Özel Röportaj: Gülce Başer ile Polisiye Üzerine

//
38 dakikalık okuma

2015’te yayımlanan ilk polisiye romanı “Bir Ceset Bir Söz” ile Dünya Kitap Yılın Polisiye Romanı Ödülü’nü kazanan Gülce Başer, serinin ikinci romanıyla tekrar okurlarıyla buluşuyor. “Yanığı Bulmak” kitabı Mylos Kitap’tan yayımlanan Gülce Başer’le romanlarını, polisiyeye dair düşüncelerini, hedeflediği çalışmaları konuştuk.

Çağımızın başarılı şairlerindensin, akademik kariyerin de var. İlk polisiye romanın “Bir Ceset Bir Söz” 2015’te yayımlanmıştı. Nasıl başladı polisiye yazarlık senin için?

Bir polisiye roman yazmaya karar verdiğimde takvimler 2003 ya da 2004 yılını gösteriyordu. Aklımda başka bir şey vardı, hâlâ var. Ancak onu o zaman yazamadım. Oturdum başına, yirmi sayfa yazdım ve kalktım. “Bu konuda henüz yeterli bilgim yok,” dedim. Yüksek lisans ve bir doktora yaparak bilgi ve kültür zeminini kurdum. Daha doğrusu, 2009’da 1998’de kazandığım yüksek lisansa dönüp dönmeme konusunda kararımı verirken, aklımda belki o romanı yeniden yazacak birikime erişebileceğim de vardı.

Bir Ceset Bir Söz’e girişmemse doktora tezi yazarken artık psikolojik olarak sıkıştığım, teze devam edemez hale geldiğim bir anın çıkışıydı. Bir şey keşfettim, Türkiye kültür tarihiyle ilgili temel bazı varsayımlara itiraz etmemi gerektirdi. Pek kolay bir durum değil; Hilmi Yavuz’dan Hasan Bülent Kahraman’a herkese diyecektim ki, “Hayır, devletin kültür siyaseti o kadar monolitik bir şekilde Batıcı değil, ömrümüzce Osmanlı tarihi ve Divan edebiyatı okuduk. Üstelik Batı edebiyatı filan görmedik.” Tez bilgisayarda, ben sokakta…

Daraldığımda hayal kurarım. O sırada evde televizyon da faaliyet halinde… Dizileri izlemesem de duyuyorum. Bir kurgu geldi aklıma… Özellikle kadın karakterlerin ya iyi ve aptal ya da kötü ve zeki olmasına büyük öfke duyuyorum. Bir kadın olsun, dedim, iyilik delisi olmasa da kötülükten hazzetmesin. Kafası da hiç olmazsa akıl edebileceğimiz kadar iyi çalışsın. Kurgu da çok çabuk hazır oldu kafamda. Bir şekilde geldi aklıma, belki dizilerdeki hatalardan mülhem. Öfkeyle yaratıcılığım harekete geçebiliyor.

“Bilinmezi bilmek insanın varoluşsal eğilimlerinden biri”

gülce başer 2

Bir Ceset Bir Söz, içinde casusiye de olan çok iyi kurgulanmış, matematiği doğru kurulmuş bir polisiye roman. Casusiye olayların ağırlıkta olduğu bir polisiye yazmak zor bir tercih, yerli yazarlar için. Sense ilk romanında casusiye ve polisiye arasında çok iyi bir denge tutturdun. Casusiyeye ayrı bir ilgin var mı?

Ne yeraltıyla ne istihbaratla ne de emniyetle bağlantım var. Teşekkür ederim, umarım iyi olmuştur gerçekten… Hâlâ yüzleşemiyorum romanlarımla. Bu kez söz verdim kendime, yüzleşeceğim çünkü üçüncü romanda, roman yazma tekniği konusunda biraz ustalaşmam gerekiyor.

