Nihal Orhan: “Bütün hayatını bir dosyaya vakfetmiş bir polisi, savcıyı dönüp dönüp yazmak bana artık biraz komik de geliyor açıkçası”

//
20 dakikalık okuma

Nihal Orhan’ı 221B’de yayımladığımız ve çok sevdiğimiz öykülerinden tanıyordum, ilk romanı Çaylak yayımlanır yayımlanmaz okudum. Çaylak, günümüz Türkiye’sinin gerçekliğini çok iyi aktaran, karakterleriyle polisiye edebiyatımızda özgün bir yol arayan, tüm bunları yaparken mizahtan asla vazgeçmeyen çok iyi bir kara roman. Henüz okumayan polisiyeseverlere, okuma listelerinin başına Çaylak’ı almalarını öneriyorum…

Öncelikle okurlarımızın sizi daha yakından tanımasını isterim…

1978’de Ankara’da bir hastanede doğmuşum. Babam memur olduğu için kütüğüm Varto’ya kayıtlı ve baba tarafım Elazığlı.  Ama ilkokul 1. sınıfa başladığımdan beri kendimi Tekirdağlı olarak görüyorum. Bütün çocukluğum ve gençliğim orada geçti. O dönemin sıralama sistemiyle ortalardan bir yerlerden tuttuğu için Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne gittim. Dört sene okudum ve tekrar Tekirdağ’a döndüm. Sonra büyük şehirde yaşamak istedim, ailece İstanbul’a geldik 2000 yılında, önce kurumsal avukatlık yaptım bir medya şirketinde yedi sene boyunca. Oradan ayrıldıktan sonra bir seneye yakın İngiltere’de dil eğitimi aldım. Ardından orada öyle bir şey yaşadım ki, biraz hüzün biraz da mutluluk duygusu, rahatlık, öğrenciliğe geri dönüş… Tekrar kurumsal hayata dönmek istemedim. Serbest, biraz daha kendi kararlarımıverebileceğim, zamanımı ayarlayabileceğim bir iş ortamı olsun dedim. Bazı şeylerden vazgeçerek bazı şeylere kanaatkâr olarak yaşamayı seçtim. Sosyal bir insan değilim. Karantinadan önce de günlerce evde kaldığım olurdu. Hayatımda birkaç kişi var. Annem, kardeşim, kardeşimin ailesi, yeğenim, birkaç yakın arkadaşım… Onun dışında kitapla, müzikle, sinemayla bir hayat sürüyorum.

Polisiye sevgisi nasıl başladı? Bir roman yazmaya başlarken hani ilkin bir duygu, bir fikir gelir ya insana, o süreç ne zaman ve nasıl başladı?

On yıl önce öykü atölyesine gittim, o dönem karar vermiştim, öyküler yazdım ama gelmedi gerisi açıkçası. Yani bir şey yazmak istiyorum ama ne yazayım? Polisiye beni biraz sınırlayan bir alan olduğu için bunu uygulamaya dökebildim. Ve okuduklarım arasında polisiyenin hep arttığını gördüm yıllar içerisinde. Daha fazla polisiye dizi izledim. Sonra konu çok ufak bir fikir olarak başladı. Çok farkında olmadan el yordamıyla yazdım.

Ne kadar sürdü yazmaya başlamanızla yayınevine gönderme arasındaki süreç?

Bir buçuk sene. 

İlk roman için çok iyi bir süre.  Romanınız Çaylak’ın özgün bir tavrı var. Öncelikle başkarakter ne kahraman, ne antikahraman. Sinan, dalga geçebileceğimiz biri. Dizilerden, filmlerden ve oradaki dedektif karakterlerden etkilendiği için konuşması, yürüyüşü, dosyaya bakışıyla bile özenti, buralı bir polis. Böyle bir başkarakter bir taraftan da riskli, nasıl karar verdiniz Sinan’a?

Son dönemde çok polisiye okudum, polisiye izledim. Ve söylediğiniz klişeler, beni biraz itmeye başladı. Ben böyle hissederken yazdığım bir kahramanın o şekilde olması mümkün değildi zaten. İşte, sisteme yenik, kaybetmiş, sonuca mutlaka ulaşan, adalet duygusu çok yüksek karakterler… O tür polislerin Türkiye’de çok fazla olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Aslında her meslek için bu böyle. Suça, yolsuzluğa karışmış her meslek grubundan insan bir yana, görevini yapmadığı için yalnızca adaletsizliğe değil işlenecek yeni suçlara da alan açan onca kamu görevlisi varken… Ki kadına yönelik şiddet olaylarında en somut, en acıtıcı haliyle görüyoruz bunu… Bütün hayatını bir dosyaya vakfetmiş bir polisi, savcıyı dönüp dönüp yazmak bana artık biraz komik de geliyor açıkçası.

