İyisiyle Kötüsüyle Grangé Uyarlamaları

///
11 dakikalık okuma

Edebiyat uyarlamaları sinema tarihi boyunca üst düzey senaryo yazarları ve kalburüstü yönetmenler için de sorunlu ve tartışmalı bir alan olagelmiştir ama asıl mayınlı bölge polisiyedir. Çünkü polisiye edebiyat tutkunlarının sinemadan beklentileri, edebiyatın diğer türlerinin okurlarına göre iki kat fazladır.

Polisiye okuru, film başladığı anda geniş seyirci kitlesinden çok daha farklı bir ruh haline girer. Romandan aldığı heyecanın beyazperdede de tekrarlanmasını, dahası geliştirilmesini ve görselliğe kavuşturulmasını bekler. Üstelik romandaki entrika filmde bir “sürpriz” olmaktan da çıkmış, kitabın son sayfasıyla birlikte çoktan tüketilmiştir.

Okur ve sonraki aşamada seyirci, sinema salonunda nasıl sonuçlanacağını bildiği bir serüvenle karşı karşıyadır. Bu nedenle yedinci sanat, bir polisiye eser okunup bitirildikten sonra zihinlerde gömülü halde duran heyecanı canlı kılmak, entrika ve sürprizi diriltmek zorundadır. Enikonu zor bir iştir bu ve altından kalkabilen çok az sinemacı vardır.

Çok yakın tarihten iki örnek vereyim…

Agatha Christie’nin birçok kez uyarlanan ünlü romanı Doğu Ekspresi’nde Cinayet, Hercule Poirot rolünü de üstlenen Kenneth Branagh yönetmenliğinde geçen yıl salonlarımıza konuk olduğunda, bilinirliğine rağmen taptaze bir serüven sunmayı başarıyordu. Agatha Christie seyredebilseydi beğeneceği uyarlamalardan biri olurdu ve Branagh’a şükranlarını sunardı eminim.

Diğer örnek, çağdaş polisiye yazarlardan, ülkemizde de hatırı sayılır bir okur kitlesine sahip Norveçli Jo Nesbo’nun iyi romanlarından Kardan Adam… Aynı ülkeden bir sinemacı olan Tomas Alfredson elinde parlak oyuncu kadrosuna rağmen hayal kırıklığı yaratmaktan öteye geçemedi. Nesbo okurları da hakkında hiçbir şey bilmeyenler de pek bir şey anlamadı filmden.

Kısacası polisiye edebiyat uyarlamalarında Doğu Ekspresi’nde Cinayet gibi parlak örnekler oldukça az, Kardan Adam gibi silik örnekler hayli çoktur. Beyazperdeye ciddi bir malzeme vermiş bulunan Jean-Christophe Grangé ise deyim yerindeyse “araftaki” isimlerden biridir.

Ülkesi Fransa’yla birlikte en yoğun hayran kitlesinin bulunduğu Türkiye’de bugüne kadar Jean-Christophe Grangé markasıyla damga vurulan beş film izledik. Bu çalışmaların kaynak romanların gerisinde kaldığı konusunda fikir birliği oluştuğu söylenebilir. Grangé’nin sözkonusu filmlerin senaryo yazım aşamasında yer aldığını, son sözü söylemese bile değişik katkılarda bulunduğunu da not düşelim.

Kızıl Nehirler (Les Rivières pourpres)

2000 yapımı filmin yönetmen koltuğunda oturan isim, 1995’te Protesto (La haine) ile büyük çıkış yapan, sonrasında yola Gothika, Babil M.S. gibi vasat filmlerle devam eden, oyunculuğu yönetmenliğinin önüne geçmiş durumdaki Mathieu Kassovitz.

Sık sık kural ihlali yapan, sert, sinirli ve melankolik polis Pierre Niémans ile genç ortağının bir üniversitede vahşice işlenmiş cinayetleri çözme serüvenleri, seyirciyi Jean-Christophe Grangé’nin romanının tekinsiz atmosferine sokuyordu sokmasına da birçok ayrıntının es geçilmiş olduğu da dikkatlerden kaçmıyordu.

Başrollerdeki Jean Reno ve Vincent Cassel filme tempo kazandırmak konusunda fazla zorlanmıyorlardı ama film gene de romanın “daraltılmış versiyonu” algısı yarattı. Kassovitz, 106 dakika yerine 120-130 dakikalık bir film çekseydi her şey belki de bambaşka olacaktı.

İşler 2005’te biraz daha kötüye gitti. Herhangi bir Grangé metnine dayanmamakla birlikte Kızıl Nehirler’in devamı olarak tasarlanan, Niémans’ı gene Jean Reno’nun canlandırdığı Kıyamet Melekleri: Kızıl Nehirler 2 orijinal romandan iyice uzaklaştı.

Kurtlar İmparatorluğu (L’empire des loups)

Sinemalarımızda 2005’in Mayıs ayında gösterime giren Kurtlar İmparatorluğu, Grangé’nin en sürükleyici eserinden hareketle Chris Nahon tarafından beyazperdeye aktarıldı.

