones ile birlikte bir atıştırmalık alırken Jayne son otobüsünü kaçırdı. Uzun bir süre taksi durağında bekledikten sonra Jayne eve yürümeye karar verdi. Önce çalıştığı mağazanın önünden sonra Emily Jackson’ın son görüldüğü yerden ve Wilma McCan’in evinin önünden geçti.

Peter ise geceyi komşusu olan Barker çiftiyle geçirmişti. Bradford’da bir bardan ayrıldıktan sonra eve dönmek yerine arkadaşlarıyla vedalaşıp Leeds’de dolanmaya gitti. Saat 2’de Peter, Jayne’i Chapeltown Caddesi’nde yürürken gördü. Arabasını park edip genç kızı birkaç dakika izledi. Sonra koltuğun altından çekiç ve mutfak bıçağı alıp ceketine koydu ve arabadan indi. Bir süre Jayne’i takip etti. Reginald Sokak’taki çocuk oyun parkında Jayne’in arkasından yaklaşıp kafasına çekiçle vurdu. Yere düşünce Jayne’i yüzüstü olarak parkın köşesine sürükledi. Burada kafasına bir kez daha vurduktan sonra Jayne’in kıyafetlerini çıkarıp göğsünü ve sırtını 20 defa bıçakladı. Sabah 9.45’te oyun oynamak için parka geçen iki küçük çocuk, Jayne’in cesediyle karşılaştı.

Jayne’in ölümü, toplumun algısında birçok şey değiştirdi. Artık katil sadece hayat kadınlarına saldırmıyordu ve herkes kurban olabilirdi. Hiç kimse kendini güvende hissetmiyordu. Medya, bu cinayeti dile getirme şekliyle çok yargılandı. Jayne için gazetelerde ilk “masum” katil deniyordu. Bazı kişiler diğer kurban kadınların başlarına gelenleri hak ettiklerini düşünürken, başka bir grup her insan canının kıymetli olduğunu ve kadınların böyle etiketlendirilmemesi gerektiğini savunuyordu. Jayne’den sonra medyanın davaya ilgisi daha çok arttı.

Maureen Long, 42, Bradford, Temmuz 1977

Maureen bir dansçıydı. 9 Temmuz gecesi Leeds’deki evinden bara gitmek üzere çıkmıştı. Eski kocasıyla karşılaştı ve o gecenin sonunda onun Bradford’daki evinde buluşmak üzere sözleştiler. O gece Maureen en son Bali Hai Discotek’de sarhoş dans ederken görüldü. Gece 2 civarı eve gitmek üzere kulüpten ayrılmıştı. Peter da o gece, her zamanki gibi, komşuları Barker çiftiyle Bradford’da içmeye çıkmıştı. Arkadaşlarını evlerine bıraktıktan sonra geceye arabasında dolarak devam etti.

Maureen’i kulüpten çıkıp taksi durağına giderken izledi. Duraktaki kalabalığın arasında ona seslenip eğer arzu ederse onu istediği yere bırakabileceğini söyledi. Maureen tereddüt içinde Peter’in arabasına bindi ve onu koruyabilecek insanların olduğunu belirtmek için ev arkadaşının boksör olduğunu söyledi, sonrasında adresini tarif etti. Maureen arabadan inince Peter yanına yaklaştı ve kafasına çekiçle vurdu. Yere düştüğünde onu bir köşeye sürükledi ve kıyafetlerini yırtıp bıçaklamaya başladı. Uzaktaki bir karavanın ışığını görmesi Peter’i durdurmadı fakat gece bekçisi yaklaşmaya başlayınca hızlıca arabasına binip uzaklaştı.

Sabah 8.30’da yürüyüşe çıkan iki kadın, ağlama sesleri duyunca etrafa bakınmaya başladı ve derin yaralar içinde yerde uzanan Maureen ile karşılaşıp kadını hastaneye yetiştirdi. Peter sonraki gün Maureen’in yaşadığını duyunca çok şaşırmıştı. Onu öldüremediği için artık yakalanacağını düşünmeye başlamıştı fakat Maureen’in hafızasını kaybettiğini duyunca içi rahatladı. Tek hatırladığı şey saldırganın beyaz bir Ford Corsair kullandığıydı. Bunu duyan Peter hemen arabasını satıp yenisini aldı.

Jean Jordan, 21, Manchester, Ekim 1977

Jean, kocası Alan Royle ve 2 çocuğuyla birlikte Moss Side’da bir dairede oturuyordu. 1 Ekim gecesi Alan arkadaşlarıyla dışarı çıkmıştı. Eve döndüğünde çocuklar uyuyordu fakat eşi evde değildi. Jean’in dışarıda olduğunu varsayarak uyudu. Sabah karısının dönmediğini görünce, İskoçya’ya akrabalarını ziyarete gitmiştir diye düşündü. Jean ise evinin civarında Peter ile tanışmıştı. Peter, Jean’e 5 pound uzattı ve arabaya binmesini teklif etti. Jean parayı alıp, yakındaki mezarlığa gidip onu beklemesini söyledi.

