İspanya’da polisiye, sinema ve TV ekranında yükseliş döneminde. Yakın tarihinden beslenen, hesaplaşmaktan ve sorgulamaktan korkmayan, kendini tekrar etmeyen ve özgün bir dil oluşturan edebiyatçılar, senaristler ve yönetmenler oldukça bu yükseliş devam edecek ve dünya polisiyesindeki yerini daha da sağlamlaştıracak…

Malumunuz, ülkemizde de tüm dünyada olduğu gibi La casa de papel rüzgârı esiyor, belki de pek çok insan bu dizi sayesinde İspanya yapımı polisiye dizi ve filmlere dikkat etmeye başladı. İspanya’nın iç savaşta yaşadıkları, 1939’dan 1975’e kadar yani 36 yıl süren Franco’nun faşist diktatörlük dönemi, demokrasiye geçiş süreci, ETA meselesi, Avrupa Birliği’ne giriş, ekonomik krizler… İspanya’nın zorlu ve mücadele dolu bir yakın tarihi var. Edebiyatçıların da sinemacıların da beslendiği, eserlerine yansıttığı hatta bazen yoğunlukla odaklandıkları bir yakın tarih. İspanyol edebiyatında polisiyenin ve kara romanın yükselişi, elbette İspanya sinemasını da etkilemiş. İspanya yapımı polisiye filmler, zekice yazılan senaryoları, şaşırtıcı/ters köşe sonları, iç içe geçen sorunların önce başarıyla düğümlenip sonra boşluk bırakmadan çözümlenmesiyle hafızalarda yer ediyor. Tabii ki derinlikle yazılan karakterleri de ekleyelim. Kısacası La casa de papel‘in başarısı tesadüf değil, arkasında yıllardır ince işçilikle kendi janrını yaratan İspanya polisiyeleri yatıyor. Biz de okurlarımız için bu filmler arasından bir seçki yapmak istedik.

Oriol Paulo ve ters köşeleri

Her yeni filmiyle ismini daha yukarılara taşıyacağını düşündüğüm Oriol Paulo, 1975 Barcelona doğumlu senarist ve yönetmen. Oscar Ödüllü Guillermo del Toro’nun yapımcılığını üstlendiği 2010 tarihli Julia’nın Gözleri (Los ojos de Julia) filminin senaristi olarak dikkatleri çekti. Julia’nın Gözleri polisiye unsurları bolca içeren, sağlam bir gerilim filmi diyebiliriz. Julia, görme kaybı yaşayan, birkaç yıl içinde kör olma riski yüksek, genç bir kadındır; kör olan kardeşi evinde asılı bulunur ve intihar ettiği düşünülür. Julia buna inanmak istemez. Julia’nın eşi de kardeşinin evinde kendini asmış halde bulununca Julia, bunların intihar değil cinayet olduğunu düşünür ve bu eve yerleşir, olayları çözmeye karar verir. Julia’nın Gözleri, hızlı temposu, iyi oyunculukları ve şaşırtan finaliyle izlenmeyi hak ediyor.

elcuerpo

Oriol Paulo, 2012’de yazıp yönettiği ilk filmi Ceset ile (El cuerpo) unutulması zor filmlerden birine imza attı. Kalp krizinden ölen ve otopsi raporu beklenen Mayka Villaverde adlı kadının cesedi morgdan kaçırılır. İlaç firması sahibi, güçlü ve zengin Mayka’nın genç kocası Alex, aynı gece morga çağrılır ve dedektif Jaime Pena tarafından sorgulanır. Araştırma devam ederken yaşanan bazı aksilikler nedeniyle dedektifler, Alex’i karakola götüremez ve 8 saat boyunca araştırmayı ve sorguyu morgda yapmak zorunda kalır. Alex’in morgda beklerken yaptığı şüpheli telefon konuşmaları ve genç bir sevgilisinin olduğunu anlamamızla işler karışır. Ceset, tahmin edilmesi neredeyse imkânsız finali ve iç içe geçen birden fazla cinayetle, son yılların en iyi polisiye filmlerinden biri.

CONTRATIEMPO-POSTEROriol Paulo, 2016’da yine yazıp yönettiği Gizli Tanık (Contratiempo) filmiyle bu alanın ustalarından biri olacağını kanıtladı diyebiliriz. Varlıklı, güçlü ve yılın adamı seçilen genç işadamı Adrian Doria, fotoğrafçı sevgilisi Laural Vidan’la bir dağ oteline tatile gider, burada kaldıkları odada sevgilisi ölür ve Adrian cinayetin baş şüphelisi olarak gözaltına alınır. Adrian, çok iyi bir savunma yapmak ve suçsuz bulunmak için avukatının yönlendirdiği tanık hazırlama ve adli bilimler uzmanı Virginia Goodman ile çalışmaya başlar. Virginia, Adrian’ı hem o geceyi hem de sakladığı diğer gerçekleri anlatması için zorlar. Gizli Tanık, bir kapalı oda cinayetiyle başlıyor, fakat Oriol Paulo’ya tek bir kapalı oda cinayeti elbette yetmezdi. Paulo, geçmişte kaldığı düşünülen başka suç ve sırları iç içe geçiren senaryosu, ters köşe sonu ve gözünüzü bir an bile kırpmadan izlemeniz gereken temposuyla Gizli Tanık‘ta polisiye filmlere dair imzasını daha da kalınlaştırıyor.

