Yasin Uzun’dan Bir İlk Roman: Bir Dosya Üç Cinayet

Yasin Uzun’dan Bir İlk Roman: Bir Dosya Üç Cinayet

Bir Dosya Üç Cinayet, Yasin Uzun’un ilk romanı… Yazarın farklı kıta ve ülkelerde, uzun bir zaman dilimine yayılan polisiyesinde, eski BM Barış Gücü askeri, yarı Türk yarı İngiliz Hector’un peşinden Bangkok’tan Londra’ya, Sudan’dan Rotterdam’a dolaşıyoruz. Hector ise, hem av hem de avcı rolünde sıradışı bir seri katilin peşinde… “Bir Dosya Üç Cinayet”i yazmaya başlamadan önce neler yapıyordunuz? Kısaca tanıyalım sizi… İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde ekonomi okudum. O dönem, Avrupa Birliği ile üyelik müzakereleri daha umut verici bir seviyede devam ediyordu. Ben de o konuda eğitimime devam etmek istedim. Marmara Üniversitesi’de AB İktisadı üzerine yüksek lisans yaptım ardından. Ne yazık ki hepimizin bildiği üzere Avrupa maceramız pek iyi gitmedi. İş Bankası’da bir süre çalıştıktan sonra şimdiki ismiyle Ticaret Bakanlığı’nda göreve başladım. 8 yıldır da buradayım. Vaktimin büyük kısmı, davranışsal iktisat gibi yeni teoriler ya da veri madenciliği ve blokzincir gibi gelişen teknolojilerin bakanlığımızda ve genel olarak kamu sektöründe nasıl kullanılabileceğini araştırmakla geçiyor diyebilirim. “Bir Dosya Üç Cinayet”, Temmuz ayında piyasaya çıktı. Kitabı ne zaman yazdınız? Kitabı yaklaşık 3 yıl önce yazmaya başladım. Sıkı bir polisiye okuru olarak uzun bir süredir yazmayı denemek istiyordum. Ankara’daki rutin içerisinde fırsat bulamamıştım. Konfor alanımdan çıkmam gerekiyordu sanırım. 2015 yılında Londra’ya yüksek lisans için gittiğimde kırılma anını devamını oku...
Jo Nesbø: İstediğin Kadar Güzel Bir Öykü Kurgula, Kalp Atışlarını Duymuyorsan Ölecektir

Jo Nesbø: İstediğin Kadar Güzel Bir Öykü Kurgula, Kalp Atışlarını Duymuyorsan Ölecektir

37’sinde ilk romanını yazdığında eserleri tüm dünyada milyonlar satan, çok okunan bir yazar olacağını düşünmemişti. Onun için “polisiyenin rock yıldızı” desek, abartmış olmayız sanırız… Jo Nesbø, tüm başarısına rağmen mütevazılığını koruyan bir adam. Tutkulu bir polisiye okuru olmadığını vurgulayan Norveçli yazar, bir polisiye yazarı olarak polisiye türünün o kadar da içinde olmamanın avantaj sağladığını düşünüyor. Farklı işlerde çalışıp hayatın her alanından insan tanımanın ve dünyayı gezmenin yazarlığına zenginlik kattığını söyleyen Nesbø, “İstediğin kadar kafanda öyküyü planla, günün sonunda hiçbir şey planladığın gibi olmayabilir. Her şey hissiyatta bitiyor aslında. Genç yazarlara tavsiyem; kendileri için yazsınlar, insanların ne istediğini umursamasınlar, hayal güçlerini kullansınlar,” diyor… Röportaj: Ufuk Kaan Altın/Onur Bayrakçeken Fotoğraf: Thron Ullberg Dünyanın en ünlü polisiye yazarlarından birisiniz. Sizin için “polisiyenin rock yıldızı” desek, abartmış olmayız sanırız… Her şeyden önce sizi yazmaya iten nedenleri merak ediyorum. Bu süreci biraz anlatabilir misiniz lütfen? Kitap okunan bir ailede büyüdüm. Çocukluğumdan beri hep okudum, okudum… Yazmak, sanırım okumaya verdiğim bir tepkiydi. Hani müzik yapmak da müzik dinlemeye bir tepkidir ya, öyle. Yani yazmak hep hayatımdaydı. Gençken arkadaşlarımın grubu için şarkı sözleri de yazdım, sonra da kendi grubum için ama bir romancı olma planım yoktu. 37 yaşında ilk romanımı yazdığımda ve bir roman yazdığımı, yayımlanacağını arkadaşlarıma devamını oku...
Çağatay Yaşmut: Öykü, Çetin Ceviz; Yoğun Emek İstiyor

