Gizli Servisler ve Casusluk Romanları: Karanlığın Ayak İzleri

//
15 dakikalık okuma

“Gerritsen’in romanı yaz dinlencesi için tercih edilebilecek, romantizm, gerilim ve heyecanın çok yüksek dozda iç içe geçtiği başarılı bir roman.”

Çağatay Yaşmut

KARANLIĞIN AYAK İZLERİ – TESS GERRITSEN

Her ne kadar kitabın arka kapak tanıtım yazısında bulunan “CIA”, “FBI”, “KGB” ve “Mossad” kelimeleri bize bir casus romanı okuyacağımızı ima etse de Karanlığın Ayak İzleri casus romanlarının biraz uzağında kalıyor. Daha çok “thriller” tarzında işlenmiş bir konusu olan casusluk elbisesi giydirilmiş bir gerilim romanı. 

Karanlığın Ayak İzleri

Hazır, konu casusluk romanlarından açılmışken çok kısa da olsa bu tarza değinmek isterim. Ernest Mandel, Hoş Cinayet kitabında dünya savaşları sonrasındaki dönemde kamuoyunun yeni bir suç türüyle tanıştığını söyler. Bu yeni suç türü, kişisel yaşamlara ve mülkiyete değil, devlete yönelik işlenir. Suçlular, devlet veya hükümetler için hareket ederler. Bu cürümün failleri  “casuslar”dır. Yeni suç türü ve yeni faillerle beraber, dedektiflerin işlevini ajanlar ve istihbarat örgütleri üstlenir. İşte casusların varlığı böyle bir zamanda ve böyle bir değişim sürecinde, özellikle CIA ve KGB’nin başrolde olduğu gizli servisler savaşına dönüşmüştür.

“Casus romanları genellikle bir ülkeye, o ülkenin devletine ya da çok sayıda devlete yönelik işlenen suçları konu edinir”

Bu suçları ve faillerini kâğıda döken anlatı biçimi, polisiye ya da suç edebiyatı içerisinde bir alttür olarak kabul edilir. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasındaki soğuk savaş sürecinde iyice tanınır hale gelen ve birer fenomene dönüşen casus romanları genellikle bir ülkeye, o ülkenin devletine ya da çok sayıda devlete yönelik işlenen suçları konu edinir. Bir casus romanında cinayeti veya cinayetleri kimin işlediği çok da önemli değildir çünkü asıl hedef, daima ortalıkta dönen şaşırtıcı entrikalarla bu entrikaların sorumlularının açığa çıkartılmasıdır. Graham Greene, John le Carré, Ian Fleming, Mario Simmel ve Eric Ambler bu türün en önemli yazarlarıdır.

Stanford Üniversitesi’nde antropoloji konusunda tamamladığı lisans eğitiminin ardından Kaliforniya Üniversitesi’nden tıp diploması alan, 1953 doğumlu Çin asıllı Tess Gerritsen, stajını Hawaii’de tamamladıktan sonra ilk romanı Gece Yarısından Sonra Gelen Telefon ile yazın dünyasına katıldı.  Sonrasında romantik gerilim, casusluk-thriller, tıbbi gerilim ve özellikle seri katillerin başrolü aldığı polisiyeler yazmaya devam etti. 

Yazar, polisiye romanlarda olay örgüsünün ya da eylemsel kurgunun karaktere oranla daha ön plana olması gerektiği savunulur.  Gerittsen, 221B’nin 23. sayısında Fulya Turhan’ın kendisiyle gerçekleştirdiği röportajda iyi bir polisiye romanın tamamen karakterlerle alakalı olması gerektiğini ifade eder.  Bu görüşünü, otuz üç dile çevrilen, on iki maceralık “Rizzoli ve Isles” serisiyle hayata geçirir. Onun karakterleri, belli bir noktadan başladıkları maceralarını, romanın sonunda uzun bir yolculuğun ardından değişmiş olarak başka bir noktada bitirirler.

“Casuslar ve cinayetler”

Gerittsen’in okuduğum bu iki romanı, belli bir seriye ait romanlar olmamalarına karşın, karakterlerin değişimi açısından yazarın genel tutumunu başarıyla okura gösteriyor. Yazarın casus yazınına duyduğu ilgiyi de, aynı röportajda açıkladığı gibi, yaşadığı Maine’de emekli CIA casuslarıyla tanışmasına ve onların hikâyelerini dinlemesine bağlıyorum. 