Paulo, şu anda yazıp yönettiği bilimkurgu-polisiye türündeki Mientras dure la tormenta adlı yeni filminin çekim sürecinde. 2018 sonunda vizyona girmesi beklenen filmin başrolünde La casa de papel‘in Profesör’ü Álvaro Morte’nin olduğunu da müjdeleyelim…

Bir usta: Alberto Rodríguez

1971 Sevilla doğumlu Alberto Rodríguez, yazdığı ve yönettiği filmleriyle defalarca Goya Ödülü alan, usta kabul edilen yönetmenlerden. Rodríguez’in 2015 Goya Ödülleri’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen dahil beş dalda ödül kazanan filmi Bataklık (La isla mínima) 1980 İspanya’sında geçiyor. Yani Franco diktatörlüğünün birkaç yıl önce bittiği geçiş döneminde. Biri sosyalist, diğeri Francocu olan, yani taban tabana zıt iki dedektif, bir genç kadın cinayetinin soruşturmasını yürütmek üzere Madrid’den İspanya’nın güneyine, Endülüs’teki kırsal bir bölgeye gider. Deneyimli dedektif Juan ve daha genç olan Pedro, bu muhafazakâr bölgede bir otele yerleşir ve soruşturmayı sürdürürken bunun tek bir cinayet değil, seri cinayet vakası olduğunu anlarlar. Bataklık‘ta sadece seri cinayet vakasını değil, iki dedektifin kendileri ve geçmişleriyle yüzleşmesini, sınıf farklılıklarını, İspanya’nın kırsal bölgelerindeki yoksulluğu ve yakın tarihindeki olayların insanların hayatı üzerindeki etkilerini de derinlemesine anlatıyor Rodríguez. Film, çok güçlü bir sinematografiye sahip. Aldığı ödülleri ve daha fazlasını hak ettiğini söylemek gerek.

049849dcbe37f400940517559e68818cRodríguez, 2016’da bu kez biyografik bir polisiye diyebileceğimiz Büyük Aldatmaca (El hombre de las mil caras) filmiyle karşımıza çıktı. 2016 Goya Ödülleri’nde En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini alan film, uzun yıllar İspanya için çalışan bir casusun tüm parasını ve konumunu kaybettikten sonra İspanya’ya dönüşünü ve hükümetten intikam almasını anlatıyor. Büyük Aldatmaca‘nın son dönemlerin en başarılı ve gerçekçi casusluk filmlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Rodríguez’in ilk dönem filmlerinden 7 Virgenes ve Grupo 7 filmlerini de anmadan geçmek olmaz. Kısacası, Rodríguez’in imzasını gördüğünüz tüm filmleri gönül rahatlığıyla izleme listenize alabilirsiniz. Rodríguez şu anda, 16. yüzyıl Sevilla’sında geçen La peste isimli tarihi bir polisiye diziyi yazıp yönetiyor.

Sinemadan TV’ye: Jorge Sánchez-Cabezudo

Jorge Sánchez-Cabezudo, 1972 Madrid doğumlu senarist ve yönetmen. İlk filmi Ayçiçeklerinin Gecesi‘ni (La noche de los girasoles) 2006’da yazıp yönetti. Zaman zaman izlemeyi zorlaştıracak kadar çarpıcı bu film, İspanya kırsalında geçiyor. Bölgede uzmanlar tarafından keşfedilen bir mağarada, yöre halkıyla ilgili bir şeyler gizlendiği düşünülüyor. Uzmanlardan Esteban, bu mağaranın gizemini çözmek amacıyla yakınlarda yaşayan mağara fotoğrafçısı Pedro ile çalışmak için görevlendirilir. Mağaradan çıktıklarında Esteban’ın onları dağın eteğinde bekleyen sevgilisi Gabi’yi dehşet içinde bulurlar. Genç kadın tecavüze uğramıştır. Böylece üçü için bir intikam süreci başlar. Ayçiçeklerinin Gecesi, birbirine teğet geçmeyen sekiz farklı karakter üzerinden intikam mı, adalet mi sorusunun peşinden gidiyor. Jorge Sánchez-Cabezudo, 2007’den beri Gran Hotel, Velvet, Desaparecida, La Zona gibi polisiye ağırlıklı TV dizilerinin senaristliğini ve yönetmenliğini yapıyor.

