“The Bletchley Circle”: Kodların Gölgesinde Kadınlar I Ezgi Özcan

“The Bletchley Circle”: Kodların Gölgesinde Kadınlar I Ezgi Özcan

Bletchley Park adını muhtemelen çok azımız duymuştur. The Bletchley Circle adlı İngiliz polisiye dizisini izleyene kadar ben de duymamıştım. II. Dünya Savaşı esnasında, Nazi ordularının haberleşmek için kullandıkları kod sistemini kıran ekibin çalıştığı üssün adı, Bletchley Park. The Bletchley Circle ise, o üste çalışan bir grup kadının öyküsünü anlatıyor… “Sen benim karımsın, her şeyden önce bir annesin… Kararını ver.” Tutkuyla peşinden koştuğunuz bir amacınız varken dikkatinizin olması gereken yerden dağıldığını gören kocanız size bu cümleyi kursa ne cevap verirsiniz? Kadınlık görevlerinizin hatırlatıldığı bir noktada seçim yapmanız söylense hakkınızı hangisinden yana kullanırsınız? Bir kadın, bir erkeğin karısı ve çocuklarının annesi olmaktan fazlası olabilir mi? Ne saçma soru… Feminist tartışmaların teorik düzleminde, belletilmiş modernizm öğretilerinde, kalkınmacı ülkelerin ekonomik reçetelerinde, sağcı ve muhafazakâr olmayan sosyal katmanlarda, popüler kadın kültürünün dilinde buna verilecek cevap “Tabii ki!” olacaktır. “Tabii ki bir kadın her şey olabilir!” Bugünlerde kadınlardan beklenen bu. Her şey olmak zorundayız. İyi anne, iyi eş, iyi sevgili, iyi çalışan, iyi organizatör, iyi denge sağlayıcı, iyi her şey! İstediğini olmak isteyen kadın, her şey olmak zorunda kalıyor. Peki, her şey olan bir kadının istediğini olma, varlığını gerçekleştirme ihtimali ne kadar? Bletchley Park’ın öyküsü Bletchley Park adını muhtemelen çok azımız duymuştur. The Bletchley Circle adlı İngiliz polisiye devamını oku...
Seyrine Doyum Olmayan İspanyol Polisiye Filmleri I Özlem Özdemir

Seyrine Doyum Olmayan İspanyol Polisiye Filmleri I Özlem Özdemir

İspanya’da polisiye, sinema ve TV ekranında yükseliş döneminde. Yakın tarihinden beslenen, hesaplaşmaktan ve sorgulamaktan korkmayan, kendini tekrar etmeyen ve özgün bir dil oluşturan edebiyatçılar, senaristler ve yönetmenler oldukça bu yükseliş devam edecek ve dünya polisiyesindeki yerini daha da sağlamlaştıracak… Malumunuz, ülkemizde de tüm dünyada olduğu gibi La casa de papel rüzgârı esiyor, belki de pek çok insan bu dizi sayesinde İspanya yapımı polisiye dizi ve filmlere dikkat etmeye başladı. İspanya’nın iç savaşta yaşadıkları, 1939’dan 1975’e kadar yani 36 yıl süren Franco’nun faşist diktatörlük dönemi, demokrasiye geçiş süreci, ETA meselesi, Avrupa Birliği’ne giriş, ekonomik krizler… İspanya’nın zorlu ve mücadele dolu bir yakın tarihi var. Edebiyatçıların da sinemacıların da beslendiği, eserlerine yansıttığı hatta bazen yoğunlukla odaklandıkları bir yakın tarih. İspanyol edebiyatında polisiyenin ve kara romanın yükselişi, elbette İspanya sinemasını da etkilemiş. İspanya yapımı polisiye filmler, zekice yazılan senaryoları, şaşırtıcı/ters köşe sonları, iç içe geçen sorunların önce başarıyla düğümlenip sonra boşluk bırakmadan çözümlenmesiyle hafızalarda yer ediyor. Tabii ki derinlikle yazılan karakterleri de ekleyelim. Kısacası La casa de papel‘in başarısı tesadüf değil, arkasında yıllardır ince işçilikle kendi janrını yaratan İspanya polisiyeleri yatıyor. Biz de okurlarımız için bu filmler arasından bir seçki yapmak istedik. Oriol Paulo ve ters köşeleri Her yeni filmiyle ismini daha yukarılara devamını oku...
“Mindhunter”: Muhteşem Görsellikteki Bir Tiyatro Oyunu Gibi I Kaya Heyse