Hikâyemize gelince… Karanlığın Ayak İzleri romanında Gerritsen bizi bu sefer Paris’in sokaklarına, casusların ve cinayetlerin arasına götürüyor. Başkarakterimiz Berly Tavistock ve ağabeyi  Jorden Tavistock, 20 yıl önce NATO istihbaratında ateşe olarak çalışan ebeveynleri Madeline Tavistock ve Bernard Tavistock’ın Paris’te bir görev sırasında cinayete kurban gittiklerini bilmektedirler. Karıkocanın ölüm yıldönümleri olan 15 Temmuz’dan bir gün önce İngiliz istihbaratından emekli olan Hugh amcalarının verdiği, MI6’ten çok sayıda arkadaşının katıldığı, ki konukların arasında o gece Berly’nin gönlünü çalacak ve sonrasında onu Paris’te karşılaşacağı tehlikelerden koruyacak eski CIA ajanı Richard Wolf da vardır, davet sırasında Berly ve Jorden kardeşler, anne babaları hakkındaki gerçeğin toprağa gömülmüş olduğunu öğrenirler.

“NATO belgeleriyle dolu bir çanta”

Onlara söylenenin aksine çift, görev sırasında öldürülmemiş; babaları yakın mesafeden eşine üç el ateş edip onu öldürdükten sonra silahı kendi kafasına dayayıp tetiği çekmiş, intihar etmiştir. Cesetlerin yanında bulunan, müttefiklerin silah envanterlerini gösteren NATO belgeleriyle dolu bir çantada yer alan tüm evraklar teşkilat içinde uzun zamandır kimliği tespit edilemeyen köstebeğin Bernard ve Madeline Tavistock olduğunu kanıtlamaktadır. Berly ve Jorden kardeşler yüzleştikleri bu korkunç gerçeğe inanmayarak hem anne babalarının ölümlerinin arkasındaki gerçeği ortaya çıkarmak hem de onların hain olmadıklarını kanıtlayıp isimlerini temize çıkarmak için Paris’teki operasyonu yöneten Claude Daumier ile görüşmek üzere Paris’e giderler.

İki kardeş, polis raporunda anneleri Madeline’nin bir sevgilisi olduğunu, adamla haftada birkaç kez buluştuklarını, babaları Bernard’ın olanları öğrendiğini ve önce karısını, sonra da kendisini vurduğunu okurlar. Çantanın bulunmasıyla köstebek de bulunmuş ve mesele sonlandırılıp halının altına süpürülmüştür. Berly bu hikâyeye de inanmaz; üstelik Richard Wolf ile karşılaşır ve Wolf’un, kardeşiyle kendisini korumak için peşlerinden Paris’e geldiğini öğrenince aileleriyle ilgili gerçeğin çok daha farklı ve tehlikeli olduğunu anlar.

Böylece kahramanlarımızın ilk işleri yirmi yıl önceki soruşturmayı yürüten iki polisi bulmak olur. Fakat bulmaları gereken iki polisten biri olaydan hemen sonra bir trafik kazasına kurban gitmiş ancak ona çarpan sürücü bulunamamıştır. Bakımevinde yatan diğer polis ise aynı zamanlarda geçirdiği felce bağlı olarak konuşamayacak duruma gelmiştir. 

İki kardeşin yirmi yıl önce olup bitmiş ama göründüğünden çok başka  olayları didiklemeye başlayıp tehlikeli sorular sorarak asıl gerçeği ortaya çıkarmaya yaklaşmaları birilerini rahatsız eder ve iki kardeşi hedef haline getirir. Önce, öldürülen bir kadın ajanın katil zanlısı olarak Jordan tutuklanır ve hapishanede öldürülmeye çalışılır. Berly ve Richard ise bir suikastken kıl payı kurtulur. İki kardeş, tertiplenen eski bir oyunu bozdukları için şimdi bu oyunun kuralları birileri tarafından yeniden belirlenmiştir ve bu oyunun sonunda iki kardeş mutlaka ölmelidir…

GECE YARISINDAN SONRA… TESS GERRITSEN

Beş yıl önce Mossad’ın önde gelen ajanlarından Simon Dance ve ekibi, hedefleri olan “Şeytan’ın Oğlu” lakaplı Magus isimli ajan yerine adamın karısını öldürmüş ve bir cinayet görevini ellerine yüzlerine bulaştırmışlardır. Bu hata affedilmez, Dance ve yardımcılarının ölüm emri verilir; üstelik en büyük ödül Dance’nin başına konur. İşler böyle sarpa sarıp hayatları tehlikeye girince Simon Dance ve ekibi sırra kadem basar. Beş yıl boyunca hiç kimse onların nerede olduğunu, ne yaptığını öğrenemez. 

