Ben Harris: Genç Kurt Wallander, bu enerjik, atletik, yakışıklı adam nasıl oluyor da romanlarda okuduğumuz karaktere dönüşüyor?

/
17 dakikalık okuma

Kardeş dergimiz Episode, 22. sayısında Henning Mankell’in dedektifi Kurt Wallander’ın genç bir polis olduğu 20’li yaşlarını anlatan “Young Wallander” dizisini kapağına taşımış ve dizinin oyuncuları, senaristi ve yapımcısıyla özel röportajlar gerçekleştirmişti.

Young Wallander’ın senaristi Ben Harris ile gerçekleştirilen röportaj şimdi 221bdergi.com’da!

41 dilde 40 milyondan fazla satmış, polisiye edebiyat tarihinin ve Nordik noir’ın en önemli kurgusal dedektiflerinden biri Wallander. Böyle kült bir karakteri günümüze getirmek ve genç bir polis olarak hikâyesini kurmak bir senarist olarak projenin başında size ne hissettirdi?

Evet, çok önemli bir karakter. Benim de çok ciddiye aldığım bir sorumluluktu bu. Romanlar çok seviliyor, milyonlarca okura ulaştı dünya genelinde. İsveç yapımı Wallander dizisi de çok önemliydi. Kenneth Brannagh inanılmaz bir performans sergiledi. Diziyi yazarken mevcut karaktere olabildiğince bağlı kalmaya çalıştım. Yazar olarak epey zorlayıcı bir işti bu benim için. Evet, bu karakterin 20-30 sene sonra nerede olacağını, nasıl biri olduğunu biliyoruz. Peki, bu karakterin gençliğini nasıl inşa edeceğiz sorusu epey önemliydi. Tabii bir de Mankell’in mirasına duyduğumuz saygı, türe duyduğumuz saygı sözkonusu. Buna uygun bir iş çıkarmak gerekiyordu. Ayakları yere basan bir olay örgüsü ve karakter yaratmak önceliğimdi. Bunun yanında hem olay örgüsünü hem de karakteri, Kenneth Branagh versiyonundan oldukça uzağa taşımam gerekiyordu.

Branagh’ın karakteri alkolik, fazla kilolu, yorgun, boşanmış, çocuğuyla ilişki kuramamış bir karakterdi. Karakterle ilgili bildiğimiz ve sevdiğimiz tüm bu şeylerden uzaklaşmak gerekiyordu. O nedenle Young Wallander’da oldukça idealist, enerjik, fit bir karakter görüyoruz. Dünyayı onarabileceğini düşünen bir karakter. Olay örgüsü olarak da özgünü yakalamak istedik. İsveç polisiyesi, Scandi Noir türü biliyorsunuz çok önemli bir yere sahip. Wallander da aslında bu mekânda karşımıza çıkıyor. İsveç kırsalları arka plandayken izliyoruz Wallander’ı. Bundan da olabildiğinde uzaklaşmak istedim. Daha yoğun, klostrofobik bir ortam olmasını amaçladım, renkli bir kent mekânı tasvir etmek istedim. Scandi Noir türünün uzantısı olan mekânlar kullanmaktansa yeni bir görsellik yaratmayı amaçladım. Evet, bu kadar mühim bir projede yer almak oldukça zorlu ve korkutucuydu aslında (gülüyor). Olabildiğince fazla araştırdım, okudum ve izledim. Sonrasında da hepsini arkamda bıraktım. Bu diziyi sıfırdan nasıl yazabileceğime odaklandım. Umarım ortaya çıkan iş iyi olmuştur.