Casusiye ilgim olmaz mı? Bizim kuşak, casus filmleri ve dizileriyle büyüdü. Küçükken ailem elverseydi şimdi kara kuşak karateciydim ayrıca. Güvenlik, varoluşsal meselelerimden biridir ve bilgi peşinde koşmamın temel saiklerindendir. İnsanca bir şey… Çocukluk kurgularımda tamamen güvenli bir ev nasıl olur diye düşünmüştüm. Görsel yanılsama yaratacak bir teknik mekanizmayla görünmez bir ev tasarlamış, tehlike anında da tümüyle çelik bir kutuya dönüşmesini hayal etmiştim, tabii bilimkurgu filmlerinde gördüğüm zırh sistemiyle. Böyle bir eve kimin ihtiyacı olur? Bir casusun, bir ajanın…

Bilinmezi bilmek insanın varoluşsal eğilimlerinden biri. Casusların, ajanların bilgiye sahip olduğunu varsayarız. Bu noktaya geldiğimiz andan itibaren de hayallerimizde öyle biri olmayı kurarız. Çok sıradan bir görüntünün altında yatan sıradışılığın ve her şeyi bilmenin hayatı… Bence herkeste aynı şekilde başlar. Kimi okuru olur, kimi de yazarı… Sorun, öyle biri olmanın kendisidir; kendim de dahil, kabul etmeliyim ki pek azımız böyle mesleklere sahip olmayı göze alırız.

Günümüz dünyasında bu tür efsaneler gündelik yaşamımızın bir parçası haline geldi. Doğruluk payı vardır mutlaka. Ama bundan da önemlisi, her birimiz, yaşadığımız dünyaya hükmeden bir Olimpos tasavvuruyla yaşamayı seviyoruz. Bütün düş kırıklıklarımıza, beceriksizliklerimize ve sürgite razı olmamıza meşru bir zemin kazandırıyor bu tasavvur. Orada bir yerde bizi asıl yönetenler yaşıyor ve her şeye onlar karar veriyor. Yapacak bir şey yok, böyle yaşayıp gideceğiz biz de, gibi… Bunu da düşünmeden edemiyorum.

Bir Ceset Bir Söz ve Yanığı Bulmak romanların aynı karakterlerin farklı hikâyeleri olduğu için önce karakterleri konuşalım isterim. Özellikle Nihal karakteri… Radikal kararlar alan, ilk romanda eşi Ahmet’in ölümüyle değişim  yaşayan Nihal, yerli polisiyemizde de çok ilginç bir kadın karakter. Sen nasıl anlatırsın Nihal’i?

Nihal’i soğuk bulanlar oldu, ondan korkanlar oldu arkadaşlarım arasında. Sanırım ikinci kitapta daha çok sevecekler. Şahsen hayranım ona… Asla kontrol edilemiyor. Küçük hamlelerle büyük manevralar yapıyor ve müdanasız. İyi ya da kötü değil. Seçeneği olduğu bir durumda kötülük yaptığını gören olmadı ama herkes onda bir kötülük potansiyeli görüyor. Bir kötülüğü var mutlaka ancak onu yapmaya mecburdu.

Nihal’in yeraltı edebiyatının deli kadınlarıyla bir akrabalığı var ama deli değil. Bilakis son derece hesaplı… Nihal, müdahale edilemez bir kadın olmaya oynuyor. Müdahale edilemeyen kişi ya iktidardır ya da deli… Doğasından gelen öfke patlamalarını kimi zaman bilinçli olarak yönlendiriyor ve “delimsirek” izlenimi yaratıyor. Açılan boşluktan da bildiğini okumayı başarıyor. Zaafları var. Âşık olduğunda neler yapabildiğini gördük, merakının peşinden nasıl gittiğini de… Vicdanının halen çalışmasını önemsiyorum. Kendi etik dizgesinin dışına çıkmamaya özen gösteriyor. Daha da önemlisi, kimseye kendini kanıtlamaya çalışmıyor. Sınırlarına girildiğinde yalan da dahil bütün silahlarıyla tecavüzcüyü dışarı çıkarmaya çalışıyor.

Aslında Nihal ne herhangi birimizden daha yalancı ne de aklımızın yettiğinden daha entrikacı. Ne var ki o fazla birey bir kadın… Topluma inancını yitirdiği besbelli. Başının çaresine bakıyor. Seksen milyonun ortasında başına bir iş gelmeden kendisi olmayı sürdürerek yaşaması için, hem de bir kadın, hem de Batı tipli bir kadın olarak yaşayabilmesi için hesaplı ve akılcı olmaktan başka seçeneği var mı?

