Rizzoli&Isles’ın Yaratıcısı Tess Gerritsen, 221B Dergi’de

Rizzoli&Isles’ın Yaratıcısı Tess Gerritsen, 221B Dergi’de

Yayın hayatına 2016 Ocak ayında başlayan 2 aylık polisiye kültür dergisi 221B, Kasım-Aralık 2016 tarihli 6.sayısında 1.yılını çok özel içeriklerle ve röportajlarla kutluyor. Derginin bu sayısının dosya konusu ise “Kanıt Peşinde: Polisiye ve Bilim”   Dokturluk kariyerini yazarlık yeteneğiyle harmanlayarak çok satanlar listesine giren, özellikle Rizzoli&Isles serisi ve serinin dizi uyarlamasıyla adından söz ettiren usta yazar Tess Gerritsen, 221B Dergi’nin 6.sayısında Fulya Turhan’ın konuğu oldu. “Bilimsel Metotlar Polislerin İçgüdüsünü Yanlışlıyor” Fulya Turhan’ın, suçları aydınlatmada kullanılan bilimsel yöntemlerle ilgili sorusuna karşılık, bu alandaki en büyük keşfin DNA olduğunu söyleyen yazar “ Bence bilimsel metotlar, dedektif içgüdüsü denen olgunun çoğu zaman hatalı olduğunu kanıtlamış durumda. Bundan yıllar önce, DNA sonuçları ABD’de savunma avukatlarıyla ilk defa paylaşıldığı günlerde elde edilen sonuçlar oldukça şaşırtıcıydı: Çeşitli suçlardan tutuklanmış insanların %40’ının masum olduğu ortaya çıktı! Sadece bu bile bize polis “içgüdüsünün” çoğu zaman yanlış olduğunu, bilimsel ve adli kanıtların çok daha güvenilir olduğunu göstermeye yetiyor.” “Erkekler Şiddet Suçlarına Daha Meyilli”  Suç, kalıtım ve yetiştirme konusuna değinen “İkiz Bedenler” eserine referans verilerek sorulan soruya yazar: “Sanırım suçlu davranışlar söz konusu olduğunda işin içinde ufak bir genetik elementin olduğunu söyleyebiliriz. Bazı aileler sosyopatlardan oldukça nasiplerini almış görünüyor örneğin.Ve XYY erkeklerin (iki tane Y kromozomuyla doğan erkekler) şiddet suçları işlemeye daha meyilli olduğunu biliyoruz,” şeklinde devamını oku...
Benedict Cumberbatch: “Bazen Hayranlarımdan Kaçmak Zorunda Kalıyorum”

Benedict Cumberbatch: “Bazen Hayranlarımdan Kaçmak Zorunda Kalıyorum”

Röportaj: Heja Bozyel Kaynak: Hürriyet   Son dönemin öne çıkan parlak oyuncusu Benedict Cumberbatch, şimdi de Marvel’in sinemadaki son kahramanı ‘Dr. Strange’ rolüyle huzurlarımızda. İngiliz aktörle Londra’da buluştuk ve film, canlandırdığı karakter, Nepal’deki çekimlerde yaşadıkları ve hayranları hakkında konuştuk. Doktor Strange’i Londra’da izlemek için dünyanın farklı yerlerinden gazeteciler davetliydi. Genellikle böyle özel gösterimler küçük salonlarda ve az sayıda kişiyle olur. Bu kez tam tersiydi. Hıncahınç dolu kocaman salonda yanımda Daniel Radcliffe’in basın danışmanı ve çocukları vardı. Herkesin konuştuğu konu ise Benedict Cumberbatch’in bu role uygun olup olmadığıydı. Film bittiğinde tek bir kişi bile aksini düşünmüyordu: Benedict Cumberbatch, ‘Doktor Strange’ için biçilmiş kaftan. Filmin yönetmeni Scott Derrickson’la yaptığım kısa sohbette o da bunu doğruladı. “Bu rol için Benedict’ten başkasını düşünemedim. Hatta onun olmasını o kadar çok istedim ki film çekimlerini ertelemek zorunda kaldık, çünkü Benedict’in programı doluydu. Çok da iyi yapmışız bekleyerek.” Benedict Cumberbatch: ‘Bazen hayranlarımdan kaçmak zorunda kalıyorum’   Sihir Sanatları Efendisi Doktor Stephen Strange yani Benedict Cumberbatch’le röportaj için sıram gelip Claridge’s Hotel’deki odaya alındığım anda arkamdan hızlı adımlarla Benedict geldi. Hemen ardından da sevimli bir kız, incecik porselen fincandaki çayı uzattı masaya. Benedict dönüp “Bu ne çayı?” diye sorunca kız sesi titreyerek “Nane çayı” dediğinde, “Yandık” dedim. Hakkında devamını oku...
Elba <em>Luther</em> ‘ı Anlatıyor: “Çok Fazla Şeytanı Var”

