Carrie Mathison – Bir Caz Müptelası

/
17 dakikalık okuma

Onur Bayrakçeken’in bu yazısı 221B’nin 39. sayısında yayımlanmıştır.

Bu köşede daha önce hep romanları ve romanlardaki dedektifleri mevzubahis ettik. Bildiğiniz gibi roman, burjuvazinin yükseliş çağının bir edebi ürünüdür. Şimdi doğumu daha yakın zamanlara dayanan ve internetin yaygınlaşmasına kadar insanlığın iletişimi üzerinde sarsılmaz bir hegemonya kuran başka bir araca uzanacağız; televizyona.

Ekranlarda casuslar pek sevilir. James Bond, birkaç neslin kahramanıdır. Bu adamlar (başta 007 olmak üzere) hep karizmatik, yakışıklı, kurnaz ve işin doğasıyla epey zıt bir şekilde pirüpaktır. Neyse ki 2000’li yıllar bu tasviri yerle bir etmeye başladı, artık casuslar kadın, çirkin ve günahkâr olabiliyor.

Gerçi Carrie Mathison, kesinlikle çirkin değil. Zeki olduğu da muhakkak. Fakat onlarca sivili öldüren bir insansız hava saldırısına onay verecek kadar günahkâr. Üstelik neredeyse lanetli, yakınında kim varsa mutlaka zarar görüyor. Bu anlamda oldukça gerçekçi ve modern bir CIA ajanı Carrie Mathison.

Peki, ben bu kadından, Homeland dizisinin başkarakterinden niye bahsediyorum? Ondan bahsediyorum çünkü bu kez “Dedektifler Ne Dinler?” köşemizin konuğu kendisi. Claire Davis’in dört dörtlük canlandırdığı, nihayetinde Emmy ve Altın Küre dahil birçok ödül kazandığı bu CIA ajanı, uslanmaz bir caz müzik müptelası. Doğal olarak radarımıza giriyor ve o kadar büyük bir müptela ki radarımızın ayarlarını bozup onlarca müziksever dedektif ya da casus arasından yalnız kendisini işaret ediyor. Evet, hüküm verildi, bu sefer konuğumuz o: Carrie Mathison.

CIA’in deneyimli ustalarından Saul Berenson’ın (Mandy Patinkin) öğrencisi olan Carrie, çoğu zaman özenilmemiş sarı saçları ve delici bakışlarıyla karşınızda dururken onda olağanüstü bir şeyler olduğunu seziyorsunuz. O, bu vahşi kurumun en uçarı ama en zeki ajanı. Bipolar olduğundan daima tetikte bir içgörüye sahip. Buna karşın kurallara pek riayet etmiyor, kendi güvenliğini ise hiç umursamıyor. Aldığı hemen her göreve obsesif bir şekilde saplanıyor. Bu saplantı onu çoğu zaman vicdanıyla karşı karşıya getiriyor: Carrie, CIA’in gördüğü en vicdanlı ajanlardan olabilir (ki CIA ve vicdan kelimelerinin yan yana gelmesi ne komik). Ne var ki, saplantıları onu mecburen günahkâr kılıyor. Elini kirletmediği, hırsına kapılıp birilerinin canına mal olan hatalar yapmadığı zamanlar pek az. Yine de eşsiz zekâsı, cesareti ve kararlılığı onu çalıştığı kurum için vazgeçilmez kılıyor.

Ancak Carrie için hiçbir şey caz müziği kadar vazgeçilmez olmasa gerek. Homeland yapımcıları, müthiş bir incelikle, Carrie’nin kişiliğini cazla yoğurmuş. Aslına bakarsanız, bu şaşırtıcı bir tercih değil. Zira caz müziğin doğaçlamalara dayanan, sürprizlere gebe yapısı onu belirsizliklerle dolu casusluk dünyası için dört dörtlük bir tercih kılıyor. Film-noirların da hep caz müzik kullanması tesadüf değil. Miles Davis’in Ascenseur pour l’échafaud (1958) filmi için yaptığı müzikleri bir düşünün: Belirsizliğin yarattığı gerilim ve birden yükselip alçalan bir tekinsizlik ya da beklenmedik cümleler. Bütün bunlar, Ascenseur pour l’échafaud ya da başka onlarca film-noir için olduğu gibi Homeland ve elbette Carrie Mathison karakteri için de biçilmiş kaftan.