“İstedim ki bir kadın olsun, etrafındaki bütün kadınlara cesaret versin.”

bir ceset bir sözPolisiyede kadın karakterlerle ilgili neler düşünüyorsun? Nasıl bir evrim geçirdi sence polisiyede kadın karakterler ya da eksikler nedir bu konuda?

Söylenecek çok şey var ama ben bu soruya sistematik bir yanıt vermek istemiyorum çünkü şunları görmek istiyorum: Polisiyeden başlayayım. Esra Türkekul’un yazdığı Cadıbostanı Cinayeti’ni okuduğumda aklıma ilk gelen, Nihal’i bu kadar eli yüzü düzgün yaparak klişelere uyma eğilimi gösterip göstermediğim sorusu olmuştu. Obez Berna’yı çok sevmiştim. Obez ve iddiasız… Ama Nihal’i “güzel” değil, “zekâyla güzelleşen” bir kadın olarak tasarlamıştım. Sıradan hatta hafif de kemerli burnuyla çocuk suratlı bir kadındır Nihal. İnce, narin, bir yumrukta yere serilecek türden bir kadından savaşçı çıkarıp okuru ve diğer karakterleri ters köşe yapmayı istemiştim. Berna’ysa Nihal’in tam tersiydi. Bunu değerli bir kazanım olarak görmüştüm.

Kafası çalışan kadın karakterin deliye dönmesi, aslında bir kadın sorunun ötesinde çağ sorunu. Guy Debord, Gösteri Toplumu’nda, insanın bu çağda ya uyuşturucuyla ya da delirerek sistemden/yapıdan kurtulabileceğini yazmıştı. İş kadınlığa, hele de Türkiye’de kadın olmaya gelince daha da vahşi bir hal alıyor ve özellikle ekonominin sıkıştırdığı yani kaynakların daraldığı dönemlerde, bu söyleşiyi okuyan iş hayatına ait kadınların çok iyi bildiği türden kanlı bir hal alıyor. Siz bir kadın olarak erkeğe ait kulvarları zorluyorsunuz. Zaten pasta küçük…

Ama istedim ki delirmeyelim, mücadele edelim… Hemcinslerimizi dinleyelim, onlar da bizi dinlesinler. İstedim ki bir kadın olsun, etrafındaki bütün kadınlara cesaret versin. Yüzleşme cesareti versin. Mücadele cesareti versin. Bunu da yalın, küçük adımlarla yapsın, üstelik “bilge” biri olmaya da oynamasın. Çünkü böyle bir kadın yok gibiydi.

Şiirden gideyim, kendi alanım olduğu için. Temsil edilen kadın şair öznelere baktım. Anneyle başladık. En meşru pozisyondu. Eylemlere katılan, daha iyi bir dünya için mücadele eden gruplarda yer alarak sürdürdük serüvenimizi. Ama bir gerçek var; Gülten Akın ilkti ve uzun yıllar tek kaldı. Sonra Sennur Sezer ona katılabildi. Lale Müldür, Nilgün Marmara, Gülseli İnal, Arife Kalender, Ayten Mutlu muhtemel şair masalarında teker teker oturan kadınlar oldu. “Ben” deme cesaretini gösterdiler. Süper güçlere sahip olan, anneliği güçlendiren, entelektüel olan kadınlar görünmeye başladı.

Didem Madak tabii ki kritik bir ön açıcı… Yüzleşme, itiraz etme, durum saptama ve kendimiz olmaya cesaretlendirdi bizi. Madak, avukattı ama avukat değil, biricik kendi oldu. Ardılları olan bizler kendimiz oluyoruz, hem de bağıra bağıra… Bu güzel, hem de çok güzel. İntikam alıyoruz, öfke yansıtıyoruz. Epik olmadan bildiğini okuyan bir kadın şair özne kurayım istedim. Kendisi olmanın önüne çıkarılan engelleri tanımayan… Mücadeleyi bile bir kabullenme türü olarak gördüm, an geldi. Şiirde ön taraf daha tıkalı olduğu için çıkan kadın özneler hep daha radikal oldu.