Elba Luther ‘ı Anlatıyor: “Çok Fazla Şeytanı Var”

Luther'la çıkış yakalayıp fenomen aktörler arasına girdi. Adı bir süredir James Bond için geçiyor. 007'yi canlandırmak için pek hevesli görünmese de geleceğin ne göstereceği bilinmez. Luther'ın kaderi de belirsiz ama Idris Elba, "Diziyle ilgili en mükemmel şey, bir sonraki adımın ne olacağını bilememek. Bu, sanırım cazibesinin bir parçası" diyor... Hollywood Reporter'ın sorularını yanıtlayan İngiliz aktör, 4. sezonunda sadece iki bölümle sona episoded_221b Luther'ı şu sözlerle tanımlıyor: "Küçük bir tren gibi!" Londra'da geçen polisiyede canlandırdığı cinayet dedektifi karakteriniyse şöyle anlatıyor: "Çok fazla şeytanı var, bir süre sonra onları eve götürmeye başlıyorsunuz." 3. ve 4. sezon arasında iki yıl var. Karaktere tekrar girmek zor oluyor mu? Her zaman biraz hareketlenme olur. Nereden geldiğini hatırlamak ve yeniden hayata döndürmek lazım. Benim için o kadar zor olmadı, onun pardösüsünü giydiğim anda ben oyum. Bu karakteri yaşatmak etkileyici mi? Kesinlikle evet. Sadece cinayet dedektifi olmak bile karanlık ve derin bir tecrübe. Luther çok ilkel bir dizi, izleyicisini de bu çekiyor. Luther'ın gördüğü bazı şeyleri hissederken buluyorum kendimi ve çoğu zaman eğlenceli de olmuyor. Sert bir karakter. Türlü şeytanları var. En nihayetinde bir bölümünü kendinizle götürdüğünüzü fark ediyorsunuz. Dizinin cazibesi, sonraki adımı bilememekten geliyor Luther'ın pardösüsünden süper kahraman kostümü gibi bahsediyorsunuz. Karakterin duruşu performansınızı ne kadar devamını oku...
Sam Wilson’la “Zodyak – Burçlar Kuşağı Cinayetleri” Üzerine

Sam Wilson’la “Zodyak – Burçlar Kuşağı Cinayetleri” Üzerine

Polisiye kurgu içerisine astrolojik unsurları yerleştirerek özgün bir roman ortaya çıkaran Sam Wilson’ın Beyaz Baykuş Yayınları’nca Türkçeye çevrilen romanı “Zodyak – Burçlar Kuşağı Cinayetleri” üzerine Dilek Ayyıldız tarafından gerçekleştirilen röportajda ilgi çekici notlar yer alıyor. Kitapta neden bütün katiller Koç burcu?  Astroloji, Koç burcunun genelde kızgın ve fevri olduğunu söyler. Dolayısıyla benim de yarattığım bu dünyada insanların Koç burçlarını agresif olarak tanımlaması doğal olacaktı. Bu da Koçlara daha az iş verilmesine, böylelikle Koçların kötü insanlar olmamasına rağmen suça eğilmelerine sebebiyet verecekti. Ben de bir Koç burcuyum. Başkalarının burcunu alt sınıf burcu ilan etmek kabalık olurdu. Astrolojiyi gerilimle birleştirme fikrini nereden buldunuz? Astrolojiye meraklı mısınız? Uzun zaman önce, bir insanın burcunu biliyorsanız onun kişiliğini öngörebileceğinizi söyleyen bilimsel bir makale okumuştum. Ama bu yalnızca, o insan da burçlara inanıyorsa mümkün oluyormuş. Hangi burçtan olduklarını ya da nasıl bir kişiliğe sahip olmaları gerektiğini bilmiyorlarsa bu öngörünün hiçbir geçerliliği olmuyormuş. Bana bu kitap için fikir vepisoded_221b buydu. Zodyak evreninde astrolojinin gerçekten bir işe yarayıp yaramadığı belirsiz aslında. Belki yarıyor belki yaramıyor ama bana kalırsa en nihayetinde bunun önemi de yok. Ben astrolojiye inanmıyorum ama umuyorum ki herhangi bir yanlış yoruma sebebiyet vermeyecek şekilde ev ödevimi yapmışımdır. Benim ilgilendiğim asıl mesele, sonunda kendi kendini doğrulayan kehanetler; insanların devamını oku...
“İkinci Mesih”in Yazarı Glenn Meade ile Söyleşi

