“Gülün Adı”nda William, yardımcısı Adso ile birlikte, imparatorun desteklediği Fransisken rahiplerle papalık arasında gerçekleşecek teolojik tartışmaya katılmak için Kuzey İtalya’daki bir Benediktin manastırına gider. Yakın zamanda bir keşiş, nedeni anlaşılmayan bir şekilde ölmüştür ve başkeşiş, William’dan durumu araştırmasını ve aydınlatmasını rica eder. Fransisken ve papalık delegelerinin birkaç gün sonra manastıra büyük siyasi önemi olan bir toplantı için gelecek olması, gizemin çözülmesini daha da önemli ve acil bir hale getirir. Beklendiği üzere manastırdaki keşişlerin bir kısmı zamanlamayı manidar bularak bu cinayetlerin Hıristiyanlığın altını oymak için o zamanların başkomplocusu şeytan tarafından orkestra edilen bir “kozmik oyun” olduğunu iddia etmeye başlamıştır bile.

Umberto Eco’nun da aralarında olduğu bir grup ismin son 40 yılda kaleme aldıkları popüler yazıları sayesinde Karanlık Çağ da denilen Ortaçağ Avrupa’sının o kadar da karanlık olmadığını biliyoruz. Ortaçağ genellikle resmedildiği gibi o kadar da karanlık değildi ama aynı şeyi Rönesans arifesindeki dönem için söylemek çok da mümkün değil. Cadı avlarının, engizisyon yargılamalarının ve bu yargılamalara eşlik eden demonolojinin (iblisbilim) tavan yaptığı bu dönemin, Avrupa’nın en aydınlık zamanı olarak kabul gören Rönesans’tan bir yüzyıl kadar öncesine denk gelmesi belki bir paradoks olarak görünebilir. Diğer yandan, bu denli büyük çaplı vahşetleri, Rönesans’la doğmaya başlayan yeni fikirlere Katolik kilisesindeki hâkim güçlerin şiddetle direnmesinin bir sonucu olarak da görmek mümkün. Umberto Eco’nun 1980’de yayımlanan ve yazarının dünya çapında büyük bir üne kavuşmasını sağlayan ilk romanı Gülün Adı tam da bu dönemde geçer ve tabii ki bu bir tesadüf değildir.

Untitled design

Ortaçağın son dönemlerinde ortaya çıkan değişim sancıları felsefe tarihinde de karşılığını bulur. Eco’nun felsefedeki başlıca kahramanı, Skolastik düşüncenin kurucusu Thomas Acquinas, Hıristiyanlık içinde yüzyıllardır hüküm süren yeni-Platoncu dogmaya içeriden ilk darbeyi indirir. Bu dogmanın yerini ise Tanrıyı bazı meselelerin dışında bırakma yaklaşımı ile Ortaçağ Hıristiyanlığına ilk seküler “zehri” zerkeden yeni-Aristoculuk alır. Romanın ana kahramanı William of Baskerville de Ortaçağ Avrupa’sının son dönemlerinde belirmeye başlayan Aydınlanma öncesi rasyonelliğinin uygulayıcısı olan ilginç bir dedektif figürü olarak karşımıza çıkar. Modern bir meslek olarak dedektifliğin ortaya çıkmasına çok vardır ve zaten William sadece bilge ve bilgili Fransisken bir keşiştir ama yine de William’ın zihni, Auguste Dupin ve Sherlock Holmes gibi modern dedektiflerinkine benzer şekilde çalışır. Cinayet gibi dünyevi bir meseleyi teolojiden bağımsız ele almasında da şüphesiz Skolastik düşüncenin merkezinde olan yeni-Aristoculuk’un büyük payı vardır.

Kitabın konusuna gelecek olursak… William, yardımcısı Adso ile birlikte, imparatorun desteklediği Fransisken rahiplerle papalık arasında gerçekleşecek teolojik tartışmaya katılmak için Kuzey İtalya’daki bir Benediktin manastırına gider. Yakın zamanda bir keşiş, nedeni anlaşılmayan bir şekilde ölmüştür ve başkeşiş, William’dan durumu araştırmasını ve aydınlatmasını rica eder. Fransisken ve papalık delegelerinin birkaç gün sonra manastıra büyük siyasi önemi olan bir toplantı için gelecek olması, gizemin çözülmesini daha da önemli ve acil bir hale getirir. Beklendiği üzere manastırdaki keşişlerin bir kısmı zamanlamayı manidar bularak bu cinayetlerin Hıristiyanlığın altını oymak için o zamanların başkomplocusu şeytan tarafından orkestra edilen bir “kozmik oyun” olduğunu iddia etmeye başlamıştır bile. Hatta kimi keşişler, kitap boyunca devam edecek gizemli ölümlerin dünyevi meselelerden ziyade ahir zamanların habercisi olduğunu giderek daha yüksek sesle dillendirirler.

Nitekim anakronistik bir dedektif figürü olarak William, yaşadığı zaman ve mekândan kaynaklı pek çok zorlukla mücadele etmek zorundadır. William, cinayetleri dünyevi dinamikler üzerinden yorumlarken döneme hâkim olan düşünce ve inanç sistemiyle de çelişmeyi göze almalıdır. Mesela William’ın cinayet mahallindeki ayrıntılara dikkat ederek yaptığı çıkarımlar kimi keşişlerce büyü ya da kehanet olarak algılanır. İyi görmeyen gözlerinden dolayı kullandığı gözlüğü de “mucize” olarak nitelendirirler. Bunlar yetmezmiş gibi dönemin tabularına (dini sapkınlık, eşcinsellik vb.) tekabül eden eylemlerinden dolayı pek çok keşiş, William’a cinayetleri çözmesinde yardımcı olabilecek bilgileri vermekten çekinir. Bu açıdan William manastırda ikamet eden keşişlerin suç ortaklığı, kıskançlık, husumet, sadakat gibi çeşitli saiklerle oluşturduğu karmaşık ilişkiler labirenti içinde de yolunu bulmak zorundadır.

