Çalınan Mektup: Sırrın Yüzeyselliği ve Bilgi Ekonomisi I Doruk Tatar

Çalınan Mektup: Sırrın Yüzeyselliği ve Bilgi Ekonomisi I Doruk Tatar

Doruk Tatar’dan modern polisiyenin babası Edgar Allan Poe’nun Çalınan Mektup‘u üzerine. Poe’yu mercek altına aldığımız 9. sayımızdan… Poe’nun “Çalınan Mektup”u, kendisinden sonra gelen polisiye/dedektiflik öykülerini içerik olarak etkileyen bir eser olmanın ötesinde modern edebiyatın sır, bilgi, derinlik ve yüzey temalarına yaklaşımında da belirleyici bir rol oynar. Edgar Allan Poe’nun aynı zamanda popüler edebiyatla özdeşleşen modern polisiye edebiyatının mucidi olması, bu edebi türün ortaya çıktığı andan itibaren yüksek (ciddi) ve popüler (eğlencelik) edebiyatlar arasında ayrımı zorlamasına neden olmuştur. Modern polisiye edebiyatın ilk örneklerini veren Poe, kendinden sonra gelen polisiye yazarlarını özellikle de Conan Doyle ve Agatha Christie’yi derinden etkiler. Bu etkinin en barizlerinden biri, hikâyedeki anlatıcının konumudur. Poe’nun diğer polisiye öykülerindeki gibi, bu yazıda üzerinde duracağım Çalınan Mektup da Dupin’in, ismini hiçbir zaman öğrenemediğimiz ortağının ağzından aktarılır. Bu açıdan bakıldığında Doyle’un Watson’ı ile Christie’nin Hastings’i tarafından temsil edilen anlatıcı geleneğinin de ilk uygulayıcısıdır Poe. Üzerine çokça teorik çalışma üretilen bir hikâye Poe, yazdığı polisiye eserlerle sadece edebiyat alanında öne sürülen bu ayrımı ve hiyerarşiyi zorlamakla kalmaz, aynı zamanda edebiyatla teoriyi de bir arada düşünmek için geniş bir alan sunar. Çalınan Mektup çokça teorik çalışma yapılmış hikâyelerden biridir. 20. yüzyıldaki edebiyat ve eleştirel teoriyi takip edenlerin aşina olduğu iki metin ön plana devamını oku...
Sherlock Gibi Düşünmek I Fulya Turhan

Sherlock Gibi Düşünmek I Fulya Turhan

Sherlock gibi düşünmek için ne yapmalı, nasıl bir sistem kurmalı? Maria Konnikova imzalı Sherlock Holmes Gibi Düşünmek kitabına bir göz atmanızda yarar var. Fulya Turhan yazdı. Tüm zamanların en tanınmış dedektifi Sherlock’a ayırdığımız 7. sayımızdan… 19. yüzyılda Edinburgh Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde eğitmen olarak görev alan Joseph Bell, konu hastalara teşhis koyma olduğunda öğrencilerine ve meslektaşlarına her zaman yakınen gözlem yapmanın önemini vurgular. Bunu örneklemek için de çoğu zaman yabancı birini ele alıp gözlem ve çıkarımlar yaparak kişinin işini ve yaptıklarını tahmin etmeye çalışır. O zamanlar bilimin adli suçları aydınlatmak için pek kullanılmadığı zamanlardır. Joseph Bell’in bu yetenekleri onu adli tıp alanında öncülerden biri haline getirecektir. 1877’de Joseph Bell’in kâtipliğini Arthur Conan Doyle yapmaktadır. Doyle, kurgusal dedektif Sherlock Holmes’ü yarattığında, Joseph Bell’den ilham aldığını belirtir her fırsatta. Gerçek bir bilim insanından ilham alan bir karakterin metotlarını ve düşünce yapısını bilimden ayırmak imkânsızdır dolayısıyla. Nitekim Holmes’ü bilim ışığında inceledikçe her şeyin yerli yerine oturduğunu görmek kaçınılmazdır. Harvard Üniversitesi’nden mezun olan ve Columbia Üniversitesi’nden de doktorasını alan Maria Konnikova’nın oldukça geniş bir psikoloji bilgisine sahip olması şaşırtıcı değildir. Konnikova, Holmes’ün olağanüstü zihinsel yetilerini modern psikolojinin ışığında inceler ve bize Holmes’ün düşünce sistemini nasıl benimseyebileceğimizi anlatır. Bunu yaparken de Holmes hikâyelerinden, gerçek anekdotlardan ve devamını oku...
Matematik ve Polisiye I Tefkros Mihalidis