Orada arabadan inip, yürümekte olan Jean’e yaklaştı ve kafasına çekiç ile 11 kez vurdu. Fakat bulundukları alanda yalnız değillerdi ve Peter arabaların sıkça oradan geçtiğini fark edince hızlıca evine döndü. Yoldayken çekicini olay yerinde unuttuğunu fark etti fakat geri dönmenin daha riskli olacağını düşünerek bıraktığı delilin peşine düşmedi. Aradan bir hafta geçtikten sonra Peter, Jean’e verdiği 5 poundun maaşından yeni çekildiği için izinin sürülebileceğini düşünerek Jean’i öldürdüğü yere geri dönerek parayı aradı fakat başarısız oldu, kadının çantası görünürde yoktu. Olay yerindeyken öfkesi tekrar nüksetti ve cesedi bıçaklamaya başladı. Jean’in midesi patlayınca Peter kustu fakat cansız bedene saldırmaya devam etti. Polislerin algısını yönetmeyi amaçlayarak, Jean’in kafasını kesip başka bir alana bırakmak istedi fakat olay yerinde çok vakit harcadığını fark edip yakalanacağını düşündü ve pes etti.

Peter eve vardığında kıyafetlerini çöpe atıp yaktı. Cinayetten 10 gün sonra, sabah 10.30’da Morrisey ve Bruce Jones, sokakta tuğla ararken Jean’in cesediyle karşılaştı. Polis, Jean’in tanınmayacak haldeki suratının fotoğrafını gazeteye koyduğunda Alan Royle polisi aradı ve işkence görerek öldürülen kadının eşi olabileceğini söyledi. Aynı gün Jean’in iş arkadaşı olan Anna Holt da karakola gidip fotoğraftaki kadının kimliğini doğruladı. Beden ilk incelendiğinde cinayet Yorkshir Canavarı cinayetleriyle bağdaştırılmadı. Yeni bir manyağın sokaklarda dolaştığı varsayıldı.

Cesedin bulunmasından 5 gün sonra, Jean’in çantası olay yerine yakın oturan bir adam tarafından çitlere sıkışmış bulundu. Peter’in bulunmasından korktuğu 5 pound çantadaydı ve soruşturmalar sonucunda Peter’ın evine polis bir kez daha gitti. Fakat o gece bir partide olduğuna dair birden fazla tanık olunca polisler Peter’ın peşini bırakmak zorunda kaldı. Polis aynı zamanda cesedin yanında bulduğu tekerlek izlerini araştırdı. Peter yine oluşturdukları listenin içindeydi fakat soruşturulması gereken yüz bine yakın kişi vardı ve sıra Peter’a gelemeden polis ümidini kesip başka ipuçlarını kovalamayı tercih etti.

Peter o zamana kadar polis tarafından cinayetlerle alakalı 9 defa sorgulanmıştı ve her seferinde bir şekilde paçayı yırtmıştı. Aralık 1977’de Marilyn Moore, Peter’ın ellerinden kaçmayı başardığında 25 yaşındaydı. Marilyn sayesinde artık polisin elinde Peter’ın robot çizimi vardı. Yvonne Pearson ise Ocak 1978’de öldürüldüğünde 22 yaşındaydı ve cansız bedeninin bulunması 2 ay sürmüştü. İki çocuğunu komşusunun liseli kızına emanet etmişti.

Yvonne’dan 10 gün sonra ise 18 yaşındaki Helen Rytka cinayete kurban gitmişti, 3 ay sonra da 40 yaşındaki Vera Millward. Vera’nın kocasına son sözleri, “Sigara almaya çıkıyorum,” olmuştu. Peter Sutcliffe, Mart 1979’da Ann Rooney adlı öğrenciye üniversite kampüsünün sınırlarında saldırmıştı fakat genç kadın kaçabilmişti. Bu noktadan sonra artık saldırıları eski düzeninden çıkmaya başlamıştı ve her an her yerde herkese saldırabileceği toplum tarafından kabul edilmişti.

Bir gün polise Jack adlı birinden bir kaset ulaştı, bu kişi Yorkshire Canavarı olduğunu iddia ediyordu. Polis ise bu adamın peşine düşerek uzun bir süre boşa vakit harcadı ve Peter dehşet verici cinayetlerine devam etti. Nisan 1979’da 19 yaşındaki kasiyer Josephine Whitaker’ın canına kıydığında, genç kız babaannesini ziyaret ettikten sonra evine dönüyordu. Aynı senenin eylül ayında can veren Barbara Leach ise Leeds Üniversitesi’nde psikoloji son sınıf öğrencisiydi.

