Hüseyin Rahmi

Polisiye Roman Yazarı Olarak Hüseyin Rahmi Gürpınar

12 dakikalık okuma

Türk edebiyatının usta kalemlerinden Hüseyin Rahmi Gürpınar’a daha çok mizahı yakıştırırız ama onu anmadan Türkiye’de polisiye roman tarihinden bahsetmek mümkün değil. Tankut Soykan yazdı. 8. sayımızdan…

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın polisiye roman yazarlığına haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Tek yazdığı polisiye romanın Kesik Baş olduğunu söylemek hiç doğru değil. Aslında Ben Deli miyim? de bir polisiye roman hatta Kara Roman türünün ilk Türk örneklerinden görülebilir. Aynı şeyi Utanmaz Adam ve Ölüler Yaşıyorlar mı? için de söylemek mümkündür.

Gürpınar, ustası Ahmed Mithat Efendi’den birçok konuda olduğu gibi bu konuda da etkilenmiştir muhakkak. Esrar-ı Cinayat, Osmanlı döneminde yazılan ilk polisiye romanlardan diye bilinir. Gürpınar’ın da gençliğinde birçok polisiye roman çevirdiği söylenmektedir. Bu nedenle polisiye roman türüne aşina olduğunu tahmin etmek zor değil.

Ayrıca aydınlanmacı bir yazar olarak, özünde rasyonalizme dayanan poliseye romanların cazibesine Gürpınar’ın kapılması doğal. Ancak dönemin polisiye roman furyası içinde kendi özgünlüğünü ortaya koyabilmiştir. Hatta bana kalırsa Hüseyin Rahmi Gürpınar’a bir yazar olarak özgünlüğünü sağlayan polisiye romanlarındaki tarzıdır. Polisiye roman yazarken katı bir rasyonalizme kapılmamış, psikolojik ve toplumsal meselelerle cinayet olgusu arasında ilişkiler konusunda aykırı tespitler yapmıştır. Bu yüzden de Ben Deli miyim? kitabıyla kısa sürede kendini mahkeme koridorlarında bulmuştur. Bu davanın Türk hukuk tarihi derslerinde, özellikle ifade özgürlüğü açısından anlatılmasında çok fayda vardır.

Rahmi

Özgür irade meselesi

Çoğu zaman Gürpınar’ın ceza hukukuna ve suç olgusuna getirdiği, insan doğası ve sosyal olgulara dayalı radikal eleştiriler nedeniyle sosyalist düşüncelerden etkilendiği ifade edilir. Bu yanlıştır; romanlarının birçok yerinde Bolşevizmden pek hoşlanmadığını açıkça ortaya koyar. O aslında tam bir Nietzschecidir. Bu nedenle, bireyin özgür iradesine dayalı cezai sorumluluk fikrinin köklü bir eleştirisini yaparken Bolşeviklerden farklı olarak, insanın yaşadığı koşulları değiştiremeyeceğini savunur. Romanlarındaki bu karamsar havayı, Karagöz oyunlarını hatırlatan mizahi üslubuyla dağıtmaya çalışırken aslında insanların acizlikleriyle dalga geçer. Üstelik kullandığı yerli tiplemelerle Avrupa’dan gelen bu fikir akımlarını ülke gerçeklerine bir nebze de olsa uygun anlatmaya çalışır.

Kesik Baş‘taki Remzi ve Seyid ikilisi, Sherlock Holmes ve Watson’dan daha çok Amanvermez Avni ve Arif’i hatırlatmaktadır. Ancak bunlardan farklı olarak Remzi, cinayeti çözüp suçluları adalete teslim edemez. Cinayeti çözdüğünde katiller çoktan kaçmıştır. Yaşamın acımasızlığında ayakta durmaya çalışırken suça sürüklenen sevgililer, yine de işledikleri cinayetten kurtulamazlar. Suç ve Ceza‘da da vurgulandığı gibi vicdan azabı en büyük cezadır. Bu sevgililerin de sonunu getirir. Gürpınar, romanını şu sözlerle bitirir: “Tabiat yarattıklarını her ne pahasına olursa olsun başka hayatların zararına yaşamaya zorluyor. Korkunç yasa… Bu duyguda hayvanlarla ortak yaşamanın uygarlıkla bağdaşması mümkün müdür? Yasalar insanın bu vahşiliğini yenmeye uğraşıyorlar. Suçluyu cezalandırmak için bulunan çare, yine suçluyu öldürmektir. Zavallı insanlık… Kendi bağrını hançerlemek deliliğine bir tedavi serumu bulabilecek mi?”

Hüseyin Rahmi Gürpınarİnsanlar neden öldürür?

Ben Deli miyim? romanında Gürpınar, cinayet olgusu özelinde, suç ve cezaya yönelik toplumdaki yerleşik düşünceler konusundaki eleştirilerini daha da derinleştirilmiş olarak sunar. Burada kahramanlarımız Şadan ve Kalender Nuri, toplumun tüm yerleşik düşünce kalıplarına ve davranışlarına karşı gelen, kendilerini yarı deli gören iki yakın arkadaştırlar. Birlikte çeşitli delilikler yaparak akıllıların göremedikleri saçma kurallarla eğlenmektedirler. Ancak işler Nuri’nin Sermet isimli evli bir kadına âşık olmasıyla değişir. Çeşitli iftiralarla kadını kocasından ayıracak oyunlar kurmaya karar vermiştir bir kere. Şadan da bu oyuna ilk önce sadece eğlence olsun diye katılır. Ama sonra Sermet’e kendisi âşık olunca kalender dostundan nefret etmeye başlar ve işi cinayet işlemeye kadar vardırır. Bir kuyuda işlenen bu cinayet tam bir trajedidir. Kesik Baş‘ta kuyu, maktulün başının bulunduğu yerken bu sefer bizzat cinayetin işlendiği yerdir. Sonunda amacına ulaşıp Sermet’le evlendiği halde, tıpkı Kesik Baş‘ta olduğu gibi vicdan azabı içerisinde kıvranmaya başlar. Roman, Şadan’ın tam anlamıyla delirip kendini öldürmesiyle biter.