Yalnız burada bizi ilgilendiren, Homeland’in caz müziği kullanmasından çok Carrie’nin hastalıklı bir caz meraklısı olması ve onun müzisyen tercihleri. Dizinin müzikleri yine cazdan müteşekkil olurdu ama Carrie pekâlâ bir rocker da olabilirdi ya da müzikle hiç ilgilenmezdi. Peki, Carrie niçin caz müziğe bu kadar düşkün? Caz müziğin Carrie Mathison karakterindeki yeri ne? İşte şimdi bu sorulara cevap vereceğiz.

Carrie, Caz ve Modernizm

İster edebiyat olsun ister sinema, modernizmin en esaslı temalarından biri şudur: Bireyin parçalanması ve bu parçalı bireyin keşfi. Modernizmin bunalımcılığı da buraya dayanır, ironik alaycılığı da. İngiliz caz eleştirmeni ve şair Philip Larkin, 1940’larda Oxford Üniversitesi öğrencisi olduğu döneme atıfta bulunarak, “Bizim için caz, herkese açık bir uzmanlıktan ziyade varoluşun özel bir esprisi haline gelmişti,” derken biraz da bunu kastediyordu. İki savaş görmüş gençlerdendi o. Yeni bir çağın insanıydı ve Larkin, böylece, cazı yeni çağın insanının varoluş ifadesi olarak resmediyordu.

Bakın, caz müziğin altın yıllarını iki dünya savaşının hemen ardından yaşaması tesadüf değildir. Bu iki savaş, bir kuşağın ölümü ve bir başka kuşağın doğumunu imler: Dünya tarihinde çok nadir gerçekleşen bir şey, kuşaklar arası kopuş yaşanmıştır ve yeni bir birey doğmuştur. Caz, işte bu yeni bireyin kimlik arayışının parçası olmuştur. Yeni birey, geleceğe dair önceki kuşaklar kadar ümitli değildir. Yeni birey, artık tamamen şehirlidir. Yeni birey, gerçekliğe kuşkuyla yaklaşır. Yeni birey, bilimsel ilerlemenin faydalarından şüphelidir. Yeni birey için tesadüfler, belirsizlikler ve doğaçlama hayatın doğal bir parçasıdır.

Bu noktada Homeland dizisinin alelade bir aksiyon anlatısı olmaktan çok Carrie Mathison’ın iç yolculuğuna dair bir anlatı olduğunu tespit etmeliyiz. Dizinin merkezinde aslında ne patlayan bombalar ne dört bir yandan yağan mermiler var: Amerikalı bir kadın olarak Arapçayı anadili gibi konuşan, hırslı, zeki, saplantılı, bipolar, vicdanlı ve hata yapmaya teşne Carrie Mathison var. Onun kendisiyle savaşan, çatışmalar ve belirsizliklerle dolu kişiliği ise en iyi caz müziğinde ifade buluyor. Bir başka deyişle caz, Carrie için bir çeşit şahsi manifesto oluyor ve o, ne zaman kendi kişiliğinin bütünlüğünü yitirse, caza sığınıyor. Eminim ki içinden şöyle diyor caz müziğe: “Bana kendimi hatırlat, her şeyimle.”

Carrie Mathison, Thelonious Monk ve Diğerleri

İsmi Romalı bir kumandanı çağrıştırsa da Tehlonious Monk, insanlık için çok daha değerli bir şahsiyettir; bir müzisyendir o. Caz piyanosu dendiğinde akla ilk gelen isimlerdendir, büyük de bir bestecidir ve Carrie Mathsion, herkesten çok onu sever. Carrie’nin evinin duvarları caz posterleriyle doludur ve bunlar arasında Monk posterleri hemen dikkati çeker.