Ağustos ayında polis, Peter’in arabasını 3 farklı fuhuş muhitinde gördüğü için evini ziyaret etmişti. Bu soruşturmada Peter hızlı ve çok kısa cevaplar verdiği için polisler şüphelendi ve amirlerine adamla ilgili daha fazla inceleme yapılması gerektiğini söylediler. Bu durum Peter’ın en az iki kadını daha öldürmesine engel olamadı. Polislerin burnunun dibinde olup hâlâ yakalanmaması onu eğlendiriyordu. Kendini görünmez ve dokunulmaz hissediyordu. Asla yakalanmayacağına ikna olmuştu. O ay kurban ettiği 47 yaşındaki Marguerite Walls’ın bedenini bahçıvanlar bulmuştu. Son cinayeti olan üniversite öğrencisi Jacqueline Hill’den önce, eylül ayında Upadhya Bandara (34), Mo Lea (20), ve Theresa Sykes (16) adlı üç kadına daha saldırmıştı.

1981 yılının Ocak ayında, fuhuş muhitlerinde yapılan rutin kontrollerden birinde Peter, yan koltuğunda 24 yaşındaki fahişe Olivia Reivers ile birlikte durdurudu. Polis ona yanındaki kadının adını sorduğunda, “Bilmiyorum. Az önce tanıştık,” dedi. Kıdemli polis, Peter’ın tuhaf davranışlarından rahatsız oldu ve belgelerini incelemek istedi. Ruhsatta yazan plaka, arabaya uymadığı için Peter karakola gönderildi. Gitmeden önce tuvaletini yapması gerektiğini söyleyerek arabadan uzaklaştı ve üzerindeki çekiçten kurtuldu.

Jewsbury polis karakolunda biraz vakit geçirdikten sonra polisin aklına Peter’ı ilk yakaladıkları yeri incelemek geldi ve orada cinayetlerde kullanılan çekiç ile karşılaşırlar. Peter yakalanmasına çok şaşırmıştı ve artık kaçış yolu olmadığını anlayınca cinayetleri itiraf etmeye başladı. Tek talebi, kimliği medyaya yansıtılmadan önce Yorkshire Canavarı olduğunu eşine kendisinin söylemesine izin verilmesiydi. Mayıs 1981’de duruşmalar başladı ve 14 gün sürdü.

Mahkemede yargıca 4 psikiyatr yardımcı oldu. Peter Sutcliffe ifadesinde dünyayı arındırmak için tanrı tarafından görevlendirildiğini söyledi. Peter müebbet cezası aldı ve iyi hal indiriminin değerlendirilmesi için ise en az 30 yıl geçmesi şartı konuldu. Katil, ilk kurban olan Wilma’nın ölümünden 5 yıl sonra yakalandığında, toplum yeniden güvende hissetmeye başlamıştı.

Peki, Peter’ı bu korkunç cinayetlere iten neydi? Peter Sutcliffe aslında kimdi?  Peter, 1946’da Bingley’de işçi sınıfı bir aileye doğmuştu. Altı kardeşiyle birlikte Katolik olarak yetiştirildi. Diğer kardeşleri kendilerine bakabilen güçlü yetişkinlerken Peter aralarında en utangaç ve yalnız olanıydı. Annesine her zaman çok bağlıydı. 15 yaşında okulu bırakarak çeşitli işlerde çalıştı. Bunlardan biri mezar kazıcılığıydı.

Bu işte çalışırken cesetlerle vakit geçirmeye ve onlara dokunmaya alıştı. Bir keresinde gömdüğü cesetlerin üzerinden eşyalar çaldığına dair sorgulanmıştı. Peter en son kamyon şoförü olarak çalışmıştı. Babasının beklentilerini karşılayamadığı düşüncesiyle utanç içinde yaşıyordu. Çocukluğundan taşıdığı bu yoğun duygular, gittikçe tuhaflaşan yetişkinlik hayatının şekillenmesinde de büyük rol oynamıştı.

14 Şubat 1967’de eşi Sonia Szurma ile tanıştı. Ona iyi davranıyordu çünkü Peter’in gözünde kadınlar, “anneler” ve “fahişeler” olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Ağustos 1974’te evlendiler. Öğretmenlik yapan Sonia, birkaç defa bebek düşürdükten sonra çift, çocukları olamayacağını kabullenmişti. Peter’ın gözünde “bakıcı” rolünü güzel oynayabilen kadınlar iyiydi, geri kalanları rahatsız ediciydi. Bir kadın domestik bir melek değilse günahkâr bir yaratıktı.