Dizinin yapıldığına dair ilk haberleri okuduğumda Mankell’in romanlarını, toplumsal sorunları işleyiş biçimini gerçekten seven biri olarak çok heyecanlandım. Ancak aynı zamanda acaba dizi, Mankell’in dünyaya bakış açısını yansıtabilecek mi diye de düşündüm. Sezonu izledikten sonra da heyecan duydum ve mutlu oldum. Eski bir dostun gençliğiyle tanışmış gibi yakın hissettim karaktere. Bir roman karakterinin hiç yazılmamış bir dönemini ve bugünü yazmak bence bir roman uyarlamasını yapmaktan daha zor. Sizi bu konuda en zorlayan ya da yazarken kırmızı çizgileriniz haline getirdiğiniz şeyler nelerdi?

Bu diziyi yazma fırsatı bana ilk sunulduğunda dizinin mekânı olarak Malmö’yü seçtim. Burayı araştırırken de epey şaşırdım doğrusu çünkü benim ve aslında çoğu kişinin düşündüğü şey, İsveç’in özellikle de insan hakları konusunda, toplumsal konularda bir süper güç olduğuydu fakat gerçek böyle değildi. Batının problemlerine benzer problemlerin burada da yaşandığını görünce çok şaşırdım. Büyük bir göçmen problemi, radikal sağcı kesimin güç kazanması, politikanın tehlikeli bir alan halini alması… Bunları İsveç’le çok özdeşleştirmiyordum açıkçası ama evet, bunların hepsi gerçekti. Malmö de tüm bunların ortasında kalıyor aslında. Dizinin ilk bölümünde bir bomba patladığını görüyoruz. O bölümü yazarken yani o hikâyeyi kurduğumuz dönemde Malmö’de gerçekten dört bomba patladı. Biz de doğru yolda olduğumuzu anladık açıkçası.

Beni bu diziye çeken en önemli şeylerden biri, dünyaya dair nasıl bir söz söylediğiydi. Çünkü çok heyecanlı, aksiyon dolu, zeki bir polisiye yazabilirsiniz ama en nihayetinde bu dizinin izledikten sonra hemen unutulan “popcorn” dizilerden olmasını istemedim. Böyle bir ülkeyi ele aldığınız bir dizi yazıp göçmen sorunu gibi önemli bir konuya değinmeden edemezsiniz. Hikâyenin köşe taşlarından biri bu. Ama tabii ki amacım bu diziyi sadece göçmenlik üzerine kurmak değildi. Amacım, eşitsizlikten bahsetmekti. İleride bugünlere baktığımızda, göçmen sorununun ya da Brexit’in ya da Trump gibi kişilerin, kendi politik ideolojilerini empoze etmek isteyen ya da finansal kazanç sağlamaya odaklanan insanların korku ortamı yaratmak için kullandığı araçlardan olduğunu göreceğiz. Günümüzde on kişi inanılmaz derecede zenginken geri kalan insanlar büyük sıkıntı çekiyor. Bu eşitsizliği anlatmak istedim. 

Mankell’in ilk Wallander romanında Wallander 42 yaşında, karısı tarafından terk edilmiş deneyimli bir polis. Young Wallander’ı izledikten sonra keşke bu proje Wallander’ı 42 yaşına kadar getirse ve Young Wallander ile Mankell’in romanları bir yerde kesişse ve öyle bitse diye düşündüm. Sizin bir senarist olarak hayaliniz nedir Young Wallander ile ilgili?

Bu diziye başlarken Wallander’ı olabildiğince erken bir dönemde tasvir etmek, ilk büyük vakasını araştırdığı bir süreçte göstermek istedik. Henning Mankell aramızda ayrılmadan önce kısa hikâyelerden oluşan Piramit isimli bir kitap yazmıştı. Hikâyenin başlangıcı için de bu kitaptan faydalandım diyebilirim. Tabii dizinin başarısına ve Netflix’in projeden ne kadar memnun kalacağına bağlı olarak değişir ama ben de sizin gibi düşünüyorum. Bu dizi, Mankell’in ilk romanının başlangıç noktasına kadar gidebilir.

