Matematik ve Polisiye I Tefkros Mihalidis

Matematik ve Polisiye I Tefkros Mihalidis

Polisiyenin bilimle ilişkisini ele aldığımız 6. sayımızda Yunan matematikçi ve yazar Tefkros Mihalidis, polisiye kurguda matematiğin yerini anlatıyordu. Mihalidis, “Matematiğin polisiye edebiyatla etkileşimi Poe ve Doyle gibi yazarların öncülüğünde başlamıştır. Bugün artık, polisiye edebiyatla matematiksel kurgu, kural gereği, birbirlerine iyi ya da kötü etki eden iki edebiyat türü olarak karşımızdadır.” diyor… Çeviri: Şevki Kıralp Yazar, bir cinayetin işlenişini, saklanışını ya da aydınlatılmasını tasvir etmek için pozitif bilimlere az ya da çok “dayanmak” zorundadır. Her edebi eser, hangi kategoriye girerse girsin (eğer giriyorsa), gerçek hayattan bir fotoğrafı (ya da en azından bir taslağı) andırır. Ancak kural gereği, bilimler resmedilen dünyanın alt dalları olsa da kurgunun bilimlere doğrudan başvurmadan gelişmesi gerekir. Örneğin, duygusal bir öykünün, psikolojik ya da toplumsal bir dramın, bir arayış öyküsünün ya da bir tarihi romanın kimya, fizik, biyoloji ya da tıbba atıfta bulunma gibi bir zorunluluğu asla yoktur. Ancak polisiye edebiyat için bu geçerli olmayabilir. Elbette teknoloji geliştikçe, suçun kurgunun merkezinde bulunduğu eserlerde bir pozitif bilimden yararlanmak ya da en azından onu suiistimal etmek gerekir. Belki de polisiye edebiyat (ya da cinayet kurgusu veya Anglosakson terimiyle crime friction türü), diğer edebiyat türlerine göre biraz farklıdır. Pek çok uzmana göre, polisiye edebiyat 19. yüzyıl başlarında, daha spesifik olarak 1841 devamını oku...
İsveç’in A Takımı I Ceyhan Usanmaz

İsveç’in A Takımı I Ceyhan Usanmaz

Uluslararası çoksatan listelerinin gediklilerinden Arne Dahl ve A Takımı’nı Ceyhan Usanmaz, 4. sayımızda mercek altına almıştı. İsveç’in polisiye atmosferine girmek için iyi bir fırsat… Arne Dahl’ın “Intercrime” serisi kapsamında yayımladığı romanlarında her ne kadar Paul Hjelm karakteri ön plana çıksa da aslında bir ekiple, daha doğrusu bir A Takımı ile karşılaşıyoruz. İtiraf etmekte bir sakınca görmüyorum; özellikle seri halinde yazılmış polisiyelerin bazılarını -bir süre sonra- nasıl bir suç hikâyesi anlatılacağının merakından çok, başkarakterin hayatında ne gibi gelişmeler olduğunu öğrenmek üzere okuyorum. Merkezdeki karakterler çoğunlukla arızalı tipler oldukları ve kaçınılmaz olarak hayatlarında hep bir gelgit yaşadıkları için, özellikle yakın takipçileri açısından daha heyecanlı bir hikâye barındırıyor böylesi ayrıntılar. Ailevi ilişkileri ne durumda, çocuklarına yeterince vakit ayırabiliyorlar mı, zayıflıklarına yine mi yenik düşecekler, yaşlılık artık kendisini iyiden iyiye hissettirmeye başladı mı, geçmişin izleri giderek siliniyor mu yoksa kabuk bağlamış gibi görünen yaralar yeniden kanamaya mı başladı vs. Yalnızca yapıp ettiklerini değil, neler düşündüklerini de az çok bildiğimiz için birer dert ortağı da oluruz zamanla bu karakterlerle… Mesela, Raymond Chandler’ın Philip Marlowe’uyla ya da Georges Simenon’un Komiser Maigret’siyle bir barda biraz vakit öldürmek isterdim. Günün sonunda muhtemelen benden pek hoşlanmayacaklardır ama en azından Komiser Maigret beni yargılamaz, anlamaya çalışırdı! (Dolandığımız mahalleler aynı olduğu devamını oku...
Ölümcül Köprüler I Yankı Enki