“Biz kadınlar özneysek cadıyız, iyiysek kurban. Her gün bunu yeniden öğretiyorlar bize.”

Popüler kültürse tam bir rezalet. Akıllı, orta yaşlı kadın ya anne ya da kötü olmaktan rahatsızlık duymuyor. Yeni dizilerde kötücül femme fatal anneler de var. Ancak şu kesin: Orta yaşlı ve akıllı kadın bekârsa kötü. Biz kadınlar özneysek cadıyız, iyiysek kurban. Her gün bunu yeniden öğretiyorlar bize. Sonuç, kötücül bir kadın kuşağı olacak bu gidişle…

Kadın yazarlar niye okunmuyor? Mızmız ve farkındalığı yüksek kadın karakter yaratacakları varsayılıyor. Oysa bu, 1980’lere ait bir ruh hali, o dönemde erkek karakterler de öyleydi.

Öyleyse Issız Adam niye tuttu? Kişilik bozukluğu olan mızmız bir erkek ve onu unutamayan aklıselim bir kadın… Her ikisi de son derece güncel ve sahici karakterlerdi çıktıkları yıllarda. Öykü, kadınlar arasında tuttu. Çünkü o kadın sayesinde bizi zavallı âşık pozisyonuna düşüren bütün kırık aşk hikâyelerimiz meşrulaştı. Yani biz, “elde edilmez” bir erkeği elde etmek için mücadele eden ve edemeyip yıkım geçiren kadınlar, kendi zaaflarımızla yani narsisistik var olma/varlığını kanıtlama tutkumuzla yüzleşmek zorunluluğundan kurtulduk, çıktık. Üstelik “aşk” diye iki de kanat taktık kendilik yoksunluğumuza… Karakterlerimi kurarken, özellikle içinde aşk olan iki roman yazarken güncel mesele olarak kültürel narsisizmin getirdiği kendilik yoksunluğunun sorumluluğunu da üstlenmeye çalıştım. Bu durum herhalde bir sosyolog olan Nihal’in tercihlerini de açıklıyordur.

Gelelim Yanığı Bulmak romanına… Romanı ne zaman tasarlamaya başladın, yazım süreci nasıl geçti?

2017’den bu yana yazılmış halde elimde bekliyor. Ne sen sor ne ben söyleyeyim… 2016’da yazdım. Altı ay kadar sürdü. Bir iki kere okudum. 2018’de bir daha okudum. İnşallah bir daha bitmiş bir işim elimde bu kadar beklemez.

“Kudret zaafıyla hesaplaşmamız gerekiyor, daha mutlu hayatlar sürdürebilmemiz için.”

İlk romanda da yer alan ana karakterlerimiz Nihal, Hakan, Özlem, Cihan, Kemal bu kez hep birlikte kayıp bir kişinin peşine düşüyorlar… Ve ikinci romanda Gürcü ve Yanık gibi çok ilginç karakterler de var. Nihal’in hayatına nasıl devam edeceği, ilk romanı okuyanlar tarafından epey merak ediliyordu.  Yanığı Bulmak’ı kısaca okurlarımıza nasıl anlatmak istersin? Yazar olarak seni zorlayan ya da yeni bir şeyler denemeye iten neler oldu?

Bir kere bu romanın polisiye niteliğinin daha belirgin olmasına özen gösterdim. Ritmi düşüren bazı açıklamaları yapmadım. Okura biraz daha fazla güvendim. 2015’te herkes bana da aynı soruyu sordu: “Ee, sonunda ne oldu yani?” Ne olacak, gizem çözüldü işte, dedim. “Öyle değil… Nihal’e ne olacak? Hakan’a ne olacak?” Bilmiyordum. Hâlâ bilmiyorum. Nihal’in biraz daha tanınmasının iyi olacağını düşündüm, Hakan’ın da… Cihan’ın ve Özlem’in de… Sadece Gürcü ve Yanık’a takılmışsın, ben Sibel’i de özenle kurdum. Sema’nın da hakkını verelim.