Untitled design (1)

Postmodern edebiyatın başeserlerinden olan Gülün Adı kendi metinselliğinin farkındadır; okura da bunu olabildiğince açık bir şekilde yansıtır. Bu açıdan romanda cinayetlerin merkezindeki mekânın kütüphane, objelerin de kitaplar olması sürpriz değildir. İlk cinayetin bağlantılı olduğu kütüphane geniş arşiviyle ünlüdür fakat aynı zamanda giriş izni alması hayli zor ve girildiğinde de içinden çıkılması kolay olmayan bir labirenttir. William, kütüphanedeki kitapların birbirleriyle fısıldaştığını hayal ederken bir yandan da cinayetlerin odağındaki gizemli bir kitabın olayı çözmesinde büyük rol oynayacağına dair inancını kitabın sonuna kadar korur. Bazı kitapların tehlikeli sayıldığı Ortaçağ Avrupası’nda kütüphane ve kitapların ölüm ve cinayetle olan yakın ilgisi de son derece anlamlıdır.

“Kimi kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir,” cümlesinin siyasetin en yetkili ağzı tarafından telaffuz edildiği Türkiye’de yaşayanlar olarak çok da yabancı olmadığımız bir durumdur fikir ve kitapların tehlikeli addedilmesi. Hem başlık hem de içerik düzeyinde Gülün Adı’ndan ilham alan Benim Adım Kırmızı romanının yazarı Orhan Pamuk da “tehlikeli kitap” temasını romanlarında sıklıkla kullanır. Benim Adım Kırmızı’da Venedik resmi ve parasının Osmanlı toplumu içine sızmasına karşı ortaya çıkan tepkileri işlerken Yeni Hayat’ta gizemli bir kitabın yol açtığı “kültürel kirlenme” fikrine odaklanır. Kitabın tesiri bir güvenlik tehdidi olarak algılanırken bununla savaşmak için devreye istihbaratvari bir yapılanma girer. Özellikle geç kalmış modernliğin neredeyse sürekli döndüğü bir konu olmasından dolayı Rus edebiyatında (Batı tarafından asimile edilemeyen “Rus ruhu”) ve İran’daki entelektüel tartışmalarda (Batılılaşma hastalığı diye çevrilebilecek Gharbzadegi kavramı) örneklerini çokça görürüz. Eco’nun 14. yüzyıl İtalya’sında geçen romanında ise Hıristiyan dinini (daha doğrusu Katolikliği) kirletme tehdidi, dini sapkınlıktan gelir.

Gülün Adı’nda dini ve kültürel kirlenmeye direncin farklı çeşitlerini görürüz. Mussolini’nin hemşerisi olan Eco’nun kariyeri boyunca değindiği başlıca konulardan biri de faşizmdir. Yazdığı çeşitli denemelerin yanında Kralie Loana’nın Gizemli Alevi adlı romanında da çocukluk anılarıyla kesişen İtalya’nın faşist geçmişini irdeler. En nihayetinde faşizm 20. yüzyılda ortaya çıkan bir ideolojidir fakat Gülün Adı’nda da bu konuyla ilgili çeşitli izlekleri görebiliriz. Bunlardan belki de en çok öne çıkanı “kahkaha” tartışması. Ortaçağ Hıristiyanlığının “asık suratlı” statükosuna karşı William (ve onun üzerinden Eco da) kahkahayı hayatı olumlayan bir jest olarak savunur. Eco’nun kahkahayı bu tarz politik bağlamda savunmasının, aralarında Slavoj Zizek’in de olduğu kimi entelektüeller tarafından eleştirildiğini de buraya not düşelim.

Untitled design (2)

Gülün Adı, 1986 yılında başrollerinde Sean Connery ve Christian Slate’in olduğu bir filme uyarlandı. Eleştirmenlerin ve seyircilerin çoğunlukla olumlu baktığı film, kitaba büyük oranda sadık kalarak etkileyici bir atmosfer oluşturmayı başardı. Film, kitabı okumayanlara da ulaşarak Eco’nun ve romanının bilinirliğini daha da arttırdı. Bugünlerde ise Gülün Adı, dizi formatında karşımızda. İtalyan Rai kanalında yayınlanan dizide Eco’nun romanını, çeşitli yan hikâyelerle genişletilmiş bir dünya olarak izleme şansımız mevcut. William of Baskerville, John Turtoro tarafından canlandırılırken Lost ve Person of Interest dizilerinden tanıdığımız Michael Emerson da aşina olduğumuz başka bir sima olarak karşımıza çıkıyor. Bunun dışında dizinin İtalya ve Almanya ortak yapımı olmasının da etkisiyle dizide çokuluslu bir oyuncu kadrosuyla karşılaşıyoruz. Film versiyonunda biraz daha geri planda kalmış manastır hayatının çokkültürlülüğü ve çokdilliliği de dizide öne çıkan en ilginç unsurlardan. Her halükârda Gülün Adı dizisi, 2016 yılında vefat eden Umberto Eco’yu bugün yeniden anmak için geçerli bir bahane sunuyor.

221B Dergi

Türkiye'nin tek polisiye kültür dergisi.

Bir yant bırakın