Ölümcül Köprüler I Yankı Enki

Yankı Enki, yakın zamanda ikinci cildi raflardaki yerini alan Cenk Çalışır’ın Her Temas Bir Öykü Bırakır adlı kitabını dergimizin 6. sayısında enine boyuna incelemişti. Bu derinlikli incelemeyi anımsayalım istedik… Cenk Çalışır’ın birçok öyküsü, gündelik gerçekliğin içinden geliyor ve aslında suçun, cinayetin, ölümün, insanın karanlık ve suça, şiddete yatkın tarafının nasıl, nerede, ne zaman ortaya çıktığını gösteriyor… Edgar Allan Poe ve Arthur Conan Doyle gibi isimlerin aslında öykücü taraflarının ağır bastığını hatırlayıp 19. yüzyılda polisiye roman geleneği yaygınlaşmadan önce bu edebiyata romanların değil de öykülerin yön verdiğini düşünürsek, zamanımızda öykünün değerini ne kadar kaybettiğini görebilir ve polisiyenin ne yazık ki sadece bir roman türü olarak kabullenildiğini söyleyebiliriz. Birçok öykü yazarına kulak verirsek, öykü yazmanın roman yazmaktan zor olduğunu iddia ettiklerini duyarız, hatta konu polisiye olunca bu iş daha da zor olsa gerek. “Cenk Çalışır, kendini tekrar etmiyor” Romanlarıyla tanıdığımız Cenk Çalışır’ın Her Temas Bir Öykü Bırakır-1 adlı kitabı, bir öykü derlemesi. Suç öyküleri olarak niteleyebileceğimiz, yer yer Batılı örneklerini hatırlatan gizem unsurlarıyla, yer yer de daha yerel cinayet vakalarıyla dolu bir derleme bu. Dedektif öyküleri veya analitik bir şekilde ilerleyen vaka çözümleme maceraları değil, işlenen suçların psikolojik ya da sosyolojik tarafıyla ilgilenen, işin gizemine eğilen öyküler var karşımızda. Yakından bildiğimiz bir devamını oku...
Bazen Dizeler Öldürür: Chuck Palahniuk’ten Ninni I Yigilante Kocagöz

Bazen Dizeler Öldürür: Chuck Palahniuk’ten Ninni I Yigilante Kocagöz

Bir pazar okuma önerisi olarak Chuck Palahniuk’e ne dersiniz? Yeraltı edebiyatını Türkiye’de popülerliğe taşıyan ABD’li yazarın diğer eserlerinden farklı bir yerde duran romanı Ninni‘yi Yigilante Kocagöz inceledi. 10. sayımızdan… Bir korku-hiciv kitabı (horror-satire) olarak sınıflandırılan “Ninni”, bize Carl Streator isimli gazetecinin sıradan başlayıp gittikçe karmaşıklaşan macerasını sunuyor. Carl, çalıştığı gazete için ani bebek ölümleri üzerine bir haber serisi hazırlamaktadır. Ayrıntılara dikkat eden gazeteci, üzerine yoğunlaştığı vakalarda ortak bir nokta olduğunu fark eder: Ölen bebeklerin hepsine bir gece öncesinde aynı kitaptan aynı ninni okunmuştur. Eski ve hayli güçlü bir Afrika lanetinin yanlışlıkla bir şiir antolojisinde basıldığını anlayan Carl, insanlığı büyük bir tehlikeden korumak için kendini tüm antoloji kitaplarını bulup yok etmeye adar. Edebiyatla 2000’lerin başında haşır neşir olmaya başlayanlar için Chuck Palahniuk isminin zihinlerde özel bir yeri olmalı. Genç okur kitlesini seçtiği temalar ve yazın tekniğiyle tavlamayı başaran Palahniuk, Türkiye’de yeraltı edebiyatını ilk defa popülere taşıyan isim olmuştu. Yazarın en meşhur kitabı Dövüş Kulübü‘nün David Fincher tarafından 1999’da sinemaya uyarlanması bu popülariteyi hem doğuran hem de yıllar boyu besleyen temel olaydı. Dövüş Kulübü‘nü takiben art arda çıkan Gösteri Peygamberi (ing. Survivor), Görünmez Canavarlar (ing. Inivisible Monsters) ve Tıkanma (ing. Choke) kitapları, bize Palahniuk’in tek eserle parlayan bir yıldız değil, üretken bir devamını oku...
Cingöz Recai Yeniden | Film ve Karakter Hakkında Bilinenler, Bilinmesi Gerekenler

Cingöz Recai Yeniden | Film ve Karakter Hakkında Bilinenler, Bilinmesi Gerekenler