“İkinci Mesih”in Yazarı Glenn Meade ile Söyleşi

“Aynı dönemde iki İsa yaşamış olsaydı!” İkinci Mesih’in yazarı Glenn Meade: “İsa döneminde bir değil, iki mesih olabileceği fikrini işleyen bir romana veya filme rastlamamıştım. Bu boşluğu fark edince de çok büyük bir şaşkınlık yaşadım. Ve düşündüm ki eğer gerçekten aynı dönemde iki mesih yaşamış olsaydı -İncil’de sahte mesihler ve peygamberlerden bahsedilir- inanç sisteminin temellerini sarsacak bir durumla karşı karşıya kalmış olacaktık.” Diğer kitaplarınızın çoğu 20. yüzyıldaki politik entrikalar ve cinayetlerle ilgili. İkinci Mesih’te arkeolojiyi ve Vatikan’ı ele almaya nasıl karar verdiniz? Bazen yazarlar hikâyeleri değil, hikâyeler yazarını bulur. İkinci Mesih’te de böyle oldu. Din ve arkeoloji her zaman ilgilendiğim alanlar arasındaydı, bu konularla ilgili ufak tefek kalem oynattığım da oldu ancak beni, bu iki konuyu bir romanda birleştirmeye hayatımın akışı itti. Hayatın belli kırılma noktalarında mesela çocuk sahibi olduğunuzda, ebeveynlerinizi ya da sevdiğiniz birini kaybettiğinizde ölümlü olduğunuz fikriyle yüzleşmek zorunda kalıyorsunuz. Ben de bu tür kırılmalardan sonra bazı sorular üzerine düşünmeye başladım: Tanrının varlığına gerçekten inanıyor muyum, neden inanıyorum? Ölümden sonra yaşam hakikaten var mı yoksa ölümle birlikte tamamen yok mu oluyoruz? Bunca yaşam deneyiminden sonra gerçekten neye inanıyorum? İşte, tüm bu süreçte yalnızca sorularıma yanıt aramakla kalmadığımı, başka bir kitap yazmak için gerekli konuyu da araştırdığımı fark ettim. devamını oku...
Kassovitz ve <em>The Bureau</em> Çok Çok İyi

Kassovitz ve The Bureau Çok Çok İyi

Amélie ve Munich/Münih filmlerindeki rolleriyle tanıdık Mathieu Kassovitz'i ve tabii La Haine/Protesto filminin yönetmeni olarak. 49 yaşındaki Fransız sanatçı, sıkı casusluk draması The Bureau'da başrolde. Yine ilgi odağı ve yine çok çekici... O bir James Bond değil belki ama rolü en az onun kadar etkileyici. The Bureau'da Mathieu Kassovitz, Fransız İstihbarat Servisi'nde görevli gizli ajan Malotru rolünde. 6 yıl Şam'da görev yaptıktan sonra Paris'e dönen, evli bir Suriyeli kadınla yasak ilişki yaşamış ve müttefikleriyle sorunlu bir dönemden geçmiş bir ajan... Küçük bir yalanın başka sırlarla yan yana gelmesiyle olaylar kartopu gibi büyüyor dizide. "Kendisini iyi olanı yapmak istediği bir durum içine sokuyor fakat denedikçe durumu daha karmaşık bir hale getiriyor" diyor Kassovitz. Éric Rochant'ın casus hikâyesi The Bureau, Fransa'da büyük ilgi topladı, ABD'de iTunes'ta liste başı oldu ve French Syndicate of Cinema Critics En İyi Televizyon Dizisi Ödülü'nü aldı. Hikâyenin tutarlı ve gerçekçi bir dedektiflik öyküsü olabilmesi için Fransa'nın CIA'i sayılabilecek DGSE'ye erişim sağlandı. O halde dizi gerçeğe ne kadar yakın? "Bu soruyu sorduğumda, Tabii ki sana söylemeyiz, söylersek seni öldürmek zorunda kalırız, dediler" diyor Kassovitz. The Breau'nun Amerikan tarzı bir yapım olduğu, yapımcılar ve yazarlar tarafından çok konuşuldu. Bu, Fransız sinemacıları için ne anlama geliyor? Fransız sineması yazar eksenlidir. devamını oku...
Yazar vs Editör: Esra Türkekul vs Özlem Özdemir