Doğru. Aslında Sinan da incelediği cinayet dosyasında, gerçeği ortaya çıkartmak istiyor ama öyle vicdanen ve ahlaken değil, kendisi için. Ama bir noktada, üstünü örtmesi gerekecekse de örtecek, onu anlıyoruz. Bu gerçekçi. Sinan’ın karşısına koyduğunuz karakter Ömer. O da bir hukuk adamı ama o da idealist biri değil. 

Ömer’de de yine toplumun genelini yansıtmaya çalıştım. Etrafımızda gördüğümüz insanlardan biri olarak yazdım. Kendim de dahil açıkçası. Daha gençlik çağlarımızda; dişiyle tırnağıyla mücadele eden, çok büyük badireler atlatan, gene de pes etmeyen, her şeyi bu yolda feda eden jürili mahkemelerin dizilerini, filmlerini izliyoruz ve belki bir gün bizim de öyle yapabileceğimizi hayal ediyoruz. Öyle olduğumuzu düşünüyoruz ama önümüze gelen olaylarda aslında o kadar da kararlı, fedakâr olmadığımızı görüyoruz. Yani hem Ömer için hem de Sinan için önemli bir şey. Özellikle Ömer için söylüyorum bunu. Ömer, haktan hukuktan, adaletten bahsediyor, kendisini adil görüyor ama gerçekten öyle mi? Önüne farklı durumlar çıktığında inandığı şeylere uygun hareket edebiliyor mu? 

Evet, aslında bu sorunun peşinde bir yandan bütün roman. Emniyet içindeki ilişkileri, ast-üst diyaloglarını çok iyi yansıttığınız da dikkatimi çekti.

Aslında emniyet işleyişi vâkıf olduğum bir şey değil. Ama on seneden beri adliyelere, karakollara gidip geliyorum. Amirler değil ama komiserleri, başkomiserleri, adliyelere gidip gelen polisleri çok uzun süredir gözlemleme ve dosya bazında arada onlarla sohbet etme fırsatım oldu. Bir his, bir kanı, bir eda, bir tavırdan alınan bazı şeyler var. Ben de adliyede duruşma beklerken, özellikle sulh cezalarda polislerin kendi aralarındaki konuşmalarını çok dinledim.  “Bütün işi biz yaptık,” cümlesini kulaklarımla duydum mesela. 

Çok da doğru kullanmışsınız romanda bu gözlemleri. Peki, Haşmet Kaya’ya gelelim. Haşmet aslında polisiye romanlarda genelde tip olarak bırakılan, çok da derinlemesine anlatılmayan kişilerden biri olarak kalabilirdi ama siz onu kanlı canlı bir karakter olarak yazmışsınız. 

Haşmet, sevdiğim bir karakter. Onu sadece güçlü, zengin karakter olarak ele almıyorum. Olay akışı için mecburi bir karakter. Yoksa bu cinayet soruşturması, çoktan bir garibanın üzerine yıkılmıştı ve ilerlemeyecekti. O nedenle dahil oldu. Sinan, katili bulmayı sadece polislik aşkıyla istemiyor, yükselme hırsı var ve Haşmet gibi zengin, güçlü bir adamın arkasında olmasının işe yarayacağını biliyor. Sinan’ın motivasyonunu da daha açık ortaya koymak için çok gerekli bir karakterdi. Haşmet aslında daha nobran, kaba saba, daha adaletsiz bir insan da olabilirdi, nedense gözümde öyle canlanmadı. Elinde bir güç var ama bu gücü, benim de elimde o güç olsa kullanacağım şekilde, kullanan bir adam. Kızının katilini bulmak için kullanıyor gücünü. Ayrıca şefkatle, özenle seven, muhafazakâr bir yapısı olmasına rağmen sevdiklerinin mutluluğunu her şeyin önüne koyan biri, o yüzden seviyorum Haşmet’i. 

Soruşturmaya müdahale etmediğinde polislerin ilerlemediğini de görüyor, bununla da yüzleşiyor Haşmet, değil mi? 