Türkiye’de bir hayalet dolaşıyor: polisiyenin hayaleti… Dünyada ve ülkede bir zaman öncesine dek “kaçış edebiyatı” yahut “edebiyat değil” denilen, fakat polisiye severlerin inancını ve aşkını hiç yitirmediği polisiye türü, dizi/film/edebiyat demeden hem dünyada hem Türkiye’de yepyeni projelere ilham olmaya devam ediyor. Tekrar çekilecek olan Cingöz Recai filmi de bunun en yeni kanıtlarından biri oldu. Cingöz Recai Kimdir, Alamet-i Farikası Nedir?   Yeşilçam’da Ayhan Işık tarafından canlandırıldığından bu yana ana akımın pek değinmediği Cingöz Recai, Kenan İmirzalıoğlu’nun canlandıracağı yeni film uyarlamasıyla birlikte tekrar gündemde. Her ne kadar popüler medya “Yeşilçam klasiği” olarak nitelese de bizler, Cingöz Recai’nin esasen bir edebiyat figürü olduğunu biliyoruz. Peyami Safa’nın “Server Bedi” takma adıyla yazarak edebiyatımıza kazandırdığı karakter Cingöz Recai, esasen bir hırsızdır ve Maurice Leblanc’in yarattığı Arsen Lüpen karakterinin yerli ve milli yorumudur. Birçok eserde, Batı tarzı polisiyenin ünlü motiflerinin yerli hikâyelere yedirilmiş haliyle karşımıza çıkan Cingöz Recai’nin peşinden düşmeyen polis müfettişi Mehmet Rıza’yla birlikte daha sonradan Sherlock Holmes ve Dr.Watson’ı da bu hikâyelerde görmek mümkündür. Metin Erksan yönetmenliğinde 1954’te çekilen “Beyaz Cehennem: Cingöz Recai” filmiyle ilk kez beyaz perdede gördüğümüz karakteri Turan Seyfioğlu canlandırır. 1969’da bu sefer Ayhan Işık suretinde karşımıza çıkar Recai. Hırsız demişken, bilmeyenler için açıklayalım: Kendisi modern bir Robin Hood gibidir. Haksız yollarla para kazanan zenginlerin tepesine biner, onlardan çaldığını fakir fukaraya dağıtır. Cingöz Recai Olarak devamını oku...
Casusların Arasından Gelen Bir Edebiyat Şövalyesi: John Le Carre | Ahmet Ümit

Casusların Arasından Gelen Bir Edebiyat Şövalyesi: John Le Carre | Ahmet Ümit

Casusluk romanlarının önemli ismi John Le Carre hakkında, yerli polisiyenin usta ismi Ahmet Ümit‘in kaleme aldığı bu yazı, ilk olarak 221B Dergi’nin 4.sayısında yayımlanmıştır. Yazarın üslubunu belirleyen şey, onun kişisel tarihidir, derler. Her yazar için geçerli olmasa da, John Le Carre’nin yaşamına baktığımızda bu önermenin doğru olduğunu söyleyebiliriz. Otuz yaşındayken kaleme aldığı Soğuktan Gelen Casus, yazarın yaşadığı evrenden derlediği bir hikâyedir. Son derece yalın bir dil ve karmaşık bir kurgunun oluşturduğu karşıtlık, belki de romanın ana dinamizmini oluşturmaktadır. Ama bence romanın en çarpıcı yanı, uluslararası boyutta ihanetlerden örülmüş bir entrika anlatmasına rağmen, neredeyse her cümlesine sinen içtenliktir. Roman alacakaranlıkta, adeta gri bir atmosferde geçmesine rağmen bu içtenlik okurun yüreğinde belli belirsiz de olsa bir umudun kıpırdanmasına yol açar. Soğuktan Gelen Casus’un alacakaranlık atmosferinin Soğuk Savaş’ı simgelediği doğrudur. Hatta Doğu Berlin’den çok Moskova’nın güneşsiz gökyüzüne gönderme yaptığı da söylenebilir. Ama bu alacakaranlığın ya da soğuk griliğin nedeni aslında romanın eksenindeki konudur: Yani casusluk… İnsanların çoğu Soğuktan Gelen Casus’u, iklim koşullarını düşünerek Rusya’dan gelen casus olarak kabul eder. Oysa söz konusu edilen soğukluk, mesleki bir niteliktir. Casusluk ya da gizli servis elemanı olmak soğuk olmayı gerektirir. Soğuk olmak, yalnızca korkunun, heyecanın zekânızı etkilememesini sağlamak, zihninizi her zaman en sağlıklı biçimde karar vermeye açık tutmak anlamına gelmez. Soğuk devamını oku...
Kafamızdaki Ses Bizi Şaşırtır mı? | Koray Sarıdoğan