Çağatay Yaşmut: Öykü, Çetin Ceviz; Yoğun Emek İstiyor

“Öncelikle konunun özgün olmasına dikkat ederim ama konu dünyayı sarsacak kadar iyi olsa bile, eğer giriş bölümündeki o merakı okura geçiremezseniz çuvalladınız demektir,” diyor Çağatay Yaşmut. Başkomiser Galip Polisiyeleri’ne son olarak Doktor Ceyda’yı Kim Öldürdü? ismiyle bir de öykü kitabı ekleyen Yaşmut, öykü yazmanın roman yazmaktan daha zorlu olduğunu vurguluyor: “Öykü çetin ceviz. Daha yoğun emek istiyor.” Başkomiser Galip polisiyeleriyle tanınan Çağatay Yaşmut, 221B’nin ilk sayılarında öykü yazmaya karar verdi, ilk sayıdan beri dergimizi takip eden okurlarımız bu öyküleri çok iyi hatırlıyordur. İşte bu öykülerin daha uzun versiyonları bir kitapta toplandı ve Doktor Ceyda’yı Kim Öldürdü? ismiyle yayımlandı. Polisiye öykü kitaplarının çok sınırlı olduğu dilimizde tüm polisiyeseverlere mutlaka öneriyoruz. Çağatay Yaşmut’la hem kitabını hem de polisiye dünyasını konuştuk. Röportaj: Özlem Özdemir Okurlarımız öykülerini, romanlarını elbette biliyor. Ekonometri ve felsefe okudun ve uzun yıllar finans alanında çalıştın. Polisiyeyle okur olarak ne zaman tanıştın? Polisiyeyle tanışıklığım ortaokul sıralarına kadar gider. O zamanlar babam bana okumam için Agatha Christie romanları alırdı. Onları hatmederdim. Şimdilerde raflarda göremediğimiz pek çok macerası vardı bende: Mesela, Şatodaki Hayalet, Karakolda Cinayet gibi. Lise yıllarında birçok yazarı kendim keşfetmeye başladım. Robert Ludlum, Arthur Hailey, Stephan King, Peter Straub o yıllar elimden düşüremediğim yazarlardı. Morris West’in Kertenkele’sini hiç unutamam. Peter devamını oku...
Wolfgang Schorlau: Alman Derin Devleti, Nazi Eskileri ve Neo-Nazilerle Bağlantılı

Wolfgang Schorlau: Alman Derin Devleti, Nazi Eskileri ve Neo-Nazilerle Bağlantılı

Wolfgang Schorlau, yazmaya geç başlayıp hızlı ilerleyenlerden. Dedektif Dengler karakteriyle Türkiye’de de sevilen Alman polisiye yazarı, derin devletin kirli oyunlarından istihbarat servisi savaşlarına kadar uzanan bir yelpazede hep sorgulayan bir yapıda eserler veriyor. Ülkesi Almanya’nın karanlık geçmişiyle hesaplaşmadığına inanan Schorlau, 68 Kuşağı ideallerinden uzaklaşmanın da topluma zarar verdiği görüşünde. “Hayatımın devamında sadece yazmak, insanlara hikâyeler anlatmak istiyorum,” diyen Wolfgang Schorlau ile yazarlık serüvenini, güncel ve geçmiş siyaseti, hataları, hayal kırıklıklarını, idealleri, insanlığın gittiği noktayı konuştuk… Röportaj: Ufuk Kaan Altın Maalesef, sizinle biraz geç tanıştığımızı söyleyebiliriz. Türkçeye henüz sadece üç romanınız çevrildi: Mavi Liste, Münih Komplosu ve Koruyan El… Bunlardan ilk ikisini okudum ve son zamanlarda okuduğum polisiyeler arasında listenin üst sıralarına yerleştirdim. Her şeyden önce, sizi yazmaya iten nedenleri merak ediyorum. Çok geç başladınız ama hızlı ilerlediniz. Bu süreci biraz anlatabilir misiniz? Haklısınız, profesyonel olarak yazmaya geç başladım. Yazar olmadan önce bilişim sektöründe yöneticilik yapıyordum ama aslına bakarsanız çok erken bir yaşta yazmaya başladığımı söyleyebilirim. Daha 13 yaşındayken Vahşi Batı üzerine öyküler yazıp bunları cüzi bir ödeme karşılığında okul arkadaşlarıma veriyordum (ticarete kafam yatmıyormuş, yazarak zengin olamayacağınızın ilk göstergesi!). 40’lı yaşlarımın ortasında o günleri, ilk yazma deneyimlerimi hatırlamak, düşünmek bana iyi geliyor. Hayatımın devamında sadece yazmak, insanlara hikâyeler anlatmak istiyorum. Bana devamını oku...
221B Dergi, 14. Sayısıyla Tüm Türkiye’de Satışta