Evet. Bunu ben çok önemli buluyorum. İşleri kendi haline bırakma alışkanlığı çok yaygın Türkiye’de. Yargı sisteminde de var, birçok işte de var. Hayati meselelerde bile işlerin asgarisi yapılıyor. Ondan sonrası artık Allah kerim. Bundan kimse rahatsızlık duymuyor. Haşmet, bu alışkanlıkla da kavga ediyor, daha detaylı incelenmesi, işlerin tamamının yapılması için zorluyor herkesi. 

Çaylak’ın finalinde de yine bir risk alıyorsunuz, aslında cinayetin detaylarını öğreniyoruz, katili biliyoruz ama yasal olarak cezalandırılmıyor. Okurun vicdanını rahatlatmıyorsunuz. Başka bir yöntem deniyorsunuz. 

Aslında başta planlamamıştım, final tamamen romanı yazarken oluştu. Ama bence romanın gereğiydi çünkü gerçekçi bir şekilde ele almaya çalıştım. Ve istisnalar değil, geneli görmeye çalışıyorum his olarak. Bu kadar adaletsizliğin yaşandığı, isteyerek ya da istemeyerek, siyasi müdahaleyle veya hâkimin çok fazla umursamamasıyla bu kadar çok davanın adaletsizlikle sonuçlandığı bir ortamda, romanı bir mahkûmiyet kararıyla bitirmek istemedim. 

Çaylak’ı konuşurken mizahına değinmeden geçmek istemiyorum. Çok iyi dengelenmiş, çok başarılı bir kara mizah var romanda. Bazı yerlerde kahkaha attım gerçekten. Bir polisiye romanda bunu yapmak zordur. Üstelik gerçeğin dışına çıkmadan yapıyorsunuz bunu.

Çok teşekkür ediyorum. En endişe ettiğim konu buydu. Ben yazdığımda gülüyorum ama başkası gülecek mi acaba?  Komik bulacak mı bunu? Bu duygu beni çok endişelendirdi. Çünkü bazen bir mizah çabası görüyoruz, okuru irkiltiyor. Dışarıdan göz çok önemliydi benim için, çok mutluyum şu anda. Çünkü aşağı yukarı ortalama bir kurgu yaptığımı, polisiye kısmını halledebildiğimi düşünüyordum. Ama mizah konusu beni hep düşündürdü.

Duygulu da bir roman Çaylak, yani duygulara, hislere hitap eden bir roman. Sevdiğiniz roman yazarlarından bahsettiğiniz, şarkılara değinen bir roman; ayrıca Türkiye’de o dönemde yaşanmış önemli siyasi olaylara da değinmekten kaçmıyor… Neler dersiniz bunlarla ilgili?

Bu yorumunuz için de çok teşekkür ediyorum, bunu başarabildiysem ne mutlu bana.  Kavramlarla, kuramlarla düşünen biri değilim ve okuduğum, izlediğim her şeyi de bende yarattığı hislerle değerlendiriyorum. Bu durum yazdıklarıma da yansımıştır mutlaka. Sevdiğim, ilgi alanıma giren pek çok şey, siyasi olaylar dahil kendi doğallığında hikâyeye dahil oldu. Şarkılar konusunda arkadaşlarımdan, “Konuya ne kadar uygun şarkılar bulmuşsun,” gibi yorumlar aldım mesela, oysa süreç tam tersiydi. O dönem defalarca arka arkaya dinlediğim “Hangimiz Sevmedik” şarkısı, Bekir’in hikâyesinin temeli oldu zihnimde, kurguyu şarkının üzerine inşa ettim.   

Sinan’ı tekrar görebilecek miyiz?

Sinan’ı devam ettirmek istiyorum ama şimdi mi daha ileride mi onu bilmiyorum. Çaylak 2017’de bitmişti.  Sinan’ın dört sene sonraki halini mi görmek istiyorum yoksa yedi, sekiz, on yıl sonraki halini mi? Sonuçta şimdi anlatsam Sinan çok fazla değişmemiş olacak. Türkiye de çok değişmemiş olacak. Onun için sanki biraz daha zaman olsa daha iyi gibi geliyor bana. Gerçi Çaylak’taki yazma sürecimi düşününce hiç belli olmaz diyorum. Bir sabah, içinde Sinan olan puslu bir hikâye başlangıcıyla uyanıp yazmaya başlayabilirim. 

Kimsenin tam anlamıyla suçsuz olmadığı bir roman Çaylak. Bütün karakterler suça bir şekilde bulaşıyorlar. En azından masum değiller, diyelim. Yakın çevreniz böyle bir roman yazmanıza şaşırdı mı? Okurlardan nasıl yorumlar alıyorsunuz? 

