55 Yıl Sonra Martin Beck Serisi Ne Anlatıyor?

/
29 dakikalık okuma

“Cesedi temmuzun sekizinde, öğleden sonra saat üçü biraz geçe buldular. Kötü durumda değildi ve suyun içinde fazla kalmış olamazdı.”

Tüm dünyadaki okurları Martin Beck’le tanıştıran ilk cümleler böyle. Bahsi geçen Temmuz, 1965 yılının Temmuz’u. Ve bu tarihte Stockholm Cinayet Masası’nda görevli olan Martin Beck, 28 yaşında yani 1951’de komiser olmuş, 8 yıldır cinayet masasında görev yapan, evli ve iki çocuğu olan bir adam. Komiser olduğu yıl evlendiği karısı Inga’nın cimriliğe varan tutumluluğundan, sürekli aynı şeylerden şikâyet etmesinden mutsuz ama bu durumu değiştirmek için bir şey de yapmıyor.

Çocuklarının düzeni değişmesin diye boşanmayı düşünmeyen Martin Beck’in -yıllar içinde- eve gitmemek için daha çok çalıştığını görürüz. Başka bir şehirde veya ülkede çok da önemli olmayan bir dava için görüşüne başvurulunca ikiletmez, evliliğinin 17. yılında “karısını rahatsız etmemek için” bir kanepe aldığını ve orada tek başına daha huzurlu uyur. Bir yandan da Martin’in evliliğine ve kendi isteklerine çok kafa yormadığını söylemek mümkün. Belki biraz daha kendine zaman ayıran biri olsaydı gerçekten ne yapmak istediğine karar verebilirdi.

Martin Beck, tam bir görev adamı

Ancak Martin Beck, tam bir görev adamı. Bir dosyayı kapatmadan uyuyamayanlardan…Sezgilerini dinleyip bazen işi uzatacak bile olsa her şeyi araştırmak isteyen titiz polislerden… Çoğunlukla yemek yemeyi unutur, bazen midesini bulandıracak kadar çok kahve içer. “Sigarayı bırakmalısın,” diyen eşine, “Evet, bırakmalıyım,” demesine rağmen her gün daha fazla sigara içer. Çok az uyur, bazen dinlenmeyi unutur… En rahat uykularını evinde değil, genelde iş-ev arasındaki uzun tren yolculuklarında çeker…

Martin Beck, şehirdeki en iyi sorgu uzmanlarından. Bunu okuyunca aklınıza, karşısındakini konuşturmak için şiddet dahil her yolu deneyen bir polis gelmesin. Beck, karşısındakini iyice tarttıktan sonra sakince ve genelde nezaketi elden bırakmadan sorularını soruyor, hızlı düşünmek zorunda hissetmeden, zaman vererek ama çoğu zaman bağlantısız olduğu düşünülen tüm detayların peşine düşerek. Herhalde hiçbir polisiye romanda bu kadar sakin ve iyi bir sorgu uzmanı yazılamazdı.

Larsson, Kollberg ve Melander

Martin Beck’i daha iyi tanımak için onun çalışma arkadaşlarını ve onlarla iletişimini de takip etmek gerek. Çoğu zaman tembel ve rahatsız edici bulduğu Gunvald Larrson, sevdiği adamlardan biri değil. Ama konu, Kollberg ve Melander’e gelince işler değişiyor. Uzun zamandır birlikte çalıştıkları ve birbirlerine hep dürüst davrandıkları için artık Martin ve Kollberg, ilişkilerinde konuşmadan da anlaşabilme seviyesine yükselmişler.

Bir bakışlarından, bir duruşlarından birbirlerinin ne düşündüğünü çıkartıyorlar. En az Martin kadar titiz, işinde başarılı ve gözlemci bir adam Kollberg; Martin’e göre iyi yanıysa biraz daha enerjik ve konuşkan olması. Tüm seride keyifle okunan sorgu sahneleriyle yarışacak bir şey varsa o da Martin ve Kollberg’in diyaloglarının aktığı sayfalardır herhalde…

Günde 10 saat uyumadığında mutsuz olan, uyumadığında ve çalışmadığında genelde tuvalette olduğu düşünülen Melander’i unutmayalım. Yanlış bilgi içermeyen bir Google hayal edin, işte Melander bunun 60’lı yıllardaki tam karşılığı denilebilir. Müthiş hafızası ve dikkatiyle neredeyse hiçbir şeyi unutmuyor. Yıllar önceki bir dosyada geçen bir ismi bile… Ve Müdür Hammar; siyasileri sevmeyen, polislik işine odaklanmış, çoğu zaman ekibiyle birlikte kafa yoran, sakin bir adam.

