Güncel Davalar ve Hukuk Sistemi

/
24 dakikalık okuma

Ceza hukuku, kadın hakları, basın hukuku alanlarında çalışan Avukat Özge Demir’le günümüz Türkiye’sinde davaların, soruşturma dosyalarının ilerleme biçimini; tutarsızlıkları, zorlukları ve çıkış yollarını konuştuk.

*Avukat Özge Demir röportajı 221B’nin “‘Yeni Türkiye’de Suç ve Ceza” başlıklı 31. sayısında yayımlanmıştır.

Özge Hanım, biraz kendinizden bahsetmenizi rica edeceğim. Polisiyesever bir avukat olduğunuzu biliyorum.

2014 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldum. 2018’de zorunlu din dersinden muafiyet hakkında yazdığım tezle İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku yüksek lisans programını tamamladım. Halen Yeditepe Üniversitesi’nde doktora çalışmama devam ediyorum. 2018 Halit Çelenk Hukuk Ödülü – birincilik ödülünü aldım. Ceza hukuku, basın hukuku, tıp hukuku, kadın hakları kapsamında İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun üzerine avukatlık yapıyorum. Ve evet, polisiyeseverim.

Bir hukukçu olarak Türkiye’nin son yıllarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Genel olarak suç ve ceza kavramları nasıl bir değişim yaşadı ülkemizde?

Türkiye’nin son yıllarına baktığımda açık bir şekilde suçun tanımının belirsizleştiğini görüyorum. Hangi eylemin ne zaman suç olarak tanımlandığını bilemiyoruz. Örneğin 5 yıl önce atmış olduğunuz bir tweetin, bugün birden fazla terör örgütünün propagandası olduğu veya bir şeyi savunurken bir anda halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiğiniz iddia edilebilir. Bir anda terörist olabilirsiniz. 

Biliyorsunuz, ceza hukukunda kanunilik ilkesi esas alınır. Kanunilik ilkesinin ise güvencesi kuvvetler ayrılığıdır. Bugün hem kanunilik ilkesinin hem de kuvvetler ayrılığının tahrip edildiği kanaatindeyim. Bu belirsizlik, insanın güvencesiz bir ortamda, başına ne geleceğini bilemeden yaşamasına neden oluyor. Bu sıkışıklık ise adeta insanın nefesini kesiyor.

Kadın ve çocuk istismarında, cinsel suçlarda, cinayetlerde veriler ciddi bir artışa işaret ediyor. Bir hukukçu olarak sizce bu artışın toplumsal, siyasal nedenleri nelerdir? Bireyi suça iten koşullar mı arttı? 

Ben de ciddi bir artış olduğunu düşünüyorum, bu düşüncemin temeli ise çeşitli derneklerin, platformların raporlarına dayanıyor. Bana kalırsa özellikle kadına yönelik şiddetle ilgili suçlardaki bu artışın esas sebebi dinci gericilik. Laiklik ilkesi zedelendikçe eşitlik ve bilime dayanan dünya görüşü de zedelendi. Kadının erkekle eşit olmadığı fikri hâkim olduğunda “kadın iş aradığı için de boşanmak istediği için de” öldürülebilir hale geldi. 

Dinci gericiliğin kadının kaç çocuk yapacağı, nerede olacağı, nasıl yaşayacağı, neyi giyip neyi giyemeyeceği, kürtaj olup olmayacağı konularında kadını nesne haline getiren ve kadını aşağılayan söylemleri dile getirmesi, bu kıstaslara uymayan kadınlara tecavüz edilmesinin de öldürülmesinin de meşru olduğu fikrinin yaygınlaşmasına neden oldu. 

Elbette bu fikirlerin dile getirilmesinde siyasi olduğu kadar ekonomik bir yan da var. Devletin kamusal hizmetten çekilmesi tüm bu yükleri kadının omuzuna bıraktı. Kadınlar ev işlerini yapıyor, çocuklara, hastalara, yaşlılara, engellilere bakıyor, ekonominin güvencesiz ve ucuz işgücünü oluşturuyor. Tüm bunların ekonomiye katkıları oldukça önemli, bu nedenle kadını eve göndermek ve evden çıkmaması için de etrafını ayıpla sarmak gerekli. 