221B Dergi, 14. Sayısıyla Tüm Türkiye’de Satışta

Türkiye’nin ilk ve tek polisiye kültürü dergisi 221B, 14. sayısıyla raflardaki yerini aldı. Yeni sayımızda İspanya’ya gidiyoruz… Edebiyattan filmlere farklı başlıklarda İspanyol polisiyelerine yakından bakarken “Profesör”ü evinize getiriyoruz! Son dönemin en çok konuşulan dizilerinden biri La casa de papel. Dizinin popülaritesi dilden dile yayılırken bir soruyu da gündeme getirdi: İspanya’da polisiye eserlerin geçmişi ve güncel durumdaki yükselişinin nedenleri nedir? Bu soruların peşine düşen 221B, İspanya polisiye edebiyatını ve tabii sinema ve televizyonunu mercek altına alıyor. Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi İspanyol Dili ve Edebiyatı bölümünden Prof. Dr. Nil Ünsal, İspanya polisiye romanında Eduardo Mendoza ve eserlerini ayrıntılarıyla inceledi. Yine aynı bölümden Araştırma Görevlisi Melike Yazıcı Çangur, 80’lerden günümüze İspanya polisiyesinin gelişimini, en önemli yazarları ve eserlerini aktardı. “Profesör”, 221B’de İspanya’nın en önemli yazarlarından Manuel Vázquez Montalbán’ın gustosu yüksek dedektifi Pepe Carvalho, Fulya Turhan’ın titiz incelemesiyle karşınızda. Antonio Altarriba’nın çizgiromanı Ben, Katil‘iyse Barlas Omay inceledi. İspanya sinemasında da polisiye yükselişte. Anaakımdaki pek çok polisiyeden özgün, başarılı ve zekice kurgulanmış bu filmleri Özlem Özdemir irdeledi. Ve 14. sayının büyük sürprizi: La casa de papel‘in “Profesör”ü Álvaro Morte (üstte), Türk basınında ilk röportajını 221B Dergi’ye verdi. Arne Dahl röportajı ve diğerleri… Dosya konumuzun dışında yine dolu dolu bir içerik okuyucuyu bekliyor. Kuzey‘in en devamını oku...
Anna Friel: Umursadığım Tek Şey, Daha İyi Olmak

Anna Friel: Umursadığım Tek Şey, Daha İyi Olmak

13-14 yaşından beri setlerde Anna Friel. Britanyalı aktris, 1991’de bir pembe diziyle başlayan serüveninde önemli bir yer tutan Marcella‘nın 2. sezonuyla bu akşam yeniden karşımızda olacak. Friel, öncesinde hem diziye hem de kendisine dair ipuçları veriyor… Çeviri: Sena Özkurt Az, öz ve genellikle özel işlere imza atan İngiliz kanalı ITV’nin nitelikli polisiyesi Marcella‘da Londralı dedektif Marcella Backland rolünde izliyoruz Anna Friel’i. Bron/Broen‘in yaratıcısı İsveçli Hans Rosenfeldt’in imzasını taşıyan Marcella‘da, İsveç-Danimarka ortak yapımı dizideki Saga Norén karakteri gibi, Friel’in canlandırdığı Marcella Backland’ın da karanlık ve gizemli bir yanı var: Stresli anlarda kendini bir anda kaybediyor ve o anlarda ne yaptığını hatırlamıyor. Kendisine zarar veren şeyler bunlar. Gizem aralanıyor “İzleyicilerin cevaplar için 18 ay beklemesinin hayal kırıklığı yarattığını biliyorum ama Hans böyle yapıyor. Artık bayılmaların sebebinin açıklanması gerektiğiyle ilgili ben de çok ısrarcıydım. Oldukça sinirli ve vahşi olabiliyor ve bunun sebebini anlamadıkça çocuklarını kaybetme tehlikesi hep olacak.” diyor Friel rolündeki bu gizem için. Marcella’nın 2. sezonu başlarken Dizinin bu akşam başlayacak yeni sezonu, ilk sezona göre daha karanlık, kasvetli ve kanlı geçecek gibi. Tüyler ürpertici cinsel tacizlerin, pedofil vakalarının olduğu ve küçük çocukların garip deneylere maruz kaldığı sahneler var. Friel, “Bazıları için izlemesi zor da olsa, maalesef çocukları öldüren insanlar mevcut ve devamını oku...
Diane Kruger: “Paramparça”da Katja’yı Canlandırırken Boğuluyormuş Gibi Hissettim