Oldu bitti futbolla ilgili biri oldum. Temel futbol terimlerini gayet iyi bilecek kadar, iyi bir golden keyif alacak kadar. Şiirde de kullandım hatta. Maç seyretmeyi severim. Bol erkekli bir evde yetişmemle ilgisi olabilir. Yetişirken izlediğim yakışıklı futbol yıldızları vardı. İspanya milli takımına sempatimle takımın yakışıklılık ortalaması arasında tabii ki güçlü bir korelasyon vardı. Bu da ilgimin genç kız yanıydı. Düşünsenize yakışıklı adamlar estetik bir oyun oynuyor, siz de izliyorsunuz. Eh, magazin de izlerim iyi kötü… Programlarından sıkılıyorum ama haber başlıklarını takip ederim.

İşin içinde ailevi nedenlerle bulunduğum için, siyaset bilim bildiğim için, toplum bilimci olduğum için biliyorum. Spor; siyasi, ekonomik ve toplumsal bir meseledir. Şöyle eğlenceli ikinci roman yazayım dediğimde bir futbol yıldızını konu edinmenin aklıma gelmesi uzun sürmedi ama hikâyenin o dünyada geçmesini de istemedim. Hepimizin heves ettiği bir şeyi, televizyonlarda gördüğümüz kahramanların küçük, sade hayatlarımıza girdiği bir anı hayal ettim. O mercekten kendimizi görmeyi denedim.

Varsıllıkla aramızdaki sorgulamamız gereken uçurumu görmek istedim. Paranın üzerimizdeki etkisini görmek istedim. Bundan rahatsız olmamızı da istedim. Her ikisinden hem de… Kibrin zararını görmek istedim. Zaaflarımızın başımıza açtığı işleri görmek istedim. Hem de bunları okumaya kaptırdığımız bir anda içimize düşürmeyi istedim. Elimi kirletmeden çıkmak gibi bir derdim yok. Ama kendiliğimi korumak ve iyilik için bir şeyler yapmak gibi bir derdim var.

yanığı bulmak görsel

Yanığı Bulmak, kurgunun önemli bir aşamasında 15 Temmuz’la da çakışıyor. Roman boyunca da 15 Temmuz öncesinde emniyet içindeki yapılaşmalara dair tespitler, yorumlar var. İki romanında da Türkiye’nin nesnelliğinden, içinden geçtiği dönemlerden, olup bitenlerin bireylerin üzerindeki etkisinden kaçmadan yazıyorsun…

Kudret zaafıyla hesaplaşmamız gerekiyor, daha mutlu hayatlar sürdürebilmemiz için. Bunu artık yapmamız gerekiyor. Türkçe bir roman arayışındayım. Türkiyeli bir roman… Arıyorum.

Basında çalışıyordum. Bir ilave fikri vardı, toplantısında bulundum. “İnsanlar,” dedi biri, “içlerinde kendilerini görürlerse gazeteyi alırlar.” Çok naif görünüyor değil mi? Çok gerçek. Toplum ölçeğinde bir “kendilik” yoksunluğu çektiğimiz için bu ilkenin işi bitmiş görünüyor. Aslında bana göre “hiç de bile…”

Gelgelelim kendimizi anlatmanın da bin bir yolu var. Dümdüz anlatmak bugün yokluğunu çektiğimiz gazetelerin işi… Olmak istediğimiz gibi anlatmak sosyal medyayı kusturduğumuz rötuşlu selfielerin fonksiyonu. Biçimlendirip anlatmak sanat… Yeni bir biçimlendirme, yeni bir üslup…

İlk iki romanım kendi ölçülerime göre polisiyenin kalın sınırlarının dışına taşmıyor, hikâye anlatıyorum. Üç boyutlulaştırmaya çalışmam, dediğinde nesnel olduğunu varsayarak söylüyorum, belki bir ölçüde başarmam, sonuçta henüz bir polisiye öykü anlatma sınırlarında kaldığım gerçeğini değiştirmiyor. İstediğim gibi bir roman yazmayı becerebilecek miyim, onu da bilmiyorum. En güzel roman henüz yazılmamış olandır’a sığınmaya çalışıyor değilim. Sordun, söylüyorum.