“Mindhunter”: Muhteşem Görsellikteki Bir Tiyatro Oyunu Gibi I Kaya Heyse

Netflix yapımı Mindhunter, “Vahşi cinayetler neden işleniyor, nasıl seri katil olunuyor? Suçlu doğulur mu yoksa olunur mu? Neden sebepsiz olarak şiddete başvururuz?” gibi soruların ilk kez sorulduğu döneme götürüyor bizi. İnsan psikolojisini irdeleyen, derinlemesine ve korkutucu bir yolculuğa bir davet. Dizi aslında muhteşem görsellikteki bir tiyatro oyunu gibi. Takip etmek biraz zor olabilir ama karakterler öylesine etkileyici, oyuncu performansları o kadar üst düzey ki ekrandan gözlerinizi alamıyorsunuz… Şiddet, kabul etsek de etmesek de hayatımızın ayrılmaz bir parçası. Şiddet, bizi sadece korkutmaz, midemizi bulandırmaz. Bazen bizleri uyuşturur, hatta hipnotize eder. Hayvanlara uygulanan şiddeti izlerken alt üst olur ancak gözlerimizi alamayız. IŞİD terörü, şiddeti kafa kesme videolarıyla, canlı canlı insan yakma prodüksiyonlarıyla adeta ana akım hale getirdi. Nereye baksak, nereye dönsek fiziksel, psikolojik ya da çevreye yönelen şiddetle karşılaşıyoruz. Şiddet, her yerde. Şiddet, hayatın karanlık yüzü. Şiddet, insan işi. Dolayısıyla genel olarak sanat ya da genellemeden kaçınarak yazalım; sinema ve televizyon da şiddet olgusunu her zaman işledi, işlemeye de devam edecek. Türe yeni bir soluk Netflix yapımı Mindhunter da işte tam bu konuyu ele alıyor: Vahşi cinayetler neden işleniyor, nasıl seri katil olunuyor? Suçlu doğulur mu yoksa olunur mu? Neden sebepsiz olarak şiddete başvururuz? Mindhunter, kalabalık ve çok işlenmiş bir polisiye türü devamını oku...
Toprak, Buz ve Kar Arasında: Trapped I Ezgi Özcan

Toprak, Buz ve Kar Arasında: Trapped I Ezgi Özcan

Ezgi Özcan, yükselen Kuzey Polisiyeleri’nin en iyi örneklerinden Trapped‘ı değerlendirdi. İzlanda’nın soğuk, karlı ve karanlık atmosferinden bir kesit sunan diziye dair. 9. sayımızdan… Polisiye bir hikâyenin sadece İngiltere’nin puslu ve sisli ortamına değil, İzlanda’nın buzlu ve karanlık ortamına da çok yakışacağının göstergesidir “Trapped”. Görünüşte olağandışı hiçbir şeyin olmadığı sakin bir yerleşim biriminin, nasıl olağanüstülükleri içinde barındırdığını anlatır… 15 milyonluk İstanbul’da yaşamak ne demek? Trafikte çile çekmek, kalabalıktan omuz yemeden çıkamamak, hafriyat kamyonlarından şans eseri kurtulmak, her ay ev sahibinin zam salvolarından sıyrılmak, diğer yakada oturanlarla bazen bir sene buluşamamak, yeni açılan metro aktarma istasyonları arasında sürekli yol bulmaya çalışmak… Sadece karmaşa ve defans çabası mı bu kentte yaşamanın karşılığı? Başka katmanları yok mu? Bence var. Buraya İstanbul için bir parantez açalım. Adı olay parantezi olsun. Şehri bu paranteze aldığımızda ne söyleyebiliriz? O zaman cevabımız ne olur? Benim cevabım belli: İstanbul bize küçük olay yaşamayı unutturan, her gün büyük olaylarla sınandığımız bir kazan. En önemli özelliği hayret duygumuzun içini boşaltıp şaşkınlığımızı elimizden alması. İstanbullular için metrobüs kazası sıradan, trafik ortasında kavga sıradan, taciz sıradan, cinayet sıradan, bomba sıradan, katliam sıradan… Bizim gibi sıradanlık algısı bozulmuş insanlar için, daha küçük bir yerde yaşayan daha az sayıda insanın hayatını tahayyül etmek çok güç. devamını oku...
Line Of Duty: Polislerin Peşindeki Polisler I Ezgi Özcan