Kafamızdaki Ses Bizi Şaşırtır mı? | Koray Sarıdoğan

Esen Kitap etiketiyle yayımlanan “Karanlık Barselona” romanına dair Koray Sarıdoğan’ın kaleme aldığı bu kitap incelemesi, ilk olarak 221B Dergi’nin Mart-Nisan 2016 tarihli 2.sayısında yayımlanmıştır. “Seviyorum sizi. Sizden biri olmak istemiyorum, pardon, öyle demek istemedim. Sizi seviyorum çünkü onca zamandan sonra hâlâ beni şaşırtmayı başarıyorsunuz. Daha önce söylediğim gibi ben, sizi bekleyenim. Ama nadiren tam tersi olur ve sizlerden biri, beni bir süre bekledikten sonra karşılar.” (Karanlık Barselona, s.138) Karanlık Barselona romanının anlatıcısı Ölüm’ün sözleri bunlar; romanı okudukça kafamızda gezen ses Ölüm’ün sesi… Geçtiğimiz haftalarda başlayan Lucifer isimli polisiye dizide, artık cehennemde cezalandırma işlerinden sıkılan şeytanın, Lucifer Morningstar adıyla dünyada tatil yaparken karıştığı gönül meselesi ve cinai işlerle ilgili maceralarını izliyoruz. Yukarıdaki cümlelerin benzerini o da söylüyor dizide: “Siz insanlar  her şeye rağmen beni şaşırtabiliyorsunuz.” Türkçe tabirle “Şeytana pabucunu ters giydirebiliyoruz,” evet. Cinayetler, komplolar, katliamlar, savaşlar derken yıkım, kan ve ölüm dolu bir geçmiş yükselttik. Ölüm’ü yahut şeytanı şaşırtmak için dizilere veya kitaplara ihtiyaç olduğunu da sanmıyorum; onları duyabilsek gerçekten de böyle söyleyeceklerinden kuşkum yok. Ya da tersini düşünürsek; şeytan yahut Ölüm dediğimiz şey, romanın anlatıcısı misali, kafamızın içindeki onlarca sesten biri ve belki de çoğu zaman en ağır basanı. İnsanlık, kendi yaptıklarına kendisi şaşırmadığına göre, daha mantıklı bir ihtimal olsa gerek devamını oku...
Ana Akım Sherlock ve Veliahtlarının En Yakışıklısı: Kara Akım Philip | Gülce Başer

Ana Akım Sherlock ve Veliahtlarının En Yakışıklısı: Kara Akım Philip | Gülce Başer

Gülce Başer‘in kaleme aldığı bu inceleme, ilk olarak 221B Dergi’nin Mart-Nisan 2016 tarihli 2.sayısında yayımlanmıştır. Aralarında şöyle bir seksen yıl bulunuyor. Sherlock ilk olarak 1854’te bir gazetede, Philip ise Büyük Uyku’nun yayımlanmasından altı yıl önce 1933’te bir dergide birer öykü karakteri olarak görünmüşler. Birbirlerine hiç benzemiyorlar. Çünkü her biri kendi dönemlerinin isabetli dedektif karakterleri. Ana akımın antipatik (gıcık da diyebilirsiniz) dedektifi Sherlock Holmes’le kara polisiyenin sempatik dedektifi Philip Marlowe’dan söz ediyorum. İşte bu alakasız iki adamı bir araya getiriyorum çünkü Marlowe, Holmes’ün bittiği yerin umudu olarak doğar bence. Bu, şu demek: Apolitik olarak Büyük Bunalım’ın eteklerine kadar (son olarak 1926’da görünür) bir şekilde varlığını ve suçluları adalete teslim etmenin azmini sürdürebilen, erdemini savunabilen Sherlock, orada tükenmek zorundadır. Depresyonun getirdiği ahlaki çöküntü, özellikle devletin ve adaletin işleyişini de sorgulatır hale gelmiştir. Kapitalist devletlerin bu tatsız yüzüyle iş yapabilen dedektifler  ancak Marlowe gibileri olacaktır. Sherlock, belki biraz daha esnek bir kişilikle 1960’ların refah devletinde reenkarne olabilirdi. Ancak sadece onun pozitivist doğası değil, tüketim toplumuna geçiş de bunu imkânsız kılardı: 1960’lar “kullan-at-yenisini getir” yıllarıydı. Her koşulda Sherlock müreffeh dönemlerin dedektifidir. Philip Marlowe’sa yoksulluğa, darboğaza yaraşır. Yerini bulmayan adaletin, mafyatik petrol zenginliğinin ve bu büyük kudretler dünyasında daha da görünmezleşen küçük insanların, günlüğü 25 devamını oku...
Aşk, Şarap, Birkaç Ölüm ve Bolca Hata | Seçkin Erdi*