Yüzleşmek sıkıcı bir iş, ben de kabul ediyorum. Ama arada sırada da bir zahmet yüzleşelim kendimizle, hiç olmazsa daha renkli yalanlar üretmeye başlarız. Sürekli aynı yalanlara sığınmak da bizi sıkıcılaştırıyor.

Bu iki romanda yapmayı ciddiye aldığım tek sahici şey, kutuplar arasında iletişim olanakları yaratmak, birbirimizi birbirimizin gözünden görmemizi sağlamak. Fena bir başlangıç olmaz, becerebilirsek… Bir de gerçeğe uygun bir belgesel çekmeye çalışıyorum bu romanlarda. Kameranın arkasında da ben duruyorum. Nesnelliği kaçırabilirim, hoş görün.

Yanığı Bulmak çok hızlı bir ritme de sahip, romanın sonunda da bir boşluk bırakmadan, çok hızlı gelişen pek çok olay çok iyi bağlıyor. Kurgusunu ve olay örgüsünü kurarken nasıl çalıştın, nelere dikkat ettin?

Çok zorlandım. Çok zorlanıyorum. İlk bölümün sonunda kim kimdir, nerede oturur, yaşı kaçtır, neyi bilir, neyi bilmez sorularıyla bir tablo çıkarıyorum her seferinde. Sonra ona baka baka, bütün dikkatimi toplayarak yazıyorum. Her romanı da en az iki kişiye okutuyorum. Sonra editör, sonra tashihçi… Ritmi yüksek tuttum bu sefer. Daha polisiye olsun, istedim. Dedim ya, okura güvendim.

“Yüzleşmek sıkıcı bir iş, ben de kabul ediyorum. Ama arada sırada da bir zahmet yüzleşelim kendimizle, hiç olmazsa daha renkli yalanlar üretmeye başlarız.”

Yaşayan, hatalar yapan ama idealleri varsa bunların da peşinden koşan, gerçek karakterler yazıyorsun. Karakterlerini yaratma sürecinden ve özellikle dikkat ettiğin noktalardan bahseder misin?

Her birini kafamda birer modelle kurdum. Kartonlaştıklarını düşündüğüm yerlerde hamle yaptırdım onlara ve denedim: Bu kadın/adam burada bunu yapar mı diye… İnsanları severim, ilginçtirler. Karakterlerimi de severek kurdum.

Kimsenin yüzde yüz, taammüden kötü olmadığına inanıyorum. İçinde yaşadığımız toplum bizi biçimlendiriyor. Elbette iyiyi ya da kötüyü seçiyoruz. Yine de bir meşrulaştırıcımız var kötüyü seçmekte. “Şu olduğu için kötüyü seçtim,” demeye eğilimliyiz. Ben zaafları önemseyip sorumluluk üstlenmeyi deniyorum.

Şunu saptayalım: Karşınızdaki size silah çekmiş ya da çocuğunuz hasta ve paranız yok. Birinci durumda çok usta bir dövüşçü değilseniz hayatta kalan taraf olmayı seçmeniz, ikinci durumdaysa gerekirse çalmanız meşrudur. Bunlar hayatta kalma mücadelesidir. Ancak kudrete duyduğunuz zaaf, sizin durabileceğiniz bir noktada durmamanıza yol açabilir.

Bir başka örnek; Issız Adam’dan başladık, oradan gidelim: Bir ıssız adama âşık olmak kader olabilir. Ancak onu elde etmek için kendinizden ödün vermenizin aşkla açıklanması, bizim kendimize söylediğimiz yalanlara dahildir. Bunu da anlatmamın bir anlamı yok, göstermem gerekir.

Yanığı Bulmak’ta İstanbul da neredeyse bir yan karakter gibi. Okurken sürekli İstanbul içinde hareket halinde hissediyoruz kendimizi. Şehrin polisiye romanlarda önemli bir gücü olduğunu düşünüyorum. Şehirle olay örgüsü ya da karakterler arasında nasıl bir ilişki kuruyorsun yazarken?