Line Of Duty: Polislerin Peşindeki Polisler I Ezgi Özcan

Ezgi Özcan, karakter değil kanıt odaklı çarpıcı ve farklı polisiye Line Of Duty‘yi değerlendiriyor. 11. sayımızdan… Nedir bu “Line Of Duty”nin alametifarikası derseniz, polislerin peşindeki polisler derim. Peki… Daha açıklayıcı olayım: İngiliz polis teşkilatının AC-12 biriminden bahsediyorum. Yolsuzluğa karışmış, suça bulaşmış, yozlaşmış polisleri soruşturmak için bir araya gelmiş bir komiser ve iki dedektifin oluşturduğu soruşturma ekibinden: Komiser Ted Hastings, Çavuş Steve Arnott ve Polis Memuru Kate Fleming. Bambaşka bir evren yaratıp o evrenin kurallarını kendi koyan diziler vardır. Bir de halihazırda yaşadığımız düzenin kurallarını kendine kılavuz edinip hikâyesini bunun üzerine kuran diziler… Yönetmeliklerin, anayasanın, politikanın her türlü yapıtaşı ve kaidesinin dramaya konu olması, bana diğer türlerden daha heyecan verici gelmiştir hep. Çünkü bunca yıldır senaryo yazarken gözlemlediğim şey şu: Verili bilgiyi hikâyenin, sahnenin içine yedirip yazmak, hikâyenin kendi kurallarını üretmekten daha zor. Tutarlılık ve gerçekliği tutturma kaygısı hâd safhadayken, bu değişkenler içinde dans edip hikâyeyi ilerletmek için yaratıcı çözümler bulmak bir yandan iş görüşmesi yaparken diğer yandan ağlayan bebeğinizi susturmak gibi. Bunun başarılı bir şekilde yapıldığını gördüğüm iki dizi vardı, Newsroom ve Borgen… Şimdi buna BBC 2’de yayınlanırken başarısıyla BBC 1’e transfer olan İngiliz polisiyesi Line Of Duty de eklendi. Nedir bu Line Of Duty‘nin alametifarikası derseniz, polislerin peşindeki polisler devamını oku...
Son Zamanların En İyisi: La casa de papel I Özlem Özdemir

Son Zamanların En İyisi: La casa de papel I Özlem Özdemir

Berlin, Tokyo, Rio, Nairobi, Moskova, Denver, Helsinki, Oslo… Son zamanlarda bu kelimeler size şehirden fazlasını ifade ediyorsa La casa de papel‘i izlediğiniz içindir. Hâlâ izlemediyseniz, takip ettiğiniz tüm dizileri bırakıp ilk boş zamanınızda izleyin, pişman olmayacaksınız… La casa de papel, suç ve polisiye türlerinde başarılı işler yapan Alex Pina imzalı, İspanyol yapımı bir polisiye, bir soygun hikâyesi. İspanya’da geçen yıl yayınlandığında hem ödülleri toplamış hem de en çok konuşulan dizilerden olmuş. Netflix, yayın haklarını alıp 15 bölümlük orijinal diziyi, 13 bölüm olarak geçtiğimiz günlerde yayınladı ve dünyada La casa de papel rüzgârı esmeye başladı. Öyle ki dizinin oyuncuları, sosyal medya hesaplarına dünyanın dört bir yanından gelen mesajlara dair mutluluklarını paylaşıyorlar. “Tarihin en büyük soygunu ama kimsenin parasını çalmayacağız” Dizinin anlatıcısı Tokyo, polisle girdiği bir çatışmada sevgilisini kaybetmiş bir kadın; yakalanmamak için gizleniyor ve onu bu kaçak hayattan “Koruyucu meleğim,” dediği Profesör kurtarıyor. Kentten uzak ve müstakil bir evin derslik haline getirilmiş bir odasında Profesör’ün karşısında, birbirini tanımayan sekiz kişi oturuyor. Hepsini tek tek bulan Profesör, en temel kuralları anlatıyor: Kişisel bilgilerinizi birbirinizle paylaşmayacaksınız, kişisel ve özel ilişki kurmayacaksınız. Böylece herkes kendine bir şehir ismi seçiyor; seçkin hırsız Berlin, bilgisayar dehası Rio, sahtecilik uzmanı Nairobi, madende çalışırken her türlü aleti kullanmayı devamını oku...
La Mante: Kim Daha Tehlikeli? I Özlem Özdemir