Dizi ve romanlar bir noktada birleşebilir ya da en azında Kurt ve Mona’nın hikâyesini sonuna kadar anlatabilme şansı yakalayabiliriz. Orijinal Wallander hikâyelerine baktığımızda zaten sıkıntılı bir evlilik okuyoruz fakat o ilişkinin nasıl başladığıyla ilgili pek bilgimiz yok. Yazarlar masasında otururken şu konuşuluyordu: Sorunlu bir evliliği nasıl anlatırız? Ben de hayır, sorunlu bir evlilik anlatmayacağız, dedim. Aşk anlatacağız, bu ilişkinin başlarında aşk var çünkü. Fakat bu ilişkinin kötü biteceğini biliyoruz. O nedenle ne kadar güçlü bir aşk tasvir edersek bu ilişkinin alacağı hale duyacağımız üzüntünün de o kadar derin olacağını düşündüm. Kurt’ün en güçlü yanı ve aslında bir yandan da laneti, bir şeyleri fazla umursaması.

Bu kadar iyi bir dedektif olmasının sebebi bu. Toplumdan dışlanan ya da haklarından mahrum edilen kişiler için çalışıyor. Onlara yardım etmek istiyor. Şu anda dünyada umuda yer olmadığını düşünen bir adam haline gelen bu genç Wallander’ı nasıl gösteririz peki? Genç Kurt dünyayı düzeltebileceğini düşünüyor. O yüzden de dizide aslında düzeltemeyeceği bir problemle karşı karşıya. Çok sistemli bir problem bu. Yolculuğu da böyle başlıyor aslında. İkinci sezonda yenilenmiş bir Kurt olarak karşımıza çıkacak, kendisine yeni bir itici güç bulacak. Fakat ne yazık ki tüm bu adaletsizlikler zaman içinde Kurt’ü adeta yere serecek. O nedenle kronolojik olarak olmasa da Wallander’ın karakter yolculuğunu düşünürsek evet, dizi ve romanlar bir noktada birleşebilir.

Romanlara dair bazı göndermeler de var dizide, aslında opera tutkunu olan Wallander, Young Wallander’da, Hemberg’in arabasında opera dinlemek zorunda kalıyor ve birkaç defadan sonra operadan nefret ettiğini söylüyor. Hemberg, çoğu zaman emniyet içindeki kurallara uymadan sonuca ulaşmaya çalışıyor. Bu açıdan Hemberg, romanlardaki Wallander’ın bir yansıması mı? Yani aslında genç Wallander, mesleğe usta Wallander’ın yanında başladı diyebilir miyiz?

Evet, aslında bahsettiğinizi özetleyebilirim. Önceki Wallander romanlarını okuyanların, dizileri ve filmleri izleyenlerin şöyle düşünmesini istedim: Evet, demek ki Kurt, Mona’yla böyle tanışıyor, demek ki alkole böyle başlıyor. Kurt Wallander demek ki operayı bu yüzden seviyor.

Çoğu polisiye dizide aslında suçluları yakalayan dedektifleri, adalete teslim edilen suçluları görürüz ve vicdanen rahatlama yaşarız. Dünyada halen adaletin kusursuz işlediğine dair güven duymak isteriz. Young Wallander ise böyle bir polisiye dizi değil, suçluların yakalansa da cezasını çekmediği bir yapı var. Hatta bunun üzerine Wallander’ın serbest bırakılan suçluya, “Bir gün sizi paranız kurtarmayacak,” cümlesiyle dizideki polisiye dosya kapanmış oluyor. Polisiye kurguyu, olayı bu şekilde kapatmak aslında dünyadaki seyircilerin alışkın olduğu şeylerden değil. Bir senarist olarak bunu riskli buldunuz mu?