İyi tanımadığım bir şehre uğrayabilirim romanda ama asıl şehir rolü vermem. İstanbul, sakinlerinin hayatlarına hükmeden bir şehir. Kalabalık, gürültülü, nemli, altyapısı yetersiz, varsıl, kimine muhteris, kimine çelebi…

Yaşadığımız şehir, hayatımızın gizli/açık kişilerinden biri… Evden işe gitme macerası İstanbul’da uzun, sözgelimi İzmir’de kısa hikâye… İstanbul öyle büyük ki, her ilçede ikişer ay kalıp beşer kişi dolandırabilirsiniz ve yakalanana kadar şehri terk etmeyi becerebilir, polis arşivlerinde kaybolabilirsiniz. Küçük bir şehirdeyse iki haftada adınız çıkar, kimse sizinle iş yapmaz. Bir kaçış sahnesi İstanbul’da farklı unsurları içerir, İzmir’de farklı… Çok tanımlı yaklaşmıyorum. Şehri tanıyorum, ne sorun çıkar, ne avantajlar sağlanır, onları bilerek yazıyorum.

gülce ana görsel

İlk romanınla Yılın Polisiye Romanı Ödülü almıştın. Okurlardan, eleştirmenlerden gelen yorumlar, tepkiler neydi? Neler kattı bunlar senin polisiye yazınına?

İyileri geçiyorum. “Cinayet neden işlendi, anlamadım,” diyen bir eleştiri vardı, onu biraz “ilk roman, yazar da kadın, dümdüz eleştirebilirim,” tavrına bağladım. Çünkü gayet açıktı durum. Dilimle ilgili eleştiriler var. Dil konusunu biraz namus gibi görüyorum. Bu konuyu okurun beğenisiyle tayin edemem. Romanlarımı bir kez kitap olarak okuyup nihai kararımı vereceğim.

Birinden, fazla edebi olduğu yönünde bir geribildirim aldım. Herhalde edebiyattan aynı şeyi anlamıyoruz. Polisiye edebiyat, bir edebiyat türüdür. Ama yüksek edebiyatla minik bir kesişim kümesi var sadece.

İlk elli sayfa için aile çevremden hayli yorum aldım: “İlk elli sayfayı geçirince okunuyor.” Teşekkür ettim. Bu yorum en çok katıldığım yorumdu, ikinci romanda ilk elli sayfayı yazarken dizlerim titredi. Yanığı Bulmak’ta da, “İlk elli sayfada özet yazmışsın, sonra olaya girmişsin,” gibi bir yorum bekliyorum… Bence üçte beceririm. Çünkü bu kadar titrek bir şekilde güçlü giriş yazılmaz. Başörtüsü meselesinden ilkesel olarak çok eleştiri aldım. Hiç etkilenmedim. İsteyenin başını örttüğü, isteyenin açtığı bir romandı bu.

Macera, Yanığı Bulmak’ta bitmiyor. Roman, Nihal ve Hakan’ın yeni maceralarını okuyacağımızı düşündürerek sonlanıyor. Serinin üçüncü romanı için bir planlama yaptın mı?

Evet. Bu serinin son öyküsünde gezmeye çıkacağız.

“Bir sıkıntı var, adaletsizlik… İlişkilerde adaletsizlik. Mülkiyet dağılımında adaletsizlik. “

Polisiyenin tüm dünyada yükselişe geçmesine dair bir yazar olarak görüşlerin nelerdir? Şu anda tüm dünyada en çok okunan ve film/dizi sektöründe en çok izlenen/üretilen türlerden biri polisiye. Sence neden bu kadar seviyoruz polisiyeyi ve bu yükselişin Türkiye’deki yansımalarına dair bir öngörün var mı?

Vicdanımızı rahatlatıyor. Çok tehlikeli… Kötüler cezasını buluyor, gündelik hayatımızda ihtiyaç duyduğumuz heyecanı ve sıradışılığı yaşıyoruz, sonra ayı nasıl çıkaracağımız sorununa biraz daha enerjik bir şekilde geri dönüp arkasını düşünmüyoruz. Haksız servetlerin hırsızlıklarla paylaşıldığını, paylaşılabilir olduğunu görüp rahatlıyoruz. Şiddet meşrulaşıyor. Bu iki romanımda verili olanı aldım, bütün yaptığım biraz yüzleşmeye yaklaştırmayı denemekti. Klişeleri kırmayı denemekti. Deniyorum.