Bu suçların artışında ekonomik krizin doğrudan ve dolaylı etkileri, hemen yanı başımızda uzunca bir süredir devam eden savaş ve göçmen kadınların ve çocukların durumu, örgütsüz bir halkın etkileri de var.

Polisiye romanlarda suçun çözülmesi ve suçlunun tespit edilmesi için en önemli çalışmalar, adli tıp raporları, DNA gibi adli bilimler alanındaki kesinleşmiş kanıtlar, yazışmalar, telefon kayıtlarıdır. Türkiye’de güncel pek çok davada suçlunun suçu kanıtlarla tespit edilirken cezasız bırakıldığını da görüyoruz. Bunun nedeni nedir sizce?

Aslında her geçen gün delil bulma yöntemlerinin ne kadar geliştiğine şaşırarak bakıyoruz. Ancak temelde üç sorun var sanırım. Birincisi, bilimsel yetersizlik kuşkusuz hâlâ bir sorun. İkincisi, var olan bilimin uygulanmasında yani herhangi bir suç ortaya çıktığında hemen müdahale etmek, delil toplamak, bu delilleri doğru şekilde muhafaza etmek konusundaki eğitim ve yöntem eksikliği. Üçüncüsü ise gücü elinde bulunduranların suçun ortaya çıkmasını istememe, örtbas etme veya az cezalar almasını sağlayarak adeta cezasız bırakma yönündeki iradeleri.

Peki, suçlu olduğu tespit edilen şahısların cezalandırılmaması, toplumda adalete güven duygusunu nasıl etkiliyor? Bireysel suç oranlarının artmasının bir nedeni de bu olabilir mi?

Kadın cinayetlerinde ve cinsel saldırı davalarında karşımıza çıkan tablo bu oluyor. Faile ceza verilse dahi yargılama sonucunda zaten cezasında indirim uygulanıyor. Ceza infaz edilirken de fail doğrudan koşullu salıverilme ve denetimli serbestlik hükümlerinden yararlanıyor. Halbuki infaz sisteminin, failin tehlikeliliğinin giderilmesini esas alması gerekirken infaz sistemimiz hem faili cezasız bırakmaya hem de cezaevinde tehlikeliliğinin artmasına neden oluyor. En başında, kurallara uymayan kadınların cezalandırılmasını meşru gören düşünce, bu sefer ceza almadan veya az ceza alarak sistem tarafından serbest bırakılarak bir kez daha destekleniyor. Tabii ceza hukuku ve infaz sistemi bizim son çaremiz, esasen suçun artmasını engellemek için toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan bir düzeni kurmamız, bunun için mücadele etmemiz gerekiyor.

Rabia Naz, Nadira Kadirova, Burak Oğraş ve daha pek çok isim… Çeşitli şekillerde öldürülen, ölen, şüpheli ölüm sınıfına koyabileceğimiz vakalar. Bu vakalarda adli tıp raporları, kanıtlar, gazetecilerin, özel araştırmacıların delillerle ulaştığı belirli kişiler/kurumlar var. Ancak mesela Rabia Naz cinayetinde, kızı öldürülen baba cezalandırılırken çocuğun ölümüne neden olanlara dair bir araştırma yapılmıyor. Biz de sosyal medyadan görüyor, takip ediyoruz. Böyle şüpheli ölüm dosyalarında davalar nasıl ilerliyor Türkiye’de?