55 Yıl Önce Seri Nasıl Başladı?

1926 doğumlu Per Wahlöö ve 1935 doğumlu Maj Sjöwall, 1961’de aynı yayın şirketine bağlı bir dergide çalışırken tanışırlar. Tanıştıklarında Wahlöö, Komünist Parti üyesi, saygın bir gazetecidir. Sjöwall ise editör ve sanat yönetmeni. Âşık olduktan bir yıl sonra birlikte yaşamaya başlarlar. İkisi de polisiye okumayı sever. Georges Simenon ve Dashiell Hammett sevdikleri yazarlardır. Birlikte polisiye bir seri yazmak üzerine konuşmaya başlarlar.

“Toplumu sol bakış açımızdan tanımlamak istiyorduk. Per daha önce de politik kitaplar yazmıştı, fakat bunlar en fazla 300 adet satmıştı. İnsanların polisiye okumayı sevdiğini, İsveç’in refah devleti imajının altında yatan yoksulluk, suça eğilim ve vahşet kavramlarını polisiye romanlar yoluyla aktarabileceğimizi, insanları bunlar üzerine düşündürebileceğimizi fark ettik. İsveç’in, zenginlerin daha da zenginleşirken yoksulların daha da yoksullaştığı, soğuk ve insanlık dışı bir kapitalizme doğru gittiğini göstermek istedik,” diyor Sjöwall bir röportajında.

2009 yılında The Guardian gazetesinden Louise France, Sjöwall ile buluşuyor ve Martin Beck serisinin nasıl ortaya çıktığından eşiyle çalışma yöntemlerine kadar pek çok konuyu ayrıntılı bir biçimde konuşuyor. France şöyle aktarıyor:

“Yayıncılık tarihinde -yazmakla ilgili- en dikkat çekici işbirliklerinden biri. Bir erkek ve bir kadın, bir çift, her akşam yazmak için aynı masaya oturuyor. Yemeği hallettikten ve çocuklarını uyuttuktan sonra… Kadın daha önce hiç kitap yazmamış, adamın yayımlanmış kitapları var ama ikisi de ilk kez bu şekilde çalışıyor… Gerekirse tüm gece uzun uzun yazıyorlar. İkisi de farklı bölümler yazıyor, ertesi akşam bölümleri değiştirerek yazmaya devam ediyorlar. Birinin başladığı bölümü diğeri bitiriyor. Bölümler ilerledikçe birbirlerinin editörü de oluyorlar. Tartışmıyorlar, en azından kelimeler ve cümleler hakkında. Sanki birbirlerini doğallıkla ve rahatlıkla tamamlıyorlarmış gibi büyük bir uyumla yazmaya devam ediyorlar…”

Yayıncılık tarihindeki en unutulmaz, en dikkat çekici yazma işbirliklerinden

Yazan ve yazarlarla çalışan bir editör olarak söylemeden geçemeyeceğim, bu gerçekten inanılmaz! 10 yılda 10 kitaplık bir seri, her yılda bir kitabı tamamlama hedefiyle tüm işlerinden ve çocuklarından artakalan zamanda yani akşamları, bazen sabaha kadar sadece yazmak…

Martin Beck serisindeki 10 romanda toplam 300 bölüm var. Bu 300 bölümü dönüşümlü yazmak, birbirinin editörü olmak… Muazzam bir uyum ve inanılmaz zor bir çalışma biçimi. Gerçekten France’ın belirttiği gibi yayıncılık tarihindeki en unutulmaz, en dikkat çekici yazma işbirliklerinden biri.

Sjöwall, serinin biçimi ve dili üzerine çok çalıştıklarını söylüyor. Daha serinin ilk romanını kurgularken hedefleri, eğitimli ya da eğitimsiz tüm İsveçlilerin anlayabileceği bir biçimde ama olabildiğince akıcı ve eleştirel bir seri yazmak olmuş. 55 yıl boyunca serinin tüm kitaplarının ne kadar çok okunduğunu görünce hedeflediklerinin fazlasına ulaştıklarını söylemek mümkün.