Gerçek bir özeleştiri istiyorsan, istediğim romanı yani hem heyecanlı hem de kafalarda alternatif bir dünya fikri yaratan romanı henüz yazamadım. Çünkü nasıl yaparım diye düşünüyorum. Didaktik niyetlerle yola çıkmış değilim. Ama kendimizi gördüğümüz estetik bir metin yazmayı istiyorum, henüz umudum kırılmış değil. Kendimi eleştireceksem, şiddeti göze alarak yazdım ama sıradanlaştırılmasına katkıda bulunma ihtimaline karşı vicdanımda aklanmış değilim. Emniyet, mafya, casusiyeye eğilimim biraz bununla da ilgili aslında. Şiddet onların kulvarında kalsın istiyorum. Gündeliğe sıçramasın.

Bir sıkıntı var, adaletsizlik… İlişkilerde adaletsizlik. Mülkiyet dağılımında adaletsizlik. Güzel bir yalan var: İnsanın yetinmezliği esastır, diyorlar bize… Sonuç: Yüzde 10, tüketemeyeceği kadar büyük mülkiyeti elinde tutuyor. Tanıdığım insanların çoğu insanca koşullara sahip olsalar daha fazlasına heves bile etmeyecek türden. Sadece bir kısmı, daha fazlası için kendini bile satmaya hazır.

Bu açgözlülük önkabulünün, sadece mülkiyetin sınırlanmasının önüne geçecek mekanizmaları meşrulaştırmak için her an yeniden üretiliyor olabileceği ihtimalini düşünsek belki daha farklı bir dünya için oy kullanabileceğiz. Tabii bunun için aynaya bakıp, “Bugün ne yapmak istiyorsun?” diye sorabilmemiz gerekiyor. Bunun için zamanımızın ve elbette vereceğimiz yanıtı hayata geçirebilme umudumuzun olması gerekiyor. Bu, cep telefonsuz bir gün geçirme klişesinden farklı bir yaklaşım. Bize kendimiz lazım. Kendimi tenzih etmiyorum. Sadece yenilgiyi kabullenmiyorum.

Serinin iki romanının da dizi ya da sinema filmi olarak ilgi çekici olduğunu düşünüyorum. Bir yazar olarak senin bu konuda bir çalışman, beklentin ya da dileğin var mı?

İlk romanı basılmadan, fikrini almak için gönderdiğim yazar Mehmet Batur, “Bunu doğrudan film yapmalı,” diye düşünmüştü. Her ikisini de film izler gibi yazdım. Ama bir romanı film yapmak için nasıl çalışılır, onu bilmiyorum.

Bir polisiye yazar olarak senin en sevdiğin polisiye karakterler, yazarlar, romanlar, filmler, diziler nelerdir? Türkiye’den ve dünyadan favori yazarların, kitapların nelerdir?

Suç ve Ceza polisiyedir. Gülün Adı polisiyedir. Yeraltı edebiyatı okuma atölyesi yaptım üç romanla. Üç klasik… Oradaki sıkıntıyı da gördük katılanlarla.

Tarantino’yu seviyorum. Replikleri şahane. Polisiye mi? Sınırda… Oceans serisini izleyip rahatlıyorum. Kuzuların Sessizliği’ni meşru bulmamıştım ama zihin okşayıcıydı çünkü zekiceydi. Poyraz Karayel’i izledim. Koşullarım La casa de papel’i izlemeye elvermedi, bir ara izleyeceğim. Onlarca polisiye film ve dizi izlemişimdir herhalde.

Farklı romanlar, kudret ve kurbanlık durumuyla ilgili kuram kitapları ve tarih okumaları yapıyorum, bu okumalar zihnimde etkileşiyor. Oradan kendi kurmacalarım çıkıyor.

Röportaj, 221B derginin 24. sayısında yayımlanmıştır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

dedektiflerin arabaları
Önceki Hikaye

Dedektiflerin Onlar Kadar Ünlü Arabaları

tessgerritsen
Sonraki Hikaye

Özel Röportaj: Rizzoli&Isles Serisinin Yazarı Tess Gerritsen

En Son Yazılar