Aşk, Şarap, Birkaç Ölüm ve Bolca Hata | Seçkin Erdi*

“Umarım ki Türkçedilli okuyucu bu kez Antik Roma polisiyesine bir şans verir.” “Pardon, ateşinizi alabilir miyim?” Büyük Cadde’nin tam girişinde beni içine daldığım düşüncelerden çekip çıkartan bu ses oldu. Metronun merdivenlerini hızlıca tırmandığımı hatırlıyorum, meydanı geçerken sigaramı yakmış ve caddeye doğru seğirtmiş olmalıyım. “Elbette” diyebildim sadece, ama çakmağın birkaç gündür bizi terk etmiş rüzgâra direndiği o kısa anda, kısaydı çünkü karşımdaki pisicik sigara işinde oldukça profesyoneldi, belki de az sonra birlikte bir maceraya atılacağım sarışının sigarasını haşince elinden alıp, tütünlü ucunu aşktan alev alev olmuş dudaklarıma bastırıp, “İşte yandı!” diye geri vermiş olmayı hayal ettim. Evet, kötü bir polisiye yazarı olduğum kadar, kötü bir çapkındım da… Bebeğim arkasını dönüp gitti, teşekkür bile etmedi, dolgun dudaklarında küçük bir tebessümü ve tatlı küçük çenesini hafifçe aşağı eğmeyi kâfi gördü. Arkasından bakarken etrafımda dünya yeniden kuruluyordu, gidişinin karayeli vurdu önce, sonra haftalardır bizi kavuran güneş kendini hatırlattı, en son insan uğultuları kulağımı doldurdu. Julian Rathbone’na içimden lanet okudum, zihnimi meşgul ediyordu. 24 saati aşkındır evden çıkmamıştım, tüm serisini şıpınişi okumuştum. Tuzak’ı az önce bitirmiştim, Ege’nin toprak zenginleri, afyon ticareti ve iki ölümcül oryantal dilber iyiydi, ama Elmas Pazarı’nın Ankarası ve polisiyesi bütün romanlara baskın çıkmıştı. Hava çok güzeldi, keşke yürüseydim diye düşündüm, zira devamını oku...
Karanlığın Kalbinden Çıkan Bir İntikam Tanrısı | Tuba Parlak

Karanlığın Kalbinden Çıkan Bir İntikam Tanrısı | Tuba Parlak

Tuba Parlak, Jean-Christophe Grange’ın Doğan Kitap etiketiyle Türkçede yayımlanan son romanı Lontano’yu inceledi. Not: Bu yazı, kitabı henüz okumayanlar için spoiler içerebilir. Jean-Christophe Grange’ın merakla beklenen son romanı “Lontano”, Fransa’nın Bretanya bölgesindeki askeri havacılık okulundan bir öğrencinin öldürülmesiyle başlayan bir suç sarmalı örerken, aynı anda Fransa devletinin Sahraaltı Afrika’daki sömürgecilik faaliyetlerinin geçmişi ve bugününe bakıyor. Öykünün merkezinde Morvan ailesi ve ailenin iki jenerasyonu arasındaki psikolojik savaş var. Grange, Paris’ten Bretanya’ya, İtalya’dan Kongo’ya uzanan bir suç ortamında, çocukluğu çalınmış pek çok karakterin öfke, şiddet, intikam ve psikolojik yıkım ekseninde şekillenen, kendini yok etmekle yeniden yaratmak, ötekinin yıkımında yeniden var olmak gibi patolojik dürtülerle savaş açtığı kurucu babaların sömürgen dünyasına atfediyor suçun nüvesini. Hem biyolojik hem de manevi aile bağları özelinde çapraşık sevgi/nefret ilişkileri, romandaki iyi ve kötülerin ortak karakteristiği. Son derece karmaşık bağlarla başarılı bir biçimde örülen suç öyküsünün detayları birer birer açıklığa kavuştukça halihazırda karmaşık olan karakterler arası ilişkiler bulanmaya başlıyor. Öykü ilerledikçe suçlular ve masumlar yer değiştiriyor. Kitabın sonunda ise sizi kimin suçlu, kimin masum olduğuna dair muazzam bir belirsizlik duygusu kaplıyor. Suça dahil olan ve suçtan etkilenen karakterlerin ve olayları çözmekle yükümlü polislerin kişisel tarihlerine ve tüm bu karakterlerin geçmişlerindeki çakışmalara paralel olarak Fransa ve Kongo ülkelerinin çakışan geçmişlerine devamını oku...