Evet (gülüyor). Şöyle düşünüyorum, bu diziyi izleyenlerin çoğu mutlaka başka polisiye diziler de izledi. Diziyi yazarken de karakter dışında bu yapımı nasıl daha yeni ve taze kılarım diye düşündüm. Bunun iki yolu vardı. İlki, hikâyeyi tamamen Kurt’ün gözünden anlatmaktı. O yüzden Kurt’ün görüşünden hiçbir zaman ayrılmıyoruz. Kötü adamların ya da başka karakterlerin ne yaptığını görmüyoruz. Aslında bu, yazarlık açısından epey zorlu bir şey. Çünkü gizemin çözülme sürecini, sadece Kurt’ün buldukları, fark ettikleri ölçüsünde verebiliyorsunuz. İkincisi de eldeki muammaya iyi bir çözüm bulmaktı. Tabii ki katilin kim olduğunu bulmak istiyoruz. Katilin ortaya çıkarılmadığı bir dizi izleseydim fazlasıyla rahatsız olurdum sanırım ama bu katillerin cezalandırılmadığını görmek aslında anlattığımız hikâyeyle, söylemek istediklerimizle uyumlu.

Bu genç Kurt Wallander, bu enerjik, atletik, yakışıklı adam nasıl oluyor da romanlarda okuduğumuz karaktere dönüşüyor? Kurt’ün dizide  çalıştığı vaka bu sorunun cevaplarından biri. Kurt’ün ilk vakası ve onun içinde bir şeyler koparacak, canını yakacak, kalbini kıracak. O yüzden tabii ki katilin kim olduğunu gösterdim fakat ceza almadan kurtulmasının yarattığı hüsranı, hayal kırıklığını da göstermek istedim. Zamanımızın hikâyesi bu çünkü bana kalırsa. Parası, gücü olanlar cezalandırılmıyor fakat daha “küçük” insanların durumu böyle değil. O yüzden kötü adamın cezalandırılması, yarattığımız dünyada yeteri kadar gerçekçi değildi bence. İzleyicinin yerinde olsam sanırım ikinci sezonu merakla beklerdim. Kurt yine bu adamın peşine düşecek mi acaba diye merek ederim. 

Türkiye’deki izleyiciler için bir mesajınız var mı?

Evet, Türkiye coğrafik olarak gerçekten inanılmaz bir bölge ve  Avrupa’ya göç eden Türklerin sayısı da oldukça fazla. O nedenle özellikle dizideki göçmen karakterlerle kendilerini özdeşleştirebilirler diye düşünüyorum. Orta sınıfa mensup beyaz bir İngiliz erkek olarak ilk önceliğim, göçmen karakterlerin hikâyelerinin oldukça otantik bir şekilde anlatılmasıydı. Projede çalışan her yazar, geniş okumalar yaptı; göçmenlerin tecrübelerini doğru bir şekilde aktarabilmeyi istedik çünkü. Umarım benzer şeyleri yaşayan insanlar diziyi izlediklerinde, “Bu bizim hikâyemiz,” diyebilir çünkü hikâyeleri pek anlatılmıyor. Bunun dışında da ayakları yere basan bir dizi izleyeceklerini düşünüyorum, bundan da zevk alacaklarına inanıyorum. Umarım beğenirler. 

Özlem Özdemir

1984 doğumlu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu, aynı bölümde yüksek lisans yaparken eğitim yayıncılığı alanında çalışmaya başladı, iki yıl sonra kültür yayıncılığı alanına geçti. Bilim ve Gelecek dergisinde Yazı İşleri Müdürü, Esen Kitap'ta Genel Yayın Yönetmeni olarak çalıştı. SoL gazetesinin bilim eki BilimsoL'a ve kitap ekine katkı sundu. Mylos Yayın Grubu'nun kurucularından. Episode ve 221B'nin yayın yönetmeni.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Hikaye

Tess Gerritsen'ın Yeni Romanı Yörünge Yakında Raflarda!

Sonraki Hikaye

Berna Levin: Henning’in mirasına sahip çıkan bir iş çıkarmak için çok çalıştık, umarım başarılı olabilmişizdir.

En Son Yazılar