Çok güvendiği annesinin, babasını bir polisle aldatması hayatında bir dönüm noktası oldu. Eşinin bir ilişkisi olduğunu öğrenen babası, Peter’ı da yanına alarak annesinin polisle buluştuğu otel odasına gitmişti. Babası, oğlunun önünde eşini aşağılayarak ona bağırmıştı. Bu travma, Peter’ın tüm kadınlara öfke duymasına neden oldu. “Annem bile bir fahişe ise tüm kadınlar fahişe olmalı” düşüncesine kendini fazlasıyla kaptırmıştı Peter.

İçinde gittikçe büyümekte olan öfkeyi ve kadın nefretini beslemek için sık sık fuhuş muhitlerinde vakit geçiriyordu. Kadınları gözlemlemekten saldırmaya ne zaman geçtiği tam olarak bilinmiyor fakat ilk resmi saldırısı Ekim 1975’te gerçekleşmişti. Sokakta yürüyen bir kadının kafasına sert bir şekilde vurup hızlıca uzaklaşmıştı. Polis sorguya çağırdığında ise “hafifçe dokundum” demişti. Soruşturma boyunca Peter her zaman iyi bir yalancı olmayı başardı ve hep mantıklı bahaneler öne sürdü.

Peter, sadece kurbanlarını ve ailelerini değil, tüm şehrin hayatını dramatik bir boyutta etkilemişti. Polisin tabiriyle “Yorkshire üzerinde gotik bir bulut” yaratmıştı. Ellerinde rasgele kadınlara saldıran bir katil olduğu için durumun öngörülemezliği polisi zorlamıştı. Bu süreçte halk korku içinde yaşıyordu. 70’lerin sonlarında Yorkshire bölgesinde yaşayan herkese aşılanan korku kültürünün sosyal etkilerini hâlâ gözlemleyebiliriz. Günümüzde o zamanların post-tramvatik stres bozukluğunu yaşayanlar mesela.

Kadınlar geceleri dışarıya çıkmaya korkuyordu ve toplum içinde büyük bir dayanışma oluşmuştu. Herkes birbirini eve bırakıyordu ve yalnız yürünen zamanı en aza indirme planları kuruluyordu. Aileler genç kızlarının üzerine çok düşüyordu. Bir kadını evine bırakan kişi, evine girip ışığı açtığından emin olana kadar beklerdi.

Hiç kimse güvende hissetmiyordu ve bir seri katilin aralarında dolaştığı, şehirde yaşayan herkesin suratından anlaşılıyordu. Özellikle fahişeler arasında gittikçe yükselen bir korku oluşmuştu. Bir sonraki müşterilerinin Yorkshire Canavarı olabileceğinden şüphe duyuyorlardı ve yine de çalışmaya devam etmek zorundalardı. Basın milyonlarca pound harcamıştı ve Yorkshire Canavarı her an herkesin gündemindeydi.

16 Aralık’ta Netflix’te izleyicilerle buluşacak The Yorkshire Ripper adlı dizi, Peter Sutcliffe’i ele alıyor. Bu belgesel dizide kurtulan kurbanların aileleri, polisler ve gazeteciler ile yapılan yeni röportajların yanı sıra arşiv videoları da yer alıyor. 1975-1980 arası işlenen cinayetleri ve zamanın talihsizlikleri yüzünden sıkıntılı geçen soruşturma sürecini konu alan belgesel, 4 bölümden oluşuyor. Dizi, “Don’t Fuck With Cats” adlı belgeseli ekranlara getiren ekip tarafından çekildi.

İngiliz ITV kanalı da Yorkshire Canavarı’nın etkilediği hayatlar hakkında, George Kay tarafından yazılmış 6 bölümlük bir dizi hazırlığında olduğunu duyurdu. Peter Sutcliffe’i kimin oynayacağı henüz belirsiz fakat yönetmen koltuğunda Paul Whittington oturuyor. Kay, diziyi yazarken, annesiz kalan 23 çocuğun hayatına odaklanıp polis soruşturmasından uzak durmayı hedeflediğini belirtiyor.

Yorkshire Canavarı hakkında birçok belgesel filmi de çekildi. Bunlardan bazıları şöyle: Great Crimes and Trials of the Twentieth Century (1994), Manhunt: The Search for the Yorkshire Ripper (1999), This Is Personal- The Hunt For The Yorkshire Ripper (2000), Crimes That Shook the World (2009), Red Riding (2009), Peter- A Portrait of a Serial Killer (2010), Born to Kill? (2013), Left for Dead by the Yorkshire Ripper (2014), Martin Kemp’s Murder Files (2016), The Yorkshire Ripper (2019), The Yorkshire Ripper Files: A Very British Crime Story (2019).

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Hikaye

Martin Beck Serisinin Dokuzuncu Kitabı ‘‘Polis Katili’’ Yayımlandı

Sonraki Hikaye

Evelyn Hardcastle’ın Yedi Ölümü Ekrana Uyarlanıyor

En Son Yazılar