Matematik ve Polisiye I Tefkros Mihalidis

Polisiyenin bilimle ilişkisini ele aldığımız 6. sayımızda Yunan matematikçi ve yazar Tefkros Mihalidis, polisiye kurguda matematiğin yerini anlatıyordu. Mihalidis, “Matematiğin polisiye edebiyatla etkileşimi Poe ve Doyle gibi yazarların öncülüğünde başlamıştır. Bugün artık, polisiye edebiyatla matematiksel kurgu, kural gereği, birbirlerine iyi ya da kötü etki eden iki edebiyat türü olarak karşımızdadır.” diyor… Çeviri: Şevki Kıralp Yazar, bir cinayetin işlenişini, saklanışını ya da aydınlatılmasını tasvir etmek için pozitif bilimlere az ya da çok “dayanmak” zorundadır. Her edebi eser, hangi kategoriye girerse girsin (eğer giriyorsa), gerçek hayattan bir fotoğrafı (ya da en azından bir taslağı) andırır. Ancak kural gereği, bilimler resmedilen dünyanın alt dalları olsa da kurgunun bilimlere doğrudan başvurmadan gelişmesi gerekir. Örneğin, duygusal bir öykünün, psikolojik ya da toplumsal bir dramın, bir arayış öyküsünün ya da bir tarihi romanın kimya, fizik, biyoloji ya da tıbba atıfta bulunma gibi bir zorunluluğu asla yoktur. Ancak polisiye edebiyat için bu geçerli olmayabilir. Elbette teknoloji geliştikçe, suçun kurgunun merkezinde bulunduğu eserlerde bir pozitif bilimden yararlanmak ya da en azından onu suiistimal etmek gerekir. Belki de polisiye edebiyat (ya da cinayet kurgusu veya Anglosakson terimiyle crime friction türü), diğer edebiyat türlerine göre biraz farklıdır. Pek çok uzmana göre, polisiye edebiyat 19. yüzyıl başlarında, daha spesifik olarak 1841 devamını oku...
İsveç’in A Takımı I Ceyhan Usanmaz

İsveç’in A Takımı I Ceyhan Usanmaz

Uluslararası çoksatan listelerinin gediklilerinden Arne Dahl ve A Takımı’nı Ceyhan Usanmaz, 4. sayımızda mercek altına almıştı. İsveç’in polisiye atmosferine girmek için iyi bir fırsat… Arne Dahl’ın “Intercrime” serisi kapsamında yayımladığı romanlarında her ne kadar Paul Hjelm karakteri ön plana çıksa da aslında bir ekiple, daha doğrusu bir A Takımı ile karşılaşıyoruz. İtiraf etmekte bir sakınca görmüyorum; özellikle seri halinde yazılmış polisiyelerin bazılarını -bir süre sonra- nasıl bir suç hikâyesi anlatılacağının merakından çok, başkarakterin hayatında ne gibi gelişmeler olduğunu öğrenmek üzere okuyorum. Merkezdeki karakterler çoğunlukla arızalı tipler oldukları ve kaçınılmaz olarak hayatlarında hep bir gelgit yaşadıkları için, özellikle yakın takipçileri açısından daha heyecanlı bir hikâye barındırıyor böylesi ayrıntılar. Ailevi ilişkileri ne durumda, çocuklarına yeterince vakit ayırabiliyorlar mı, zayıflıklarına yine mi yenik düşecekler, yaşlılık artık kendisini iyiden iyiye hissettirmeye başladı mı, geçmişin izleri giderek siliniyor mu yoksa kabuk bağlamış gibi görünen yaralar yeniden kanamaya mı başladı vs. Yalnızca yapıp ettiklerini değil, neler düşündüklerini de az çok bildiğimiz için birer dert ortağı da oluruz zamanla bu karakterlerle… Mesela, Raymond Chandler’ın Philip Marlowe’uyla ya da Georges Simenon’un Komiser Maigret’siyle bir barda biraz vakit öldürmek isterdim. Günün sonunda muhtemelen benden pek hoşlanmayacaklardır ama en azından Komiser Maigret beni yargılamaz, anlamaya çalışırdı! (Dolandığımız mahalleler aynı olduğu devamını oku...
Ölümcül Köprüler I Yankı Enki