Sadece İsveç’te değil, pek çok ülkede çoğu genç, anne babasının kütüphanesinden kitapları alıyor ve ilk okudukları romanların Beck serisi olduğunu, okumayı bu seriyle sevdiğini söylüyor. “Bu, Sjöwall için satış rakamlarından çok daha önemli, belki de Marksist kökenleri gereği,” diyor France.

Serinin 6. kitabını yazarlarken Per Wahlöö ağır bir hastalık geçiriyor, tahliller, teşhisler… 4 yıl boyunca farklı tedavi yöntemleri deneniyor. Wahlöö bir gün kendisini tedavi eden profesörün odasına gizlice girip notları okuyor ve öleceğini öğreniyor.

Hemen Malaga’da bir ev tutuyorlar ve oraya gidiyorlar. Per Wahlöö, serinin son kitabı Teröristler’i çoğunlukla kendi yazıyor, Sjöwall ise hızla editliyor. Tüm ağrılarla, bazen ölecekmiş gibi görünmesine rağmen yazmaya devam ediyor.

1975 yılının Mart ayında İspanya’dan İsveç’e dönen çift, son romanı hemen yayınevine teslim ediyor. Aynı yılın haziran ayında ise Per Wahlöö, Martin Beck serisinin sayısız kez film ve diziye uyarlandığını, onlarca dilde yayımlandığını göremeden hayata veda ediyor.

 

Bir Kanal Gezisinden “Kafka” İsimli Bir Dedektife

Yazarlar, bir polisiye roman serisi yazmaya karar verdiklerinde henüz ilk romanda neyi anlatacaklarını bilmiyorlardı. Stockholm’den Göteborg’a giden bir teknedeydiler. Tek başına ayakta duran, çok güzel bir ABD’li kadın da tekneydi. Sjowall, Per’ü ona bakarken gördü. “Neden bu kadını öldürerek başlamıyoruz ilk romana?” dedi.

İşte dilimizde Kanaldaki Kadın adıyla yayımlanan, Martin Beck serisinin ilk romanının çıkış öyküsü bu. 1965’in Temmuz ayında kanalda bir kadın cesedi bulunur. Kimliği zorluklarla tespit edilen bu kadın, ABD’den gelen bir turisttir: Roseanna McGraw. Martin Beck, kadının yaşadığı yeri, mesleğini ve diğer kişisel ayrıntıları ABD’deki meslektaşı Kafka ile telefonlaşıp mektuplaşarak öğrenir. Kadın; kütüphanede çalışan, tek başına yaşayan, bağımsızlığına düşkün, çok okuyan biridir.

Tabii soruşturma günümüz koşullarında gerçekleşmiyor. İnternet yok, cep telefonu yok, DNA analiziyle ipuçlarını karşılaştırmak mümkün değil. 1965’te gizemli bir cinayeti çözmek için daha fazla uğraşmak ve daha sabırlı olmak gerekiyor. Soruşturma aylarca sürer. Martin Beck ve ekibi yüzlerce gezi fotoğrafını inceler, maktulle birlikte seyahat eden, farklı ülkelere dönmüş onlarca insana ulaşmaya çalışır ve tüm bu titiz çalışmalardan sonra katili bulurlar…

Hiçbir şey günümüz polisiye romanlarındaki gibi hızlı değil, biraz da bu yüzden daha etkileyici denilebilir mi?

1966’da Budapeşte Sokaklarında

Serinin ikinci kitabında yazarlar bizi bu kez Budapeşte’ye götürüyor, yıl 1966. Sovyetler Birliği ayakta, Doğu Berlin, Macaristan Halk Cumhuriyeti, Yugoslavya…

32 yaşındaki İsveçli gazeteci Alf Matsson, pek de nitelikli olmayan haftalık bir gazetede Doğu Avrupa muhabiri/yazarı olarak çalışır. Sıklıkla Doğu Bloku ülkelerine seyahat eder, oradaki spor ve sanat insanlarıyla röportajlar yapar. Matsson yine bir haber yapmak üzere Budapeşte’ye gider ancak ondan bir daha haber alınamaz. 1 haftadır haber alınamayan bu gazeteciyle ilgili diplomatik kriz çıkmaması için Dışişleri Bakanlığı, Martin Beck’i görevlendirir.