Gürpınar, Şadan’ın dramıyla ilgili olarak da cinayet bağlamında doğa yasaları ve insan yapımı yasalar hakkında düşüncelerini açıklamaya devam eder. “İnsanların adalet ve idare kanunları ne kadar tebeddül etse de tabiatın bu ebedi vahşeti hiç değişmez,” der. “Ölmek doğmanın karşısında muvazeneyi temin eden bir kefedir. Niçin kurban kesiyoruz? Ölmek ve öldürmek tabiatın en büyük ibadetidir. Ben de bu tarikin bir abidi olacağım. Öldüreceğim, sonra öleceğim.” Şadan, işte bu tabiat kanunlarına göre hareket etmek zorunda olan, diğer mahlukatlardan çok da farklı olmayan bir insandır. Doğasının ve toplum yapısının dayatmaları sonucunda kendini bu durumda bulmuştur. Karısı Sermet ceza hukukunun temeli olan özgür irade kurgusuna umutsuzca isyan eder. “Adalet! Sen merhamet et. Bir makine bozulursa, fena işlerse kabahat makinenin kendisinde midir? Fabrikatörde midir? Aman Yarabbi, felaketlerimizin amili biz miyiz?”

Akılcılık vs. mistisizm

Ben Deli miyim? daha çok bir cinayet romanıyken, Ölüler Yaşıyorlar mı? romanında kendimizi yine bir hafiye hikâyesinde buluruz. Ancak bu kez birçok mistik öğeyle karşımıza çıkar Gürpınar. Belki de bu yönüyle Canon Doyle’un hep hayalini kurduğu ama bir türlü gerçekleştiremediği mistisizm üzerine yazma amacına bir polisiyede ulaşmak istemiştir. Romanı okumak biraz sabır ister çünkü akılcı ve mistik düşünce taraftarlarının karşılıklı argümanları uzunca bir süre sunulur.

Ancak kitap ilerleyen sayfalarında, bir polisiye romanına dönüşmeye başlar. Burada da kahramanımız Dilaver, Ben Deli miyim?‘dekilere benzer bir karakter olup yerleşik birçok düşünceyle dalga geçmektedir. Annesinin hizmetçilik yaptığı köşkte mistik konulara dalmış evin gençleriyle akılcı düşünceyi savunanların tartışmalarına arada bir alaycı bir şekilde katılmaktan zevk almaktadır. Bir süre sonra yanlarındaki köşke son derece gizemli yeni komşuları taşınır. Dilaver, kızlarına âşık olur. Ama kızda bir tuhaflık vardır. Hiç dışarıya çıkmamakta, hep kapalı kaldığı köşkten garip sesler ve ışıklar gelmektedir. Dilaver bunların nedenini araştırırken arkasında aşk, kıskançlık, cinayet ve ruhların olduğu bir bulmacayı çözmeye başlar. Aslında romandaki birçok öğe Gulyabani‘yi hatırlatmaktadır. Fakat olaylar kısa sürede, Ben Deli miyim?‘dekine benzer bir trajediye dönüşür. Bu sefer cinayet mahalli kuyu değildir; hikâye, köşkün bodrumundaki mahzende iki çürümüş cesedin bulunmasıyla biter.

Kapak-Küçük

Utanmaz Adam, Gürpınar’ın suçtan ziyade toplumun ahlak konusundaki ikiyüzlülüğünü alaya aldığı bir romanıdır. Bu nedenle cinayet çok daha tali bir olay olarak bu romanda yer alır. Kahramanımız Avnussalah, işinin felsefesini yapmış bir dolandırıcıdır. Romandaki cinayet olayını çözmesindeki amacı adaleti sağlamak değil, şantaj yaparak maddi menfaat sağlamaktır. Bunun dışında daha başka birçok yolla dolandırıcılık yapar. Yalnız dolandırıcılık faaliyetlerinin özellikle üç meslek üzerinde yoğunlaşması ilginçtir: Hukuk, tıp ve gazetecilik. Birçok ahlaki ilkenin toplumdaki eşitsizlikler karşısında anlamını yitirdiğinden bahseder. Özellikle açlık meselesine değinir, insanları ahlaki ve hukuki kuralları çiğnemeye iten bir etken olarak. “Karnım doyduktan sonra niçin insaniyetkâr olmayayım?” der. Tokken açgözlülük yapılmasını hoş karşılamaz. Bir tür tamahkârlıktan yanadır. “Dünyadaki helal haram nazariyeleri yanlıştır. Bir nefse kifayetten fazla kalan varlıklar haramdır, karın doyuncaya kadar yenen şeyler helaldir,” sözleriyle dinlerin ahlak anlayışını eleştirir.

Sonuç olarak, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı anmadan Türkiye’de polisiye roman tarihinden bahsetmek mümkün değildir. Hatta romanlarındaki tarzın daha çok Kara Roman’a yakın olduğunu söylemek mümkündür. Yeni nesil roman yazarlarımız onda, geliştirilebilecek pek çok öğe bulabilirler.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

sherlock sezon 4
Önceki Hikaye

Sherlock'un 5. Sezonu İçin En Az 2 Yıl Bekleyeceğiz

Nuray Atacık
Sonraki Hikaye

Nuray Atacık: Polisiye, Bireyin Özündeki Hakikati Ortaya Çıkarıyor

En Son Yazılar