Ölümcül Köprüler I Yankı Enki

Yankı Enki, yakın zamanda ikinci cildi raflardaki yerini alan Cenk Çalışır’ın Her Temas Bir Öykü Bırakır adlı kitabını dergimizin 6. sayısında enine boyuna incelemişti. Bu derinlikli incelemeyi anımsayalım istedik… Cenk Çalışır’ın birçok öyküsü, gündelik gerçekliğin içinden geliyor ve aslında suçun, cinayetin, ölümün, insanın karanlık ve suça, şiddete yatkın tarafının nasıl, nerede, ne zaman ortaya çıktığını gösteriyor… Edgar Allan Poe ve Arthur Conan Doyle gibi isimlerin aslında öykücü taraflarının ağır bastığını hatırlayıp 19. yüzyılda polisiye roman geleneği yaygınlaşmadan önce bu edebiyata romanların değil de öykülerin yön verdiğini düşünürsek, zamanımızda öykünün değerini ne kadar kaybettiğini görebilir ve polisiyenin ne yazık ki sadece bir roman türü olarak kabullenildiğini söyleyebiliriz. Birçok öykü yazarına kulak verirsek, öykü yazmanın roman yazmaktan zor olduğunu iddia ettiklerini duyarız, hatta konu polisiye olunca bu iş daha da zor olsa gerek. “Cenk Çalışır, kendini tekrar etmiyor” Romanlarıyla tanıdığımız Cenk Çalışır’ın Her Temas Bir Öykü Bırakır-1 adlı kitabı, bir öykü derlemesi. Suç öyküleri olarak niteleyebileceğimiz, yer yer Batılı örneklerini hatırlatan gizem unsurlarıyla, yer yer de daha yerel cinayet vakalarıyla dolu bir derleme bu. Dedektif öyküleri veya analitik bir şekilde ilerleyen vaka çözümleme maceraları değil, işlenen suçların psikolojik ya da sosyolojik tarafıyla ilgilenen, işin gizemine eğilen öyküler var karşımızda. Yakından bildiğimiz bir devamını oku...
Bazen Dizeler Öldürür: Chuck Palahniuk’ten Ninni I Yigilante Kocagöz

Bazen Dizeler Öldürür: Chuck Palahniuk’ten Ninni I Yigilante Kocagöz

Bir pazar okuma önerisi olarak Chuck Palahniuk’e ne dersiniz? Yeraltı edebiyatını Türkiye’de popülerliğe taşıyan ABD’li yazarın diğer eserlerinden farklı bir yerde duran romanı Ninni‘yi Yigilante Kocagöz inceledi. 10. sayımızdan… Bir korku-hiciv kitabı (horror-satire) olarak sınıflandırılan “Ninni”, bize Carl Streator isimli gazetecinin sıradan başlayıp gittikçe karmaşıklaşan macerasını sunuyor. Carl, çalıştığı gazete için ani bebek ölümleri üzerine bir haber serisi hazırlamaktadır. Ayrıntılara dikkat eden gazeteci, üzerine yoğunlaştığı vakalarda ortak bir nokta olduğunu fark eder: Ölen bebeklerin hepsine bir gece öncesinde aynı kitaptan aynı ninni okunmuştur. Eski ve hayli güçlü bir Afrika lanetinin yanlışlıkla bir şiir antolojisinde basıldığını anlayan Carl, insanlığı büyük bir tehlikeden korumak için kendini tüm antoloji kitaplarını bulup yok etmeye adar. Edebiyatla 2000’lerin başında haşır neşir olmaya başlayanlar için Chuck Palahniuk isminin zihinlerde özel bir yeri olmalı. Genç okur kitlesini seçtiği temalar ve yazın tekniğiyle tavlamayı başaran Palahniuk, Türkiye’de yeraltı edebiyatını ilk defa popülere taşıyan isim olmuştu. Yazarın en meşhur kitabı Dövüş Kulübü‘nün David Fincher tarafından 1999’da sinemaya uyarlanması bu popülariteyi hem doğuran hem de yıllar boyu besleyen temel olaydı. Dövüş Kulübü‘nü takiben art arda çıkan Gösteri Peygamberi (ing. Survivor), Görünmez Canavarlar (ing. Inivisible Monsters) ve Tıkanma (ing. Choke) kitapları, bize Palahniuk’in tek eserle parlayan bir yıldız değil, üretken bir devamını oku...
Son Zamanların En İyisi: La casa de papel I Özlem Özdemir