Yazar vs Editör: Esra Türkekul vs Özlem Özdemir

Türkiye’nin tek polisiye dergisi 221B Dergi’nin 2.sayısında başlayan “yazar ve editör buluşmaları” dergide ve web sitemizde devam ediyor. Polisiye kitap editörlerinin, birlikte çalıştıkları yazarlarla hem kitabı, hem yazma sürecini hem de editör-yazar ilişkisini konuşacağı bu söyleşilere katılmak için bilgi@221episoded_221b.com adresinden bize ulaşabilirsiniz. KAPALIÇARŞI’DAN CADIBOSTANI’NA   Konuğumuz Esra Türkekul. Yazarın Kapalıçarşı Cinayeti adlı ilk kitabı üç yıl önce yayımlandı. Polisiyeseverler, Berna Tekdemir karakterinin yeni macerasını merakla bekliyordu. Mylos Kitap etiketiyle yayımlanan Cadıbostanı Cinayeti isimli ikinci romanıyla polisiyedeki yerini sağlamlaştıran Esra Türkekul, her iki kitabının editörü Özlem Özdemir‘le bir araya geldi. İlk romanın Kapalıçarşı Cinayeti, 2013’te yayımlandı, eleştirmen ve okurlardan olumlu değerlendirme ve geri dönüşler aldın. Özellikle Berna Tekdemir karakteri hayli sevildi. İstersen önce Berna’dan başlayalım. Berna benim empati yelpazemin bir ürünü. Bir kokteyl. Birey olarak beslendiğim her şeyin toplamı içinden çıkan bir karakter. Hayatım boyunca ciddi bir kilo sorunum olmadı ama bu konuda empatim yüksek. Berna gibi fazla kilo almasam da yiyeceklerle olan ilişkimin sorunlu olduğu dönemlerden geçtim. Çevremde böyle insanlarla etkileşime girdim. Depresyon ve diğer duygu durumu bozuklukları ilgi alanıma giriyor. Bağımlılıklar da öyle. Bunların dışında Berna’nın benim için anlamı sıradan, ortadirek, şehirli, eğitimli bir vatandaş olması. Ben en iyi bu dünyayı biliyorum ve şimdilik o dünyanın arka plan olduğu kitaplar yazmak istiyorum. devamını oku...
Kopuklar

Kopuklar

Genco Gün: Kopuklar, benim de editör olarak yer aldığım ilk romanın. Aslında, bir kitapta iki roman diyebiliriz. İlkinde anlatıcı Sevgi Hikâyesi Koleksiyoncusu, ikincisinde ise anlatıcı, kayıp roman “Kopuklar”ın yazarı… Böylece iki tür çıkıyor karşımıza. İlk hikâyede polisiye öğeler var. Özellikle ilk roman için bu kurgunun zor bir yazım süreci getirdiğini söyleyebilir miyiz? B.Güney Ulutaş: Söyleyebiliriz elbette, fakat yazarlıkla ilgili tecrübelerim olmasaydı daha da zorlaşabilirdi bu süreç. Tabii bir de okulda öğrendiklerim var; Dramatik Yazarlık bölümlerinde roman yazarlığı dersi yok fakat başından sonuna en ince ayrıntılarıyla dramatik kurguyu nasıl oluşturacağımızı öğreniyoruz. Bir metni/eseri incelemek, tartışmak ve eleştirmek de buna dair. Bir de uzun zamandır bu tür kitaplara çekiliyorum. Bakış açımın yönünü değiştiren, sayfaların gölgelerinde saklı olan diğer hikâyeler ilgimi çekiyor. Özellikle Irvin D.Yalom’un Spinoza Problemi gibi roman geçişleri olan kitaplar ve elbette Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sı… Zor olan, iki ayrı üslup kurmaktı; bu yüzden kitabın tamamlanması -ara vermelerimle birlikte- sekiz yılı buldu. Genco Gün: Özellikle Zucco’nun yolculuğunun anlatıldığı bölümde polisiye öğeleri taşımakla birlikte okuru asıl sürükleyecek olanın türle ilgili olmadığını düşünüyorum… B.Güney Ulutaş: İki ayrı hikâye örgüsü olduğu için Kopuklar’ı tek bir tür içinde ele alamıyoruz. Ana kahraman Zucco’nun arayış hikâyesi, polisiyenin “Kim yaptı?” sorusundan ziyade, Kara Roman’ın ilgilendiği soruları karşılıyor, devamını oku...