La Mante: Kim Daha Tehlikeli? I Özlem Özdemir

Fransız polisiyesi La Mante, farklı, özenli ve derinlikli bir seri katil öyküsü. Altı bölümlük dizide, çoğu polisiyede hızlıca geçilen pek çok başlık, Fransız polisiyelerinin geleneğine uygun şekilde işlenmiş; yavaşça ve özenli. İki seri katilin vahşi cinayetler işlemesine neden olan toplumsal ve bireysel koşulları derinlemesine aktarıyor dizi. En büyük hüneriyse, belki de izledikten sonra bile bazı soruları sormanızı sağlaması… Netflix’te yayınlanan La Mante/Peygamberdevesi, 1’er saatlik altı bölümde ilginç iki seri katilin öyküsünü anlatıyor. Peygamberdevesi, 90’lı yıllarda Fransa’da peş peşe cinayetler işledikten sonra yakalandığında, aslında tutuklanması için polisin elinde sadece bir cinayetten delilinin olduğu bir seri katil. Polisle bir anlaşma yapıyor, işlediği cinayetleri kabul etmesi karşılığında tek bir isteği var; kimliğinin gizi tutulması ve küçük oğlunun soyisminin değiştirilmesi. Böylece çok sevdiği oğlunun hayatı, işlediği seri cinayetler nedeniyle mahvolmamış olacak. Düşündüğü gibi oluyor, oğlu Damien’in soyismi değişiyor ve dedesiyle yaşamaya başlıyor. Kopya cinayetler, aslını işleyene sorulursa Ve günümüz… Paris’te üçüncü cinayetini işleyen yeni seri katil, Peygamberdevesi’nin 25 yıl önce işlediği cinayetleri, birebir taklit ediyor; hem de basına sızmayan, hatta savcı, hâkim, polis ve Peygamberdevesi dışında kimsenin bilmesinin mümkün olmadığı bazı ayrıntılara hâkim olduğunu göstere göstere. Bu yeni seri katille ilgili soruşturmayı yürüten, yıllar önce Peygamberdevesi’ni yakalayan ve anlaşmayı yapan Dedektif Feracci. Üçüncü cinayetle devamını oku...
Cingöz Recai Yeniden | Film ve Karakter Hakkında Bilinenler, Bilinmesi Gerekenler

Cingöz Recai Yeniden | Film ve Karakter Hakkında Bilinenler, Bilinmesi Gerekenler

Türkiye’de bir hayalet dolaşıyor: polisiyenin hayaleti… Dünyada ve ülkede bir zaman öncesine dek “kaçış edebiyatı” yahut “edebiyat değil” denilen, fakat polisiye severlerin inancını ve aşkını hiç yitirmediği polisiye türü, dizi/film/edebiyat demeden hem dünyada hem Türkiye’de yepyeni projelere ilham olmaya devam ediyor. Tekrar çekilecek olan Cingöz Recai filmi de bunun en yeni kanıtlarından biri oldu. Cingöz Recai Kimdir, Alamet-i Farikası Nedir?   Yeşilçam’da Ayhan Işık tarafından canlandırıldığından bu yana ana akımın pek değinmediği Cingöz Recai, Kenan İmirzalıoğlu’nun canlandıracağı yeni film uyarlamasıyla birlikte tekrar gündemde. Her ne kadar popüler medya “Yeşilçam klasiği” olarak nitelese de bizler, Cingöz Recai’nin esasen bir edebiyat figürü olduğunu biliyoruz. Peyami Safa’nın “Server Bedi” takma adıyla yazarak edebiyatımıza kazandırdığı karakter Cingöz Recai, esasen bir hırsızdır ve Maurice Leblanc’in yarattığı Arsen Lüpen karakterinin yerli ve milli yorumudur. Birçok eserde, Batı tarzı polisiyenin ünlü motiflerinin yerli hikâyelere yedirilmiş haliyle karşımıza çıkan Cingöz Recai’nin peşinden düşmeyen polis müfettişi Mehmet Rıza’yla birlikte daha sonradan Sherlock Holmes ve Dr.Watson’ı da bu hikâyelerde görmek mümkündür. Metin Erksan yönetmenliğinde 1954’te çekilen “Beyaz Cehennem: Cingöz Recai” filmiyle ilk kez beyaz perdede gördüğümüz karakteri Turan Seyfioğlu canlandırır. 1969’da bu sefer Ayhan Işık suretinde karşımıza çıkar Recai. Hırsız demişken, bilmeyenler için açıklayalım: Kendisi modern bir Robin Hood gibidir. Haksız yollarla para kazanan zenginlerin tepesine biner, onlardan çaldığını fakir fukaraya dağıtır. Cingöz Recai Olarak devamını oku...
The Night Of: Katil Kim? | Çağlan Tekil