Son Zamanların En İyisi: La casa de papel I Özlem Özdemir

Berlin, Tokyo, Rio, Nairobi, Moskova, Denver, Helsinki, Oslo… Son zamanlarda bu kelimeler size şehirden fazlasını ifade ediyorsa La casa de papel‘i izlediğiniz içindir. Hâlâ izlemediyseniz, takip ettiğiniz tüm dizileri bırakıp ilk boş zamanınızda izleyin, pişman olmayacaksınız… La casa de papel, suç ve polisiye türlerinde başarılı işler yapan Alex Pina imzalı, İspanyol yapımı bir polisiye, bir soygun hikâyesi. İspanya’da geçen yıl yayınlandığında hem ödülleri toplamış hem de en çok konuşulan dizilerden olmuş. Netflix, yayın haklarını alıp 15 bölümlük orijinal diziyi, 13 bölüm olarak geçtiğimiz günlerde yayınladı ve dünyada La casa de papel rüzgârı esmeye başladı. Öyle ki dizinin oyuncuları, sosyal medya hesaplarına dünyanın dört bir yanından gelen mesajlara dair mutluluklarını paylaşıyorlar. “Tarihin en büyük soygunu ama kimsenin parasını çalmayacağız” Dizinin anlatıcısı Tokyo, polisle girdiği bir çatışmada sevgilisini kaybetmiş bir kadın; yakalanmamak için gizleniyor ve onu bu kaçak hayattan “Koruyucu meleğim,” dediği Profesör kurtarıyor. Kentten uzak ve müstakil bir evin derslik haline getirilmiş bir odasında Profesör’ün karşısında, birbirini tanımayan sekiz kişi oturuyor. Hepsini tek tek bulan Profesör, en temel kuralları anlatıyor: Kişisel bilgilerinizi birbirinizle paylaşmayacaksınız, kişisel ve özel ilişki kurmayacaksınız. Böylece herkes kendine bir şehir ismi seçiyor; seçkin hırsız Berlin, bilgisayar dehası Rio, sahtecilik uzmanı Nairobi, madende çalışırken her türlü aleti kullanmayı devamını oku...
La Mante: Kim Daha Tehlikeli? I Özlem Özdemir

La Mante: Kim Daha Tehlikeli? I Özlem Özdemir

Fransız polisiyesi La Mante, farklı, özenli ve derinlikli bir seri katil öyküsü. Altı bölümlük dizide, çoğu polisiyede hızlıca geçilen pek çok başlık, Fransız polisiyelerinin geleneğine uygun şekilde işlenmiş; yavaşça ve özenli. İki seri katilin vahşi cinayetler işlemesine neden olan toplumsal ve bireysel koşulları derinlemesine aktarıyor dizi. En büyük hüneriyse, belki de izledikten sonra bile bazı soruları sormanızı sağlaması… Netflix’te yayınlanan La Mante/Peygamberdevesi, 1’er saatlik altı bölümde ilginç iki seri katilin öyküsünü anlatıyor. Peygamberdevesi, 90’lı yıllarda Fransa’da peş peşe cinayetler işledikten sonra yakalandığında, aslında tutuklanması için polisin elinde sadece bir cinayetten delilinin olduğu bir seri katil. Polisle bir anlaşma yapıyor, işlediği cinayetleri kabul etmesi karşılığında tek bir isteği var; kimliğinin gizi tutulması ve küçük oğlunun soyisminin değiştirilmesi. Böylece çok sevdiği oğlunun hayatı, işlediği seri cinayetler nedeniyle mahvolmamış olacak. Düşündüğü gibi oluyor, oğlu Damien’in soyismi değişiyor ve dedesiyle yaşamaya başlıyor. Kopya cinayetler, aslını işleyene sorulursa Ve günümüz… Paris’te üçüncü cinayetini işleyen yeni seri katil, Peygamberdevesi’nin 25 yıl önce işlediği cinayetleri, birebir taklit ediyor; hem de basına sızmayan, hatta savcı, hâkim, polis ve Peygamberdevesi dışında kimsenin bilmesinin mümkün olmadığı bazı ayrıntılara hâkim olduğunu göstere göstere. Bu yeni seri katille ilgili soruşturmayı yürüten, yıllar önce Peygamberdevesi’ni yakalayan ve anlaşmayı yapan Dedektif Feracci. Üçüncü cinayetle devamını oku...
Cingöz Recai Yeniden | Film ve Karakter Hakkında Bilinenler, Bilinmesi Gerekenler