Martin Beck, Stockholm’den Doğu Berlin’e uçar, oradan Prag’a ve nihayet Budapeşte’ye… Kayıp gazetecinin kaldığı otele yerleşir ve araştırmalara başlar. 1966’nın yazında Budapeşte sokaklarına, leziz yemeklerine, şehre gelen turistlerin yapıp ettiklerine şahit olabildiğiniz nefis bir polisiye bu.

Budapeşte Emniyeti’nden Komiser Szluka ile Martin Beck’in gerilimli başlayan ilişkisi, sayfalar ilerledikçe daha ilginç bir hal alır. Herhalde çok az polisiyede sayfalar boyunca dedektifin sıcaktan bunalmasını, duşa girip çıkmasını, üstünü değiştirmesini ve günde üç öğün yediği yemeklerin detaylarını, o şehirde bulunma nedenlerine dair kendini ikna edemeyişini, hiçbir şey yapmadan sokaklarda dolaşmasını sıkılmadan okursunuz.

Bunun tadına varabileceğiniz ve Martin Beck’le o eski dünyanın sokaklarında gezebileceğiniz bir roman, Duman Olan Adam. Nihayetinde tüm bu iç sıkıntısı ve yaz sıcağı da Martin Beck’i durdurmuyor tabii, kayıp gazeteciye ne olduğu gün yüzüne çıkarılıyor.

Stockholm’de Azılı Bir Çocuk Katili

1967’de yayımlanan serinin üçüncü kitabı, Balkondaki Adam. O yıl, Stockholm’deki parklara bir gaspçı dadanır. Özellikle orta yaşlı insanlara bazen gündüz saatlerinde bazen de akşam parklarda saldırır; paralarını, çantalarını alıp ortadan kaybolur. Sivil polisler tüm parklarda dolanıp durur ama uzun süre gaspçıyı yakalayamazlar. Derken bu parklardan birinde 9 yaşındaki bir kız çocuğunun cesedi bulunur, tecavüz edildikten sonra öldürülmüştür. Sonra bir çocuk cesedi daha…

Tüm şehir hatta tüm ülke, sapık katilin yakalanacağı günü bekler büyük bir korkuyla. Ama Martin Beck ve ekibi için bu o kadar da kolay değildir; tanık yok, ipucu yok, bilgi yok… Polisler, bu korkunç suçun failini bir an önce bulabilmek için neredeyse tüm şehirde operasyon üzerine operasyon düzenlemeye başlar. Elbette romanın sonunda fail de nedenleri de ortaya çıkar. Balkondaki Adam, seride sisteme dair eleştirilerin biraz daha sertleştiği ilk roman denilebilir, ki bu eleştiriler serinin sonraki kitaplarında daha da artıyor.

Fakat bu büyük arama yapılmak zorundaydı ve yapıldı da. Saat on bir sularında polis operasyonu başladı ve bu operasyonun haberi sokakta ve uyuşturucu mağaralarında serseri bir yangın gibi yayıldı. Sonuç heves kırıcıydı. Hırsızlar, kaçakçılar, pezevenkler, fahişeler, hepsi deliğine girdi, hatta keşler bile. Saatler geçti ve operasyon hiç güç kaybetmeden devam etti. Bir hırsızı iş üstünde yakaladılar ve oldukça rahat dolanan bir kaçakçıyı enselediler. Polisin gerçekte başardığı tek şey çamuru bulandırmak oldu. Evsizleri, alkolikleri, uyuşturucu bağımlılarını, tüm ümidini yitirmiş olanları, sosyal devletin eli taşı kaldırdığında kaçacak gücü olmayanları uyandırmıştı. Bir tavan arasında on dört yaşında bir öğrenci kız çıplak bulundu. Kız elli tane Preludin hapı almış ve en az yirmi kere tecavüze uğramıştı. Fakat polis geldiğinde tek başınaydı. Kan revan ve pislik içindeydi ve vücudu morluklarla doluydu. Hâlâ konuşabiliyordu ve olan biteni yamuk yumuk anlattı, umursamadığını söyledi. Adamlar kızın giysilerini bile bulamadılar, bu yüzden onu eski bir battaniyeye sarmak zorunda kaldılar. Kızın söylediği adrese arabayla götürdüler. Kapıyı açan, annesi olduklarını tahmin ettikleri kişi kızın üç gündür kayıp olduğunu söyleyip onu eve almak istemedi. Kız merdivenlere yığılınca adamlar ambulans çağırdı. Buna benzer birçok vaka gün ışığına çıktı. (1)