Başrolde gene Jean Reno’yu gördüğümüz film Paris-İstanbul hattında yürütülen bir soruşturmaya, vahşi cinayetlere, uyuşturucu trafiğine, mafyaya ve “Bozkurtlar” adlı militarist bir örgütlenmeye odaklanarak işin içine gerçek adlarıyla bazı tanınmış Türk politikacıları da katıyor ve kısa süreliğine görünen Emre Kınay dışında Türk oyuncuya yer vermiyordu.

Ünlü yazarın yapıtlarından gerçekleştirilen en başarılı uyarlama olarak kaydı düşülen film gene de eleştirmenleri tam manasıyla tatmin etmedi; Yedi (Seven) ve Kuzuların Sessizliği  esintilerine ve kimi senaryo boşluklarına dikkat çekildi.

Şiddet ve işkence sahnelerinin -romandaki gibi- gerçekçiliğinden ötürü doğan rahatsızlığın haricinde, aksiyon-gerilim dengesini tam sağlayamamakla da eleştirilen Kurtlar İmparatorluğu, yine de küçük bir girdap gibi seyirciyi kendi derinliklerine çekmeyi bilen bir polisiye olarak yer etti belleklerde.

Taş Meclisi (Le concile de pierre)

Oyuncu kadrosunda Monica Bellucci, Catherine Deneuve, Moritz Bleibtreu gibi son derece cazip isimler bulunsa da en zayıf Grangé uyarlaması olarak kabul ediliyor Taş Meclisi. 2006 yapımı filmde, mistik-metafizik-parapsikolojik boyutu ağır basıyor. Paris’in göbeğinden Şaman kültürüne, gizemli cinayetlerden Türk mitolojisine uzanan, nükleer reaktörleri de ihmal etmeyen öyküsüyle sinema tarihinde gerçek bir fiyasko olarak yer bulmuş durumda.

Romanın okunma sürecinde yazar tarafından bilinçli yaratılan soru işaretleri, filmin tamamı için geçerli hale geliyor, hatta yanlarına birer de ünlem ekleniyor. Kurtlar İmparatorluğu’ndaki Kapadokya ve Nemrut Dağı görüntüleri gibi bu kez de etkileyici Orta Asya manzaraları ve acılı anneyi canlandıran Monica Bellucci’nin cömert sahneleri de filmi kurtarmaya yetmiyor açık söylemek gerekirse.

Grangé tutkunlarının zaten mesafeli yaklaştıkları bir romandan tek kelimeyle “vasatın altında” bir uyarlama niteliğindeki Taş Meclisi’ni “facia” olarak tanımlayan sinemasever sayısının hiç de az olmadığını önemle belirteyim. İlginçtir, yönetmen Guillaume Nicloux’nun 1991-2018 dönemindeki 15 filmi arasında en zayıf çalışma olarak kabul ediliyor.

Vidocq

Ülkemizde 2002 yılında gösterime giren Vidocq, bir Jean-Christophe Grangé eserinden değil. Yazarın doğrudan yönetmen Jean-Christophe Comar, namı diğer Pitof’la birlikte kaleme aldığı özgün senaryodan hareketle çekilen bir film.

Başrolde Gérard Depardieu’yu görüyoruz yani gene karizmatik, seyirciye sonsuz güven veren bir sanatçı var karşımızda. Ama 1830 yılının Paris’inde başlayan bu “Katil kim?” polisiyesi çok şey vaat etmesine rağmen hemen hiçbir sözünde durmuyor.

Gizemli katil sokaklarda dehşet yaratıyor. Halk becerikli dedektife, biz seyirciler de filmin ardındaki Grangé markasına güveniyoruz ama pek bir şey elde edemiyoruz. “Maskeli adam” fazla gerilim yaratmıyor. Dijital kamera kullanımı, kusursuza yakın görüntü ve kostüm çalışmasıyla görkemli Paris dekoru tek başına yeterli olmuyor Vidocq’u iyi bir film mertebesine çıkarmaya.

Jean-Christophe Grangé ayrıntılardaki titizliği, kurgu ustalığı, heyecan ve sarsıcılık yaratmadaki başarısı, her seferinde değişik bir polisiye-gerilim formülü denemesiyle sevilen, öte yandan final bölümlerindeki yetersizliğiyle eleştirilen bir yazar.

Popüler polisiye edebiyatın her türlü gereğini yerine getirmesiyle tanınıyor. Son yapıtları, ilk dönem çalışmaları kadar yankı yaratmıyorsa da her yeni romanı merakla bekleniyor. Fakat aynı şeyin romanlarından yapılan film uyarlamaları için söylenemeyeceği de bir gerçek.

Doğrusu, “Yeni bir Grangé uyarlaması geliyor” diye heyecanlanan bir seyirciye de eleştirmene de pek rastlanmıyor bugünlerde. Romanları gitgide irtifa kaybederken jeneriğinde Grangé adının yer aldığı filmler, küçük iniş çıkışlarla aynı ortalama seviyeyi korumayı sürdürüyor.

*Tunca Arslan’ın yazısı 221B’nin 16. sayısında yayımlanmıştır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Hikaye

Martin Mystère: İmkânsızlıklar Dedektifi

Sonraki Hikaye

Okumanız Gereken 10 Sherlock Holmes Hikâyesi

En Son Yazılar