2011 Madrid’inde bir seri katil

img_0585Tanrı Bizi Affetsin (Que Dios nos perdone), 1981 Madrid doğumlu Rodrigo Sorogoyen imzalı, 2016 yapımı bir polisiye. Film, 60 yaşın üzerindeki yalnız kadınlara evlerinde tecavüz eden ve onları vahşice öldüren bir seri katile odaklanıyor. Şiddet sorunu olan, işyerinde sürekli öfke nöbetleri geçiren ve hatta meslektaşlarını dövüp sakatlayan dedektif Alfora ile dikkatli, yalnız yaşayan, kekeme, kontrollü dedektif Velarde cinayetlerle ilgili soruşturmayı birlikte yürütüyor. Film, 2011 Madrid’inde geçiyor. 15 Mayıs 2011 tarihinde Puerto del Sol meydanında işsizlik, ekonomik kriz ve toplumsal eşitsizliğe karşı büyük bir eylem yapıldı. Bu eylemle birlikte yüzbinlerce insan haftalarca meydanda kamp kurdu, Madrid’de başlayan eylemler İspanya geneline yayıldı. Polisin eylemcilere saldırdığı bu gösterilerde pek çok insan yaralandı, gözaltına alındı. Film, işte bu dönemde geçiyor ve izleyiciye iki farklı karakterdeki polisin gözünden de o günlere dair bazı fotoğraflar veriyor. Tanrı Bizi Affetsin, klasik polisiyelerden diyebiliriz; bir seri katil ve bu seri katili yakalamaya çalışan iki dedektifin hikâyesi. Oriol Paulo’nun efsanevi sonlarına ya da Alberto Rodríguez’in şapka çıkartılacak sinematografisine erişemese de anaakımda abartılan pek çok polisiye filmden daha iyi olduğu söylenebilir.

Hücre 211

celda211

2009 yapımı Hücre 211 (Celda 211) sert ve zorlayıcı bir film. Hapishanede gardiyan olarak işe alınan Juan, işe başlayacağı günden bir gün önce hapishaneye gider, orayı daha iyi tanımak ve iş arkadaşlarıyla tanışmak ister. İki gardiyan, Juan’a hapishaneyi gezdirirken kafasına tavandan düşen parça nedeniyle bayılır. Arkadaşları Juan’ı dinlenmesi için 211 numaralı hücreye götürür. Juan kendine geldiğinde, hapishanede mahkûmların ayaklandığını fark eder. Hayatta kalmak için mahkûm gibi davranmak zorundadır artık. Başlarda bastırılabilecek bir isyanken, üç ETA üyesinin isyanın başına geçmesiyle olaylar büyür. ETA üyelerinin olası bir müdahalede mahkûmları öldürmeye başlayacağını ilan etmesi, hükümeti ve güvenlik güçlerini adım atmakta geriletir. Böylece hapishanedeki isyanın, mahkûmları, mahkum ailelerini ve tabii ki Juan’ı nasıl etkilediği, hızlı tempo ve yer yer şiddetli görüntülerle veriliyor filmde. Ama filmin en can alıcı noktası, isyana kadar devletle, hükümetle, kolluk güçleriyle bir sorun yaşamamış Juan’ın yaşadığı değişim. Yönetmen Daniel Monzón, filmin gerçekçi olabilmesi için çekimleri gerçek bir hapishanede yapmakla kalmamış, bazı oyuncuları da gerçek mahkûmlardan seçmiş.

0001750281001-1Görülüyor ki İspanya’da polisiye, sinema ve TV ekranında yükseliş döneminde. Yakın tarihinden beslenen, hesaplaşmaktan ve sorgulamaktan korkmayan, kendini tekrar etmeyen ve özgün bir dil oluşturan edebiyatçılar, senaristler ve yönetmenler oldukça bu yükseliş devam edecek ve dünya polisiyesindeki yerini daha da sağlamlaştıracak.

Bu yazı, 221B Dergi’nin 14. sayısında yayımlanmıştır…

Özlem Özdemir

1984 doğumlu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu, aynı bölümde yüksek lisans yaparken eğitim yayıncılığı alanında çalışmaya başladı, iki yıl sonra kültür yayıncılığı alanına geçti. Bilim ve Gelecek dergisinde Yazı İşleri Müdürü, Esen Kitap'ta Genel Yayın Yönetmeni olarak çalıştı. SoL gazetesinin bilim eki BilimsoL'a ve kitap ekine katkı sundu. Mylos Yayın Grubu'nda dergi ve kitaplarla haşır neşir. Episode'un Yayın Yönetmeni, 221B'nin editörü.

Bir yant bırakın