Günümüze gelince, 32 yaşındaki kahramanımız Sarah Fontaine, Georgetown’da mütevazı bir dairede yaşayan, kendi halinde, araştırmacı bir mikrobiyologdur. Bu mazbut hayat, bir gece elçilikte çalışan Nick O’Hara’dan gelen telefonla altüst olur. Sarah, iki ay önce evlendiği ve geçen süre zarfında Londra, Amsterdam, Berlin hattında sürekli iş seyahatlerine çıkan kocası Geoffrey Fontaine’nin Berlin’de kaldığı otelde çıkan yangında öldüğü haberini alır. Londra’da bulunduğunu zannettiği kocasının ölüm haberinin Berlin’den gelmesi, Sarah’nın kocası hakkında fazla bir şey bilmediğinin ilk kanıtıdır.

Nick O’Hara, Washington’a transfer olalı sadece üç gün olmuştur. Dışişleri Bakanlığı’nda geçirdiği sekiz yılın sonunda hem kariyerinde fazla yol katedememiş berbat bir diplomat olarak hem de siyasi oyunların azizliğine kurban giderek Londra’daki iki numaralı koltuğundan Washington DC’deki en kötü konsolosluk makamına, kendi tabiriyle “masada oturup kâğıtları karıştırmaya” gönderilmiştir.

“Casus mu, suçlu mu yoksa federal bir tanık mı?”

O’Hara, Geoffrey Fontaine hakkında yaptığı araştırma sonucunda adamın bir sene öncesine kadar mevcut olmadığını, sonra aniden bir sosyal sigorta numarası ile bir pasaport ve bir evlilik belgesinin ortaya çıkıverdiğini fark eder. Üstelik FBI’ın bile varlığından haberdar olmadığı bu adamın dosyası İstihbarat Servisi tarafından gizli dosyalar kapsamına alınmıştır. Geoffrey Fontaine kimdir? Casus mu, suçlu mu yoksa federal bir tanık mı?

Bu sorunun yanıtını sadece Nick O’Hara değil, evlendiği adamı hiç tanımadığını anlayan Sarah Fontaine de merak eder ve Nick O’Hara ile birlikte Londra’da başlayıp Brüksel ve Berlin’de devam eden, oradan da Amsterdam’da son bulacak bir yolculuğa, daha doğrusu çoğunlukla kaçma kovalamayla geçecek bir tuzağın içine atılır. Nick’i bu yolculuğa çıkaran tek nedense aslında genç kadına gönlünü kaptırmış olmasıdır.

Olaylar Avrupa’nın farklı şehirlerinde baş döndürücü bir hızla gelişirken Sarah Fontaine kocasının gerçek adının Geoffrey değil, Simon Dance olduğunu, Mossad için çalıştığını, Eva Fontaine adında ikinci bir eşinin bulunduğunu öğrenir ve Amerikalı bir eşe ihtiyacı olduğu için kendisiyle evlendiği  gerçeğiyle yüzleşir. Daha da kötüsü, kısa bir süre sonra Eva Fontaine’nin öldürülmesi ve cinayetin Sarah’nın üzerine kalması, genç kadını içinden çıkılması çok zor bir gizem yumağının içine iter. 

Gerritsen’in romanı yaz dinlencesi için tercih edilebilecek, romantizm, gerilim ve heyecanın çok yüksek dozda iç içe geçtiği başarılı bir roman.

221B’nin 27. sayısında yayımlanmıştır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Hikaye

Will Trotter: Peder Brown Suçluların Günahlarından Arınmalarını, Af Dilemelerini İstiyor

Sonraki Hikaye

Öldürmek Doğru mu Ya Da Rosa Parks'ın Koltuğu

En Son Yazılar