Peki, Carrie’nin bir Thelonious Monk tutkunu olması tesadüf müdür? Elbette hayır. Monk’un en iyi albümleri kaotik, gerilimli ve fazlaca iniş çıkışlı birer curcunadır. Thelonious Monk, onu modern cazın öncülerinden yapan tekniğini ve besteciliğini çok yalın bir cümleyle ifade etmiştir: “Kimsenin çalamayacağı bir şey yarattık çünkü yarattığımız şeyi icra etmek mümkün değil.”

Aslında Monk’un bu cümlesi, Carrie’nin ona neden saplantılı bir şekilde tutkun olduğunu açıklar. Carrie, Monk’un müziğinde kendisini bulur çünkü onun istihbaratçılığı da taklit edilemeyecek kadar kaotik, birçokları için anlaşılmazdır.

Caz tarihçisi Joachim E. Berendt ise meşhur Caz Kitabı’nda Monk’u şöyle anlatır:

“Monk, birbirinden uzak, genellikle belirgin çizgiler çalar. Birim olarak cümleyi, fonksiyonel sistem olarak armoniyi kaldırmak konusunda, serbest cazdan çok daha fazla ileri gitmiştir. Ornette Coleman, John Coltrane, Eric Dolphy ve cazın diğer öncülerine götüren pek çok şey, alaycı, bazen sinik bir mizahla birlikte ilk önce Monk’ta duyulur. Monk’un temaları -ritmik yer değiştirmeleri ve kural dışı yapılarıyla- modern cazın en özgün besteleri arasında yer alır. Monk ‘besteci piyanisttir’tir; köşeli, tuhaf doğaçlamaları kuşkusuz kendiliğinden ortaya çıkmaktadır ve yine de temadan kopuk değil, bestelerine sıkı sıkıya bağlı çizgiler halinde sürüp giderler, öyle ki sanki ‘bestelenmiş’ hissi uyandırırlar.”*

Berendt’in Monk’a dair bu tespitlerini pekâlâ Carrie’ye uyarlayabiliriz: Mathison, birbirinden uzak, genellikle belirgin kararlar alır. Prensip olarak kurallara riayeti kaldırmak konusunda mafyadan bile çok daha fazla ileri gitmiştir. Mathison’un sorun çözmedeki kural ve gelenek dışı yöntemleri, onu çağdaş istihbaratçılığın en özgün isimlerinden yapar. Mathison’ın inişli çıkışlı kişiliği ve ani, doğaçlama kararları kuşkusuz bipolar rahatsızlığıyla ilintilidir ama yine de onun başarısı, kişiliğinin bu yönünden ayrı düşünülemez. Mathison’ın doğaçlama kararları ve beklenmedik çözümleri, sanki önceden planlanmış bir muazzam bir planın parçasıymış hissi uyandırırlar.

Mathison’ın kaotik Monk’a olan sevgisinin tesadüf olmayışını, akıl hocası Saul Berenson’ın tercihlerine bakarak da görebiliriz. Carrie, Saul’u bir hususta ikna etmeye çalışmaktadır ve “Thelonius’un kendisi tarafından imzalanmış Monk’s Dream‘im de dahil olmak üzere sahip olduğum her şey üzerine bahse girerim,” der. Buradan Carrie için sahip olduğu hiçbir şeyin Thelonious Monk imzalı bir plaktan daha kıymetli olmadığını anlayabiliriz. Ancak Saul’un cevabı da ilginçtir ve bize incelikli bir ipucu verir: “Coltrane’i tercih ederim, Monk kadar yaygaracı değil.”

Saul’un bu cevabı aslında Carrie’yle kendisi arasındaki farkın da ifadesidir. Carrie ne kadar Monk ise Saul da o kadar Coltrane’dir.