The Night Of: Katil Kim? | Çağlan Tekil

Şimdiye kadar bu köşede yazdığım yazılarda iki noktayı özellikle vurguladım; İlki The Wire’ın tüm zamanların en iyi dizilerinden biri olduğu, diğeriyse dizi dendiğinde İngilizlerin bu işi muhteşem yaptığı… “The Night Of” (uzun adıyla “On the Night of the Crime”) bu iki fikri bünyesinde toplamış bir dizi; senaryoyu yazan üç kişiden biri The Wire’ı yazan Richard Price ve “The Night Of” 2008 tarihli İngiliz yapımı Criminal Justice’in uyarlaması. BBC yapımı Criminal Justice’in “The Night Of…” adıyla Amerikan ekranlarına pazarlanmasının temeli 2012 yılında atıldı. Dizinin tek bir star yüzü olmasına karar verildi, kadronun kalanı tanınmamış isimlerden seçilerek izleyicinin ana konuya odaklanması sağlanacaktı. Bu star isim Tony Soprano rolüyle kariyerini zirveye taşıyan James Gandolfini olarak düşünüldü. Gandolfini, Tony Soprano rolünden sonra senaryolara temkinli yaklaşmaya başlamıştı, kariyerine zarar vermeyip, tersine onu daha da yükseltecek bir senaryo ararken karşısına çıkan bu cazip teklifi kabul etti. Sadece bir şartı vardı, aynı zamanda dizinin yapımcılarından biri olacaktı. AVUKAT JACK STONE Diziyi izlediyseniz senaryonun olayların tam merkezinde olmamasına rağmen tek bir kişiye odaklandığını görürsünüz. Bu kişi, rolüne James Gandolfini’nin düşünüldüğü, karakollarda ve metro reklamlarıyla müvekkil kovalayan düşük profilli avukat Jack Stone karakteri. Ayaklarındaki egzama sebebiyle sürekli sandalet giymek zorunda kalan Jack Stone, 1 saat 18 dakika süren ilk devamını oku...
Luther: Drama, Gerilim, Psikoloji ve Suç Bir Arada | Çağlan Tekil

Luther: Drama, Gerilim, Psikoloji ve Suç Bir Arada | Çağlan Tekil

Tüm zamanların en iyi dizilerinden biriydi The Wire. Kimilerine göreyse en iyisi. The Wire‘ın en büyük özelliği başrolü olmamasıydı, her karakter belli bölümlerde öne çıkıyordu ama eninde sonunda her karakter öldürebiliyor ve kimse buna şaşırmıyordu. Bu karmaşık yapı içinde birilerinin oyuncu olarak bu diziyle fark edilebilmesi oldukça zordu elbette, The Wire gibi olay yaratmış ve çok sevilmiş bir dizide rol aldıktan sonra birçok oyuncu daha sonra ya aynı büyüklükte bir iş bulamayıp kaybolup gittiler ya da oynadıkları diziler The Wire etkisi yaratmaktan çok uzak kaldı. Idris Elba ise The Wire‘da canlandırdığı uyuşturucu mafyasının başındaki isimlerden biri olan Russell Stringer Bell karakteriyle dizi içinde oyuncu olarak sivrilemediyse de bir sonraki işi olan Luther‘da kariyerinin zirvesine çıktı. Üstelik bir suçluyu canlandırarak tanındıktan sonra yeni dizisinde polis olarak karşımıza çıkması gibi riskli sayılabilecek bir yola saparak… Luther 2010’da BBC’de yayın hayatına başladı. İlk sezon her biri 1 saat süren 6 bölümden oluşuyordu. Reytingleri o kadar iyiydi ki ilk sezonu yarıladığında 2. sezon onayını almıştı bile. Peki neydi Luther‘ı aynı dönemde yayınlanan Life On Mars, devamı olan Ashes to Ashes ve tabii ki Sherlock gibi diğer İngiliz polisiye dizilerinin varlığına rağmen bu denli çekici yapan? Bunun cevabını vermeden John Luther’ın kişiliğine ve ilk sezona devamını oku...