1968, ABD Karşıtı Protestolar ve Öldürülen Bir Polis

Serinin 4. romanı Gülen Polis şöyle açılır:

…Strandvägen’deki Amerikan Konsolosluğu ve ona çıkan yan sokaklar boyunca 412 polis memuru, bu sayının iki katı kadar göstericiyle mücadele ediyordu. Polisin göz yaşartıcı bombaları, tabancaları, kamçıları, copları, arabaları, motosikletleri, telsizleri, pilli megafonları, köpekleri ve histerik atları da beraberindeydi. Göstericilerse bir mektup ve karton dövizler taşıyordu, ki kartonları bardaktan boşanırca yağan yağmurun altında hamura dönmeye yüz tutmuştu. Homojen bir grup denemezdi, çünkü kalabalığın içinde her türden insan bulunabilirdi, kot pantolonlu ve ekose kabanlı 13 yaşındaki öğrenci kızlardan tutun da ciddi suratlı siyasi üniversite öğrencilerine, ortalığı karıştırıp kışkırtanlardan profesyonel bela çıkaranlara ve ressam şapkası ve mavi ipek şemsiyeli en az 85 yaşındaki sanatçıya kadar herkes. Güçlü bir ortak güdü etrafında toplanmış, yağmura ve karşılarına çıkan her şeye göğüs germeye hazırdılar… (2)

Yıl 1968. Vietnam Savaşı’na karşı ABD Konsolosluğu önünde eylem yapan insanlar ve onlara sert bir biçimde müdahale eden polis. Yazarların dediği gibi “… bir doktor tanıdığı olan ya da paçayı sıyırmayı iyi bilen her polis memuru, bu tatsız görevden kaçınmayı başarmıştı.” Martin Beck ve Kollberg, bunlar olurken evde satranç oynayıp sohbet eder.

Aynı akşam yol kenarında bir otobüs bulunur, içindeki insanlar katledilmiştir. Öldürülenlerden biri de cinayet büroda görev yapan bir dedektiftir. Gülen Polis, yazarların üsluplarını da değindikleri konuları da sertleştirdikleri roman olarak kabul edilir. Bu romanla ikili, Edgar Ödülü dahil pek çok ödül almaya başlar.

Ayrıksı Kitap tarafından büyük bir titizlikle dilimizde yayımlanan ilk dört kitap kısaca böyle. Serinin diğer kitapları da yine Ayrıksı Kitap tarafından sırayla yayımlanacak. Kayıp İtfaiye Arabası, Savoy Cinayeti, Pis Adam, Kilitli Oda, Polis Katili ve Teröristler

İsveç polisiyesinin temeli sayılan Martin Beck serisi, tüm Nordik polisiye kültürünü etkiledi dersek abartmış olmayız. Milenyum serisi ile tüm dünyada çok okunan yazar Stieg Larsson, topluma ve suça yaklaştığı yer nedeniyle bu seriden çok etkilendiğini belirtir. Günümüzün çok okunan yazarlarından Jo Nesbø, seriyi “İskandinav polisiyesinin mihenk taşları” olarak tanımlar.

Çoğu okur gibi benim için de vazgeçilmez bir karakter olan Wallander serisinin yaratıcısı, usta yazar Henning Mankell kendisini en çok etkileyen serinin Martin Beck serisi olduğunu söyler, bu cümleyi Rebus serisinin yazarı Ian Rankin’den de duyabilirsiniz. Pek çok farklı ülkenin, farklı coğrafyanın dolayısıyla farklı kültürün yazarları, kendi yapıtlarını yazarken bu seriden etkilenmiştir.

2020’de Martin Beck Serisi Neden Önemli?

55 yıl sonra… İsveç’in uzağında bir ülkedeyiz, dilimizde Martin Beck serisi yıllar sonra tekrar yayımlanmaya başladığı için büyük bir heyecanla bu kapak dosyasını yapmak istedik. Peki, neden?

Okurlarımızın DNA analizlerinin, cep telefonlarının, bilgisayarların, internetin, güvenlik kameralarının olmadığı yıllarda geçen cinayetleri ve bu cinayetleri soruşturan dedektifleri okumasını neden bu kadar tutkuyla isteyelim ki?