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun aylık raporu ile Bilim ve Aydınlanma Akademisi’nin son raporu şüpheli kadın ölümlerinin arttığına işaret ediyor. Biz kadınların, çoğunlukla evde, en yakınları tarafından silahla öldürüldüğünü biliyoruz. Birleşmiş Milletler de 2019 raporunda kadınlar için en tehlikeli yerin evleri olduğunu ilan etmişti. Kadınlar pandemi sürecinde kendisine şiddet uygulayan kişi ile baş başa kaldı evde ve bu şiddet, bazen cinayetle sonuçlandı. Kadınlar yardım çağıramadığı, hastaneye gidemediği gibi polisin gelmesi de gecikti. Tüm bunlar ölümün şüpheli olarak kalmasına neden oldu, çünkü en önemli deliller fail tarafından belki de yok edildi. Ama sadece bununla sınırlı kalmayan bir artış var şüpheli ölümlerde. Bunun en önemli sebebi etkili bir soruşturmanın yapılmamış olması. Şule Çet davasında Prof. Dr. Halis Dokgöz ile Prof. Dr. Hakan Kar’ın raporu olmasaydı o dava, Şule’nin intihar ettiğini belirtilerek sonuçlanacaktı. Saydığınız tüm davalarda tek talep, etkili bir soruşturmanın gerçekleştirilmesi.

Burada etkili soruşturma yürütülmemesinin bana kalırsa bir sebebi de ideolojik. Zaten kadınsanız, seks işçisiyseniz, transsanız ölümle sonuçlanan bu yolu siz seçmişsinizdir… Veya gerçekten arkanızda bir sermaye gücü yoksa, sıradan bir işçi ailenin evladı iseniz sizin için çok da uğraşmaya değer görülmez sanırım. Aileler soruşturmanın etkili yürütülmesi, tüm delillerin toplanması ve doğru bir şekilde değerlendirilmesi için mücadele etmek zorunda kaldı, kalıyor. 

FOTOĞRAF: MUSTAFA ÖZDABAK, İSTANBUL (DHA)

Bir tarafta da üniversitede protesto haklarını kullanan öğrenciler sabaha karşı evlerinden alınıyor ve tutuklanıyor, gazeteciler yazdıkları haberler yüzünden yargılanıyor. Adalet sisteminde bu nasıl oluyor? Yani tüm bu kararlar yasalardan çok hâkim-savcıların bireysel kararlarına mı bağlı?

Hâkim ve savcıların tarafsızlığı ve bağımsızlığı ile ilgili çok ciddi sorun var. Hâkim ve savcıların sınavlara girme, seçilme, görevde yükselme, özlük haklarıyla ilgili teminatlar konusunda ciddi sorunları var. Üstelik bunlar sadece kâğıt üzerinde ilk bakışta gördüğümüz sorunlar.

Çok iyi hâkimler ve savcılar yok mu, elbette var. Her şeye rağmen canını dişine takıp çalışıyorlar, hayret ediyorum. Ancak şu an istisna halindeler. Ben zaten meselenin sadece hâkimler, savcılardan ibaret olduğunu düşünmüyorum. 

Kapitalist sistemde yaşıyoruz, hukuk zaten iktidarın kuvvetini korur ve sürekliliğini sağlar. Kuvvetler ayrılığı ideası ise iktidarın sürekliliğinde halk için de bir denge yaratır ve bir rıza ortaya çıkarır. İdeal kapitalist sistem budur, bu sistem özellikle 1800’lerin sonu ve 1900’lerin başında zaten emperyalist sisteme geçişle rafa kalktı. Daha sonra hukukun temel kavramlarının oturmaya başladığı birkaç on yıl yaşadı dünya, sonrasında ise aynı hukuk sisteminde hukuku kullanarak Hitler iktidara geldi. Neyse ki Sovyetler Birliği, Hitler’i yendi de insanlık uzunca bir süre nefes aldı. Bugünse Sovyet sonrası dönemde, aslında neoliberal politikaların uygulanmasına şahit oluyoruz. Neoliberal politikalar ise her şeyi belirsizleştirerek kaos yarattı ama en önemlisi bu kaostan yararlanarak kendi hukuki ve siyasi düzenini yarattı. Kapitalist sistem nihayetinde tam da budur bence.