Yakın çevremden beklemediğim kadar iyi tepkiler aldım. Yani tabii ki çok objektif değildiler ama heyecanlarını gördüm. “Gece uykusuz kaldım. Okula geç gittim…” falan. Aralıksız okuma halinde olduklarını anladım. Beğenmenin haricinde biraz şaşkınlık vardı herhalde ya da beklemiyorlardı. Onun şaşkınlığı da vardı açıkçası. Normalde ben sakin, iyimser, kibar sayılabilecek, ağzından küfür çıkmayan biriyim. Bu kadar karanlık diyebileceğimiz bir kitap beklemiyorlardı. Okurların yorumları ise muhteşem, öyle güzel şeyler söylüyorlar ki mahcup oluyorum.

Favori dedektifleriniz, polisiye yazarlarınız ya da eserler, seriler neler? 

Agatha Christie severim. Son derece zekice, parlak suç kurgularına bin bir çeşit insan hikâyesiyle, üstelik rahat, tatlı bir okumayla dahil oluyorsunuz. Doyle’a kıyasla onu okumayı daha çok seviyorum. Türk yazarlardan Emrah Serbes’in Her Temas İz Bırakır’ı en iyi polisiye romanlarından biri bence. Ahmet Ümit’in Sis ve Gece’si ve tabii ki Alper Canıgüz’ün Cehennem Çiçeği de en sevdiklerimden. Ayrıca Esra Türkekul’u çok beğeniyordum, hâlâ içimde bir yaradır. O dönem düşünmüştüm, keşke sevgimi, takdirimi belirtseymişim diye hayıflanıyorum.

Polisiye dizilerden önerileriniz neler olur? 

Unbelievable’ı çok beğendim. Son dönemin en iyi işi. Onun üzerine geçen bir şeyle karşılaşmadım açıkçası. Nispeten az bilinen iki diziyi de önermek istiyorum. Apple Tree Yard çok iyi bir dizi. Kurgusu, oyuncular, atmosfer… Müthiş mahkeme sahneleri de giriyor işin içine. Ve The Cry, o da Avustralya’da geçen etkileyici bir hikâye. Üçü de aynı zamanda harika birer kâdın hikayesi. Yerli polisiyelerden de Masum. Şimdi ilk izleyişimi gülümseyerek hatırlıyorum, bir arkadaşımla hayranlıkla, bölüm sonlarında coşkuyla ayağa fırlayıp niyeyse alkışlayarak falan izlemiştik. Polisiye/polisiye dışı en iyi Türk dizilerinden biri olduğunu düşünüyorum.

Çok teşekkürler, Çaylak için tekrar tebrik ediyorum, hem böyle bir roman kaleme aldığınız için hem de Dünya Kitap Ödülü için. Bu arada 221B’ye yeni öykülerinizi merakla bekliyoruz…

Asıl ben teşekkür ederim, ayrıca 221B Polisiye Festivali için de çok teşekkür ediyorum. Bir polisiye okuru olarak böyle muhteşem bir etkinliğin ülkemizde gerçekleşmesinden çok büyük gurur duydum. Okur öyküsü olarak gönderdiğim ilk polisiye öyküm 221B’de yayımlandı ve o günden beri başta siz olmak üzere 221B’nin ilgisini, desteğini hep hissettim, polisiye öykü benim için artık 221B demek.  Oldukça tembel bir yazarım, yazacağım tüm öyküleri 221B’ye göndermek için yazacağım diyebilirim. 

221B’nin 31. sayısında yayımlanmıştır.

Özlem Özdemir

1984 doğumlu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu, aynı bölümde yüksek lisans yaparken eğitim yayıncılığı alanında çalışmaya başladı, iki yıl sonra kültür yayıncılığı alanına geçti. Bilim ve Gelecek dergisinde Yazı İşleri Müdürü, Esen Kitap'ta Genel Yayın Yönetmeni olarak çalıştı. SoL gazetesinin bilim eki BilimsoL'a ve kitap ekine katkı sundu. Mylos Yayın Grubu'nun kurucularından. Episode ve 221B'nin yayın yönetmeni.

Önceki Hikaye

Diabolik: Acımasız Bir Hırsızın Serüvenleri

Sonraki Hikaye

Ragnar Jónasson 'un Kara İzlanda Romanları Beyazperdeye Uyarlanıyor

En Son Yazılar