Diane Kruger: “Paramparça”da Katja’yı Canlandırırken Boğuluyormuş Gibi Hissettim

Kariyerini ilmek ilmek işleyen bir oyuncu o. Almanya’da dünyaya geldi, Fransa’da oyunculuk üzerine eğitim aldı. Güzellik ve cazibenin yeterli olmadığını bilerek (kendisinde ikisi de mevcut, yanlış anlamayın!) doğru zamanda doğru yerde olmayı bildi. Diane Kruger, Fatih Akın’ın yönettiği In the Fade/Paramparça‘da bugüne kadar ki en zorlayıcı ve cesur rollerinden birinde. Aktris, “Paramparça‘da Katja’yı canlandırırken boğuluyormuş gibi hissettim,” diyor… Çeviri: Sena Özkurt 41 yaşındaki oyuncu, birçok eleştirmenin kariyerindeki en iyi performansı olarak adlandırdığı Paramparça filmindeki rolüyle Cannes Film Festivali’nden En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’yle ayrılmıştı. Rol aldığı film, Altın Küre’de En İyi Yabancı Dilde Film Ödülü’ne layık görüldüğünde gururluydu. Fatih Akın’ın yönettiği filmde Kruger, Türk göçmen eşi ve küçük oğlu Neo-Naziler tarafından öldürülen yaslı anne Katja’yı canlandırıyor. Paramparça, Kruger’in ana dili Almancayı kullandığı ilk film. Genç yaşta oyunculuk eğitimi için Fransa’ya taşınan aktris, zamanının büyük bölümünü Paris ve New York’ta geçiyor. Brad Pitt’le rol aldığı epik drama Troy (Truva), National Treasure (Büyük Hazine) ve Inglourious Bastards (Soysuzlar Çetesi) filmlerindeki ana akım rollerden sonra Katja karakteriyle ortaya koyduğu iş, kariyerinin en cesur rolü olarak adlandırıyor. Diane Kruger, kariyerinde istediği noktaya sonunda ulaşabildi mi? Peki bunun bu kadar uzun sürmesinin sebebi neydi? “Paramparça”nın İngiliz ve Amerikan seyircisi için sürpriz olacağını düşünüyor musunuz? Böyle devamını oku...
Nuray Atacık: Polisiye, Bireyin Özündeki Hakikati Ortaya Çıkarıyor

Nuray Atacık: Polisiye, Bireyin Özündeki Hakikati Ortaya Çıkarıyor

11. sayımızda son dönemin en iyi polisiyelerinden Fener Balığı‘nın yazarı Nuray Atacık’ı sayfalarımıza konuk etmiştik. Özlem Özdemir’in röportajı… Kaçıranlar için… “Fener Balığı”, karakterlerinin derinliği, dokunduğu toplumsal konular, kurgusu, ritmi ve matematiğiyle son zamanların başarılı yerli polisiyelerinden. Nuray Atacık’la uzun sohbetimiz sonunda ilk romanının neden bu kadar iyi olduğunun sırları da ortaya çıkıyor: Hayat boyu biriktirdikleri, gözlemleri, yazmak ve yayımlatmak için acele etmemesi ve disiplinli çalışma. Önümüzdeki yıllarda, eserleriyle adından sıkça bahsedeceğimize inandığım Nuray Atacık’la “Fener Balığı”nı, yazmaya başladığı ikinci romanını ve polisiyeyi neden sevdiğimizi konuştuk. Röportaj: Özlem Özdemir “Fener Balığı”nı yazmaya başlamadan önce neler yapıyordunuz, kısaca tanıyalım sizi… Çocukluğumdan beri yazmaya, daha doğrusu okumaya hevesliydim. 7 yaş büyük bir ablam var, evin yıldızıydı. Ben de çirkin ördek yavrusu olarak var olmaya çalışıyordum. Ve babamın akıllı insanları sevdiğini fark ettim; akıllı olmanın en önemli ölçütü de okumak ve matematik bilmek. Hemen elime bir mezura alıp başladım matematiğin abecesine, okuma yazmayı da kendi kendime öğrendim. 5 yaşında kitap okumaya başladım. Her kitabı bitirdiğimde, yazacağım kitabı hayal ederek hayatıma devam ettim. Ama bu hep hayal olarak kaldı, bir tek öykü bile yazmadım. Elime, gerçek manada yazma amacıyla kalem, kâğıt hiç almadım. Hazır hissetmediğiniz için mi? Aslında bunu sorgulamadım bile, kendiliğinden gelişti. Ortaokuldayken tiyatroya devamını oku...
Timur Soykan: Devlet Gücünü Eline Geçirmiş Bir Katilden Daha Tehlikelisi Yoktur