Yoksa hukukun içindeki genel ilkeleri, kadın haklarını, işçi haklarını, kiracıların haklarını, çocuk haklarını, çocuk işçilerin haklarını, göçmenlerin haklarını, yüce adalet duygusu için çalışan hukukçuların kararları veya hâkim ve savcıların bireysel çabaları ortaya çıkarmadı. İnsanların mücadelesine dayandı. Ben esas sorunun, adaletsizliğin temelinde bu mücadeledeki geriye düşüş ve örgütsüzlük olduğunu düşünüyorum. Çünkü söylediğim gibi kapitalist sistem, tam da budur. Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu adlı eserini okuduğunuzda, bugüne çok benzeyen yanlar vardır.

hukuk

Geçen gün önümüze düşen haberlerden biri de 301 maden işçisinin öldürüldüğü Soma ile ilgili davada, tutuklu tek kişinin işçilerin avukatlığını yapan Selçuk Kozağaçlı olması… Ya da çocukları kaybedilen Cumartesi Annelerinin yargılanması… Tek tek kişiler ya da kurumlar da   hedef haline getiriliyor günümüzde.

Düzenle bir şekilde kavgası olan herkes hem siyasi olarak hem de hukuki olarak hedef oluyor. Zaten Türkiye’nin kurulduğu günden bugüne kadar tüm toplumsal davaların iddianamelerine baktığınızda da bunu görürsünüz. Hukuki olmaktan ziyade oldukça politik metinlerdir. Hedef alınan kişi de bizzat suçtur, suçun vücut bulmuş görünümleridir.

Biraz da İstanbul Sözleşmesi’ni konuşmak istiyorum sizinle. İstanbul Sözleşmesi tam olarak uygulanmıyordu ancak buna rağmen avukatlar istismar ya da şiddet görenlerin lehine kararlar çıkartırken bu sözleşmenin maddelerine yaslanıyordu. Bir gece İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldı. Bu andan itibaren sizce ev içi şiddet, taciz, tecavüz vakalarında neler bekliyor mağdurları? Ayrıca İstanbul Sözleşmesi’nin fesih kararının da geçerli olup olmadığı tartışılıyor, işin o kısmında durum nedir?

Geçtiğimiz hafta, Cumhurbaşkanı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğini ilan etti Türkiye. Temmuz ayının ilk gününe kadar sözleşme yürürlükte. Yani mahkemeler bu sözleşmeyi şu anda uygulamak zorunda. İstanbul Sözleşmesi zaten uygulanmıyordu diyenler oluyor elbette ama kadına yönelik şiddetle mücadele ederken elimizdeki en önemli araç İstanbul Sözleşmesi. Uygulanmıyor diye, uygulanması halinde kadınların yaşamasını sağlayacak bir sözleşmeyi savunmaktan ve uygulanması için tüm şartları zorlamaktan vazgeçecek değiliz. Hukuki olarak ise sözkonusu iptal kararı, Anayasanın 104. Maddesi gereğince temel hak ve özgürlükler konusunda bir kararname düzenlenemeyeceği için, bu çekilme kararının hukuken bir geçerliliği bulunmamaktadır. Barolar, örgütler hızlıca yürütmeyi durdurma talepli dava açıyor, açıyoruz. Herkesi de dava açmaya çağırıyorum buradan. İstanbul Sözleşmesi ile uyumlu 6284 Sayılı Kanun var, şu anda yürürlükte.  İstanbul Sözleşmesi için mücadele etmezsek bu kanun da elimizden alınacak. Haklarımızı kimse bize vermedi, kimsenin de elimizden alınmasına izin vermemeliyiz.

Açıkçası ben iptal kararının nedenini de anlayamadım. Sözleşmenin sapkınlığa yol açtığı, aileyi yıktığı belirtiliyor. Sözleşme ayrımcılık yapma, herkese eşit davran diyor, bu zaten Anayasa’da var. Şimdi sözleşmeden çekilme kararı verenler, biz ayrımcılık yapacağız, eşitlik istemiyoruz mu diyor? Bir diğer mesele ise sözleşme kadına yönelik şiddeti önleme, koruma, kovuşturma ve bütüncül politikalar izleme konusunda devletlere pozitif yükümlülükler yüklüyor ve aileyi hedef almıyor. Sözleşmenin aileye müdahale ettiğini söylemek için şiddeti aileye içkin bir şey olarak görmek ve kadının da bu şiddete ses çıkarmaması gerektiğini benimsemek gerekiyor. Ben böyle görmediğimden sözleşmenin aileyle ilişkisini kuramıyorum.