Artık o yöntemler eskidi, artık polisiyede her şeyin büyük bir hızla, yüksek ritimle anlatılması önkoşul sayılıyor, öyle ki karakterlerin ve suçun nedenlerinin bile bir önemi kalmadı çoğu yazar ve okur için. Daha hızlı polisiye, daha zekice kurgulanmış suçlar daha makbul sayılmıyor mu bugün?

Pek çoğumuzun aklından geçenlere Balkondaki Adam romanında öldürülen küçük kızın annesinin yanından çıkan Kollberg’in düşündükleriyle yanıt vermek gerekir:

… Aynı zamanda hızla gangsterleşen toplumu düşündü. En son kertede böyle bir toplumun oluşmasında o dahil herkesin payı vardı. Daha geçen yıl polis teşkilatındaki teknolojik gelişmeyi düşündü; buna rağmen, işlenen suçlar hep bir adım öndeydi. Yeni soruşturma metotlarını, bilgisayarları, bunlar sayesinde suçluların belki de birkaç saat içinde yakalanabileceğini düşünürken bu muhteşem teknolojik imkânların az önce yanından ayrıldığı kadına ne kadar az teselli verebileceğini getirdi aklına. Ya da kendisini ne kadar teselli edebilirdi ki? Taşlarla kırmızı çitin arasındaki çalılıklarda yatan küçük bedenin etrafına toplanmış, ciddi suratlı adamlara ne diyebilirdi bu teknoloji?… (3)

Evet, bilimsel ve teknolojik ilerlemeler nedeniyle artık bir cinayet zanlısının fotoğrafını bulmak için Martin Beck ve ekibi gibi haftalarca beklememize gerek yok. Artık attığımız bir mesaja anında cevap verilmemesine bile tahammülümüzün olmadığı bir hızda yaşıyoruz.

Ama insanlar arasındaki eşitsizliğin, yoksulluğun, kadın cinayetlerinin, çocuk istismarının, çocuk cinayetlerinin, göçmen karşıtlığının, iş cinayetlerinin 55 yıl önceye göre daha da arttığı, daha normalleştirildiği yıllarda ve nesnellikteyiz. Gündelik hayatlarımızda şiddet ve suç, oldukça yakınımızda ama bu suçların gerçek nedenleri ve çözümleri üzerine çok azımız düşünüyoruz.

Wahlöö ve Sjöwall, 55 yıl önce, imajı “refah toplumu” olan İsveç’te insanlara toplumdaki eşitsizliği, suçun toplumsal nedenlerini anlatmak, bunların konuşulmasını sağlamak için yola çıktı. Herkesin rahatça okuyabileceği bir biçim üzerine çalıştılar. Büyük bir disiplinle ve sorumlulukla yazdılar. Kısaca Wahlöö ve Sjöwall, ne için yazdılarsa şu anda aynı nedenlerle daha fazla okunmayı hak ediyorlar. Dilimizde ve her dilde… Daha fazla ve birer polisiye romandan fazlası olduklarını bilerek okunmalılar.

Notlar
https://www.theguardian.com/books/2009/nov/22/crime-thriller-maj-sjowall-sweden
1 Balkondaki Adam, Çev: Bige Turan Zourbakis, Ayrıksı Kitap
2 Gülen Polis, Çev: Bige Turan Zourbakis, Ayrıksı Kitap
3 Balkondaki Adam, Çev: Bige Turan Zourbakis, 48. sayfa, Ayrıksı Kitap
*Özlem Özdemir’in bu yazısı 221B derginin 24. sayısında yayımlanmıştır.

1984 doğumlu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu, aynı bölümde yüksek lisans yaparken eğitim yayıncılığı alanında çalışmaya başladı, iki yıl sonra kültür yayıncılığı alanına geçti. Bilim ve Gelecek dergisinde Yazı İşleri Müdürü, Esen Kitap'ta Genel Yayın Yönetmeni olarak çalıştı. SoL gazetesinin bilim eki BilimsoL'a ve kitap ekine katkı sundu. Mylos Yayın Grubu'nun kurucularından. Episode ve 221B'nin yayın yönetmeni.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Hikaye

Netflix'te İzleyebileceğiniz En İyi 10 Suç Belgeseli

Sonraki Hikaye

Martin Mystère: İmkânsızlıklar Dedektifi

En Son Yazılar