Timur Soykan: Devlet Gücünü Eline Geçirmiş Bir Katilden Daha Tehlikelisi Yoktur

Timur Soykan ile editörü Merve Çay, Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlanan son dönemin en iyi polisiyelerinden Liste ile dergimizin 4. sayısında Yazar vs Editör köşesine konuk olmuştu. Bu doyumsuz sohbeti hatırlatmak istedik… Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan polisiye roman “Liste”nin yazarı Timur Soykan ile kitabın editörü Merve Çay, 221B Dergi için muhabbet etti. Yarım saat politika konuşup memleketi kurtarmaya çalıştıktan sonra nihayet sıra kitabı konuşmaya gelmişti… Timur Soykan: Liste, bir dönem polisiyesi. 2012’de geçiyor. Henüz iktidarla cemaat arasında yaşanan kavganın kamuoyuna yansımadığı zamanlar. Devleti yönetenlerin güvenlik şovu yapmak için toplandığı bir köşkte genç bir komiser öldürülüyor. Katil, komiserin elindeki listeyi alarak izini kaybettiriyor. Katilin peşine düşen Cinayet Büro Amiri Çavlan, devletteki savaşın içine giriyor… Neredeyse iki yıl kitabın içinde yaşadım da sen üzerinde çalışırken neler hissettin? Merve Çay: Tüm kitap bana labirent gibi geldi. İstanbul; öldürülen kişinin elinden kaybolan listeyi ararken yaratılan şüphe ve güvensizlik ortamı ve elbette ana karakter Çavlan’ın tüm o kişilik muhasebesi de çıkmaz sokaklarıyla içinde kaybolduğumuz ayrı bir labirent. Timur Soykan: Çünkü ülke bir labirente dönüştü. Bu zamanları anlatan bir dönem polisiyesinin kara kitap olmaktan başka seçeneği yok gibi. Çünkü adalet yok. Onun yerine yargıyı, polisi siyasi amaçları için, kendi gücü için kullanan kirli siyasiler ya da çeteler devamını oku...
Durmuş, Oturmuş Bir Bilge Adam: Woody Harrelson

Durmuş, Oturmuş Bir Bilge Adam: Woody Harrelson

Woody Harrelson, kariyerinin en olgun dönemini yaşıyor. Three Billboards‘daki rolüyle üçüncü Oscar adaylığını kapan ABD’li aktör, ilk yönetmenlik denemesinin altından da başarıyla kalktı. ABD Başkanı Trump’ı kıyasıya eleştiren, Hollywood’u sarsan taciz ve tecavüz suçlamalarının dillendirilmesini umut veren bir gelişme olarak gören, durmuş, oturmuş Harrelson, bir bilge kıvamına gelmiş yavaş yavaş. Usta oyuncunun nadir verdiği röportajlardan biriyle baş başa bırakıyoruz sizi. Ünlülerin artık menajerler ve reklamcılar tarafından yönetildiği Hollywood camiası içinde Woody Harrelson, eski tarz şöhretlerden. Nadiren röportaj veriyor ama sorulan soruları da dürüstçe yanıtlıyor. Kendisini yüceltmek yerine her zaman alçak gönüllü davranıyor. Mesela kendisinden tembel diye bahsedebiliyor: “Dürüst olmam gerekirse, saat 1’e kadar yatakta kalabilir, daha sonrasında yavaşça kalkıp bir mango veya benzer bir şey yiyip arkadaşlarımla gezmeye gidebilirim.” Kariyerinin en olgun döneminde Yukarıda söylediğiyle çelişen şekilde son 1,5 yılda yedi filmde rol almış ama. İçlerinde Oscar adayı Three Billboards Outside Ebbing, Missouri ve Solo: A Star Wars Story de var. Ek olarak, ilk kez yönetmen koltuğuna da oturdu Harrelson, Lost in London‘ı çekti. Three Billboards‘da suç, trajedi, kara komedi ve aşk hikâyesiyle sarmalanmış küçük bir Amerikan kasabasına gidiyoruz. “İyi bir rol yakalama konusunda açgözlüyüm” diyen aktörün polis şefi Bill Willoughby’i canlandırdığı film, kasabalı bir kadının adalet arayışına odaklanıyor. Frances devamını oku...