Carrie’nin çok sevdiği bir diğer caz üstadı da Polonyalı trompetçi Tomasz Stanko’dur. Carrie, daha dizinin ilk bölümünde, epey stresli bir anında yatağa uzanmış onun “Terminal 7” parçasını dinlerken karşımıza çıkar. Stanko’nun özelliği, Avrupa serbest cazının öncü isimlerinden olmasıdır. “Terminal 7” ise Stanko’nun görece yeni parçalarındandır. Sanatçının 2009 tarihli Dark Eyes albümünde yer alır. Bu parça, dizi boyunca muhtelif zamanlarda yeniden karşımıza çıkar.

Mesele şu ki caz, bazen Carrie için Newton’ın dibine düşen elma da olabilir. Bunu da yine ilk bölümde görürüz. Carrie, gözünün önündeki bir ipucuna, bir caz barda takılırken uyanır. Barda bir grup sahne almaktadır ve kreşendo esnasında Carrie’nin gözleri trompetçinin parmaklarına kayar: işte bu da Carrie’nin elmasıdır.

Carrie’nin caz sevgisi elbette Monk’tan ya da Stanko’dan ibaret değildir. Evinin duvarlarına bakarsanız pek çok Miles Davis, Charlie Bird, Duke Ellington posteri de görebilirsiniz. Belki Carrie bu yazıyı okusa bana şöyle bile derdi: “Kişilik mişilik ne saçmalıyorsun? Ben bu müziği seviyorum, o kadar!”

Carrie Mathison
Fotoğraf: Stephan Rabold/SHOWTIME

Cazla Başlayan Cazla Biter

Belki o bile farkında değil ama Carrie’nin hikâyesinde caz öyle kritik bir öneme sahiptir ki, bu hikâyenin kapanışı da bir caz konserinde olur. Bilindiği gibi, Homeland, 8. sezonuyla sona erdi. Bu sezon epey koşturmacalıydı ve nihayetinde Kamasi Washington’ın koşturmacalı müziğiyle son buldu. Dizinin insanı meraka gark eden, ucu açık finali, Moskova’daki bir Kamasi Washington konserinde gerçekleşti: Carrie en şık haliyle bu konserdeydi ve ne ilginçtir ki yine iş başındaydı.

Cazla başlayan, cazla bitiyordu.

Carrie Mathison gibi karakterleri anlatmanın yegâne yolu, onları kişilikleriyle uyumlu müziklerle desteklemektir. Çünkü müzik, sinemanın ya da edebiyatın yapamadığını yapabilir ve hiçbir şey söylemeden ya da göstermeden bile size her şeyi anlatabilir. Federico Fellini filmlerini ve Nino Rota’nın en az oyuncular kadar rol sahibi müziklerini bir düşünün. Müzik, sinemada ve televizyonda anlatının parçası olabilir. Homeland‘de de olan budur. Carrie Mathison’ın caz iptilası, anlatının vazgeçilmez bir parçasıdır. Sanırım bu iptilada keyifli bir yolculuk yaptık… ve izninizle şimdi ben, biraz Thelonious Monk dinlemek üzere plaklarıma çekiliyorum.

Belirsizlikle, gerilimle, merakla kalın!

*E. Berendt, Joachim, Caz Kitabı, çev. Neşe Ozan (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2019), s. 310.

Onur Bayrakçeken

1994 yılında İstanbul'da doğdu. Hâlâ Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde öğrencilik ediyor. Annesinin başucunda okuduğu kitaplarla okumayı, ilkokul hocasının teşvikiyle yazmayı sevdi. İflah olmaz bir müzik tutkunu. Plak Mecmuası'nın yayın yönetmeni. Ayrıca bir şiir kitabı var, bir de "Prekazi: Vurdu, Gol Oldu!" (Mylos Kitap, 2019) nehir söyleşi kitabını hazırladı.

Önceki Hikaye

Haftalık Polisiye Seyir Rehberi

En Son Yazılar