Yazı: Alara Beykan
Bazı soruların tek bir cevabı vardır. Bazılarında ise cevap, soruya nereden baktığınıza göre değişir. Bir macerayı ilginç yapan da çoğu zaman tam olarak budur: Yolun başında doğru cevabı bilmemek, hatta doğru cevabın bir tane olup olmadığından emin olmamak. Günlük hayatta sıklıkla sonuca odaklanırız, geçtiğimiz yolları ve gelişebilecek ihtimalleri ya göz ardı ederiz ya da hiç fark etmeyiz.
Polisiye romanlarıyla ödüller almış Günay Gafur, Günışığı Kitaplığı’nın Gizemli Maceralar koleksiyonundaki Kaos Oyunları dizisinin ikinci kitabı Kuantum Adası’nda bu kez çocuk kahramanlarını böyle bir çelişkinin ortasına bırakıyor. Kuantum fiziğini maceranın temel parçası kılarken okuruna asıl sorusunu burada kuruyor: Bir olayın tek bir sonucu olmak zorunda mı?

Kaos Oyunları dizisinin ilk kitabı Kelebek Etkisi dünyayı anlamak için ayrıntılara bakmayı ve birbirinden kopuk görünen olaylar arasında bağlantı kurmayı öneriyordu. Kuantum Adası ise bir adım ileri gidiyor; yalnızca ne olduğunu değil, başka nelerin olabileceğini düşünmeye çağırıyor. İlk kitapta Kaos Oyunları’nı kazanan altı çocuk, yeni bir macera için çıktıkları yolculukta yine ipuçlarını çözmeye çalışıyor. Ancak bu sefer rakip bir ekiple baş etmeleri ve sonunda kendilerini buldukları ıssız adada bulmacanın içinden çıkmaları gerekiyor. Ancak burada önemli olan yalnızca gizemi çözmek değil; karşılaştıkları her şeyi tek bir açıklamaya indirgemeden okuyabilmek.
Gafur’un kuantum fiziğini maceranın içine yerleştirme biçimi de tam burada anlam kazanıyor. Çocuklar ipuçlarını çözmek için asal sayılardan yararlanıyor, onları birbirleriyle ilişkilendiriyor ve farklı ihtimalleri deneyimliyorlar. Böylece kuantum fiziğindeki süperpozisyon kavramı hikâyenin doğal bir parçasına dönüşüyor. Bir sistemin gözlemlenene kadar birden fazla olasılığı barındırabilmesi fikri, kitapta farklı grupların farklı yollarla karşılaştıkları olaylarda somutlaşıyor. Birden fazla ihtimalin aynı anda var olabilmesi, kahramanların önündeki bir fizik problemi olmaktan öteye geçip olayları düşünme biçimine dönüşüyor.
Süperpozisyon, gündelik hayata da kolayca uzanıyor: Bir konuşmanın başka türlü ilerlemesi, bir kararın farklı alınması, başka biriyle karşılaşmak, tanışmak ya da o gün bambaşka bir yere gitmek… Gerçekleşmiş olanı, tek mümkün sonuç gibi okumak kolay tabii. Sonucu bildiğimizde, o sonuca götüren yolun da başından beri belli olduğunu sanıyoruz. Oysa hayatın içinde verdiğimiz her karar, gerçekleşmemiş başka ihtimallerin arasından seçiliyor. Kuantum Adası’nda Günay Gafur’un yaptığı tam da bu. Soyut düşünceyi, kahramanlarının karşılaştığı sorunların çözülme biçimlerine yerleştiriyor. Doğru cevabı bulmak kadar, o cevaba ulaşana kadar hangi yolların mümkün olduğunu görebilmeyi de öğrenmenin parçası haline getiriyor.
Bu nedenle kitaptaki bilimsel kavramlar, maceranın üzerine “eklenmiş” bir bilim katmanı değil. Kuantum tünellemesi gibi, normal koşullarda aşılması mümkün görünmeyen bir engelin farklı bir yoldan geçilebileceği bilgisi, altı kahramanın da tuhaf adadaki sorunları çözebilmek için kullandıkları bir araca dönüşüyor. Yazar bilmek ile bilgiyi kullanmak arasındaki farkın da önemle altını çiziyor. Bir kavramı tanımak tek başına yeterli değil; onu doğru yerde hatırlamak, farklı ipuçlarıyla ilişkilendirmek ve gerektiğinde başka bir bakış açısıyla yeniden düşünmek gerekiyor.
Belirsizlik de çocukların sürekli karşılaştıkları bir durum. Korkuyor, yanılıyor, birbirlerinden kuşkulanıyor ve tek başlarına çözemeyecekleri sorunlarla boğuşuyorlar. Başlangıçta rakip gördükleri çocuklarla birlikte hareket etmek zorunda kalmaları ise bu belirsizliği yalnızca olaylara değil, ilişkilere de taşıyor. Birini ilk izlenim üzerinden değerlendirmek, bir olayı tek bir ihtimale indirgemek kadar sınırlayıcı olabiliyor. Tuhaf adada ilerleyebilmek için gereken şey yalnızca daha fazla bilgiye sahip olmak değil; farklı bakış açılarını bir araya getirmek, birbirini dinlemek ve gerektiğinde ilk düşünceden vazgeçebilmek.
Birbirinden kopuk görünen ayrıntıların bir araya geldikçe anlam kazandığı fikrine kurulu birinci kitap Kelebek Etkisi, dünyaya daha dikkatli bakmaya yönlendiriyordu. İkinci kitap Kuantum Adası ise o dünyanın tek bir ihtimalden ibaret olmadığını, aynı olayların farklı şekillerde gelişebileceğini hatırlatıyor. İki kitabın ortak noktası ise aynı yerde: Dünyayı olduğu gibi kabul etmek yerine, ona biraz daha yakından bakmak. Çünkü bazen değişen şey yaşananlar değil, yaşananlara bakma biçimimiz oluyor.
* Alara Beykan’ın “Kaosu Okumak: Görmekle Fark Etmek Arasında” yazısına buradan ulaşın.