Cingöz Recai Yeniden | Film ve Karakter Hakkında Bilinenler, Bilinmesi Gerekenler

Türkiye’de bir hayalet dolaşıyor: polisiyenin hayaleti… Dünyada ve ülkede bir zaman öncesine dek “kaçış edebiyatı” yahut “edebiyat değil” denilen, fakat polisiye severlerin inancını ve aşkını hiç yitirmediği polisiye türü, dizi/film/edebiyat demeden hem dünyada hem Türkiye’de yepyeni projelere ilham olmaya devam ediyor. Tekrar çekilecek olan Cingöz Recai filmi de bunun en yeni kanıtlarından biri oldu. Cingöz Recai Kimdir, Alamet-i Farikası Nedir?   Yeşilçam’da Ayhan Işık tarafından canlandırıldığından bu yana ana akımın pek değinmediği Cingöz Recai, Kenan İmirzalıoğlu’nun canlandıracağı yeni film uyarlamasıyla birlikte tekrar gündemde. Her ne kadar popüler medya “Yeşilçam klasiği” olarak nitelese de bizler, Cingöz Recai’nin esasen bir edebiyat figürü olduğunu biliyoruz. Peyami Safa’nın “Server Bedi” takma adıyla yazarak edebiyatımıza kazandırdığı karakter Cingöz Recai, esasen bir hırsızdır ve Maurice Leblanc’in yarattığı Arsen Lüpen karakterinin yerli ve milli yorumudur. Birçok eserde, Batı tarzı polisiyenin ünlü motiflerinin yerli hikâyelere yedirilmiş haliyle karşımıza çıkan Cingöz Recai’nin peşinden düşmeyen polis müfettişi Mehmet Rıza’yla birlikte daha sonradan Sherlock Holmes ve Dr.Watson’ı da bu hikâyelerde görmek mümkündür. Metin Erksan yönetmenliğinde 1954’te çekilen “Beyaz Cehennem: Cingöz Recai” filmiyle ilk kez beyaz perdede gördüğümüz karakteri Turan Seyfioğlu canlandırır. 1969’da bu sefer Ayhan Işık suretinde karşımıza çıkar Recai. Hırsız demişken, bilmeyenler için açıklayalım: Kendisi modern bir Robin Hood gibidir. Haksız yollarla para kazanan zenginlerin tepesine biner, onlardan çaldığını fakir fukaraya dağıtır. Cingöz Recai Olarak devamını oku...
The Night Of: Katil Kim? | Çağlan Tekil

The Night Of: Katil Kim? | Çağlan Tekil

Şimdiye kadar bu köşede yazdığım yazılarda iki noktayı özellikle vurguladım; İlki The Wire’ın tüm zamanların en iyi dizilerinden biri olduğu, diğeriyse dizi dendiğinde İngilizlerin bu işi muhteşem yaptığı… “The Night Of” (uzun adıyla “On the Night of the Crime”) bu iki fikri bünyesinde toplamış bir dizi; senaryoyu yazan üç kişiden biri The Wire’ı yazan Richard Price ve “The Night Of” 2008 tarihli İngiliz yapımı Criminal Justice’in uyarlaması. BBC yapımı Criminal Justice’in “The Night Of…” adıyla Amerikan ekranlarına pazarlanmasının temeli 2012 yılında atıldı. Dizinin tek bir star yüzü olmasına karar verildi, kadronun kalanı tanınmamış isimlerden seçilerek izleyicinin ana konuya odaklanması sağlanacaktı. Bu star isim Tony Soprano rolüyle kariyerini zirveye taşıyan James Gandolfini olarak düşünüldü. Gandolfini, Tony Soprano rolünden sonra senaryolara temkinli yaklaşmaya başlamıştı, kariyerine zarar vermeyip, tersine onu daha da yükseltecek bir senaryo ararken karşısına çıkan bu cazip teklifi kabul etti. Sadece bir şartı vardı, aynı zamanda dizinin yapımcılarından biri olacaktı. AVUKAT JACK STONE Diziyi izlediyseniz senaryonun olayların tam merkezinde olmamasına rağmen tek bir kişiye odaklandığını görürsünüz. Bu kişi, rolüne James Gandolfini’nin düşünüldüğü, karakollarda ve metro reklamlarıyla müvekkil kovalayan düşük profilli avukat Jack Stone karakteri. Ayaklarındaki egzama sebebiyle sürekli sandalet giymek zorunda kalan Jack Stone, 1 saat 18 dakika süren ilk devamını oku...