Yetkililer sözleşmeden çekilmenin kadınları şiddetten korumamak anlamına gelmediğini, aksine canla başla çalışacaklarını söylüyor. Ancak kadını şiddetten koruyan kapsamlı bir sözleşmeden çekilmek fiilen kadını şiddetten korumama yönünde bir adım ve faillere cesaret veriyor. Nitekim sözleşmeden çekildiğinin ilan edildiği günden bugüne kadın cinayetleri gündemimizde. Kadın cinayetleri politiktir diyoruz. Mücadele etmemiz, dayanışmayı yükseltmemiz gerekiyor. Sorunlar bir siyasi partiden ibaret değil. Kadına yönelik şiddet de cinayetlerden ibaret değil, kuşkusuz en acımasız olan, canımızı en çok acıtan oluyor ama iş hayatında, evde, sokakta, her yerde psikolojik, ekonomik, cinsel şiddete uğruyoruz. Üstelik bu şiddet türlerini çoğunlukla beraber yaşıyoruz ve bizim için hayatı bütünüyle yaşanmaz kılıyor. 

Bu anlamıyla sadece yaşamayı değil, sermayeyi değil, insanı temel alan bir düzende, insana yakışır bir işte çalıştığımız, onurlu ve güzel bir yaşam istemeliyiz. Devrim’de Kübalı Kadınlar diye bir film var. Herkese tavsiye ederim. Devrim sonrasında kadınların hayatlarının nasıl değiştiği gözler önüne seriliyor. Mesela belgeseldeki bir kadın diyor ki, eğer devrim olmasaydı ben de köydeki herkes gibi 13-14 yaşında evlendirilecektim. Şimdi şairim, kendi evimde yaşıyorum. 

Sanırım bizim, herkesten çok kendimize bir hayat ve bir oda borcumuz var. Güzel bir yaşamı hak ediyoruz. Bu zorlu yolda mücadele en çok kendimizle, kendimiz için; ancak birlikte. 

Bugün Türkiye’de herhangi bir cinayet/istismar suçuyla ilgili dosyada işini gereği gibi yapacak polisler, savcılar, hâkimlerin başkarakter olduğu romanlar yazmak, filmler, diziler çekmek ne kadar gerçekçi ve mümkün sizce?

Açıkçası işini gereği gibi yapan polisler, hâkimler ve savcılar var. Onları görünce gözlerimiz parlıyor. Ancak ben yukarıda saydığım tüm faktörler doğrultusunda tastamam gerçeği yansıtan bir romanın yazılmasının, filmler ve diziler çekilebilmesinin zor olduğunu düşünüyorum. Yine de tarihe baktığımda en sevdiğimiz sanatçıların, yazarların zorlu günleri yaratıcılıklarıyla atlattığını da görüyorum. Basının tekelleşmesi sözkonusu şu anda ama bu tekelin parçası olmak istemeyen gazeteciler bir şekilde kendi yollarını çizerek işlerini yapmaya devam ediyor. Türkiye’nin en önemli davalarını takip ediyorlar, kaleme döküyorlar ve sermaye ile siyaset arasındaki ilişki üzerine çözümlemelerini yazıyorlar. Tüm bu eserlerin aslında polisiye için veya siyasi romanlar için esin kaynağı olabileceğini düşünüyorum. 

İlginizi çekebilir: Polisiye Romanda Toplumsal Sorunlara Yaklaşım

Özlem Özdemir

1984 doğumlu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu, aynı bölümde yüksek lisans yaparken eğitim yayıncılığı alanında çalışmaya başladı, iki yıl sonra kültür yayıncılığı alanına geçti. Bilim ve Gelecek dergisinde Yazı İşleri Müdürü, Esen Kitap'ta Genel Yayın Yönetmeni olarak çalıştı. SoL gazetesinin bilim eki BilimsoL'a ve kitap ekine katkı sundu. Mylos Yayın Grubu'nun kurucularından. Episode ve 221B'nin yayın yönetmeni.

Önceki Hikaye

Polisiye Romanda Toplumsal Sorunlara Yaklaşım

Sonraki Hikaye

Haftalık Polisiye Seyir Rehberi

En Son Yazılar