Yüzyılın canavarı olarak nitelendirilen birinin, dünyanın en huzurlu ülkesi olarak anılan Norveç’ten çıkmış olması beklenmedik bir durum hiç kuşkusuz ama bir taraftan da İskandinav polisiyesi okurları, bu uyarıyı uzun zamandır alıyorlardı aslında. Şimdilerde her ne kadar Kardan Adam romanından uyarlanan filmle adından söz ettirse ve tarz olarak da gün geçtikçe Amerikan polisiyelerine yaklaşsa da Norveçli ünlü polisiye yazarı Jo Nesbø’nun ilk dönem romanlarında bu toplumsal sorunlar merkezde yer alıyordu…

Kuzeyli rüzgârların bu taraflara taşıdığı en taze haberlerden biri şuydu: “Yeşil-Sol hareketin 41 yaşındaki lideri Katrín Jakobsdóttir, İzlanda başbakanı olarak 30 Kasım itibarıyla görevine başladı. Yaklaşık 330 bin nüfuslu küçük ada ülkesi İzlanda’da Parlak Gelecek Partisi dokuz aydır görevdeydi. Parti koalisyondan çekildiğini açıklamış, ardından merkez sağ hükümet düşerek erken seçim kararı alınmıştı. Seçimlerden sürpriz bir sonuç çıktı ve İzlanda’da sandıktan sol ağırlıklı Yeşiller Partisi birinci parti olarak çıktı. Ülkenin yeni başbakanı da Katrín Jakobsdóttir oldu. 41 yaşındaki yeni başbakan çevreci ve polisiye edebiyat uzmanı olarak da biliniyor.” (Hürriyet, 1 Aralık 2017) Son cümlenin altını özellikle çizebiliriz; kıskanmamak elde değil. Zamanda biraz daha geriye gidip İsveç Sağlık Bakanı Gabriel Wikström’le ilgili hayıflanmaları da hatırlayabiliriz!

Katrín Jakobsdóttir
Katrín Jakobsdóttir

Yalnızca İzlanda ya da İsveç’ten değil, genel olarak İskandinavya’dan gelen böylesi haberlere çok da şaşırmıyoruz aslında… Şöyle bir durup kısaca düşünelim; gazetelerde, haber sitelerinde zaman zaman gözümüze çarpan listeleri aklımıza getirmeye çalışalım. Örneğin dünyanın en mutlu ülkeleri listesinde ilk sırada Danimarka’yı görüyoruz; onu Norveç takip ediyor, İsveç beşinci, Finlandiya yedinci, İzlanda da dokuzuncu sırada. Hemen bir başka istatistik; dünyanın en yeşil 10 ülkesi: Birinci sırada bu sefer İsveç var, onu yine Norveç takip ediyor, Danimarka beşinci, Finlandiya sekizinci, İzlanda dokuzuncu sırada. Dünyanın en etkin eğitim sistemi sıralaması; tahmin edileceği gibi Finlandiya birinciliği kimseye kaptırmamış, ilk 10 içinde İsveç ve İzlanda’yı da görüyoruz hemen. Anne ölüm oranı ve beş yaş altı bebek ölümlerinin düşüklüğü konusunda da ilk beş sıra şöyle: Norveç, Finlandiya, İzlanda, Danimarka, İsveç…

Listeler, tablolar, infografikler, istatistikler bir yana, vitrine baktığımızda da gözlerimiz kamaşıveriyor. Tüm karizmalarıyla Vikingler; karlı, çok hoş bir dağ manzarasının tam ortasında bir ahşap kulübe görüntüsü; yeşille mavinin birbirine karıştığı fiyordların vahşi coğrafyası, Kuzey ışıklarının ağızları açık bırakan dansı ve çok daha yakına, mobilyalarımıza baktığımızda gördüklerimiz! Peki, hiç mi sorun yok bu İskandinav ülkelerinde gerçekten?

2011'de Norveç'te düzenlenen saldırı sonrasını yansıtan bir kare...
2011’de Norveç’te düzenlenen saldırı sonrasını yansıtan bir kare…

Yüzyılın canavarı

Temmuz 2011’de şöyle bir haber de okuduk gazetelerden: “Dünyanın en huzurlu ülkesi olarak anılan Norveç’te meydana gelen çifte saldırının bilançosu ağırlaşıyor. Önceki gün başkent Oslo’da, bakanlık binalarının bulunduğu caddede meydana gelen, 7 kişinin ölümü ve çok sayıda kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan bombanın yarattığı şok dalgası, Utöya Adası’ndan gelen 85 gencin ölüm haberleriyle daha da derinleşti. Saldırıların hemen ardından radikal islam tehdidi üzerinde duruldu ancak polis, her iki saldırıyı düzenleyenin de kendini milliyetçi olarak tanımlayan 32 yaşındaki Anders Behring Breivik adlı bir Norveçli olduğunu açıkladı. Breivik, Oslo’nun merkezinde bir araç dolusu bomba havaya uçtuktan kısa süre sonra Utöya Adası’na doğru yola çıktı. Bu sırada adadaki yetkililere bir telefon geldi. Telefondaki ses, ‘Oraya bir polis memuru gönderiyoruz,’ diyordu. Böylece adadakiler Breivik’ten hiç şüphelenmedi. Norveç polisinin yaptığı açıklamaya göre, Norveçli saldırgan Oslo’daki patlamadan kısa bir süre sonra polis üniformasıyla Utöya Adası’na gitmek için feribota bindi. Görevliye polis olduğunu ve Oslo’daki patlama nedeniyle adaya rutin kontrol yapmak üzere gittiğini söyledi. Adaya bir çanta dolusu silah ve mühimmatla geldiği söylenen saldırgan, karşılaştığı gençleri, ‘Bir araya toplanın,’ diyerek yanına çağırdı. Yüzlerce genç polis memurunu dinleyerek bir araya geldiğinde Breivik ateş etmeye başladı. Otomatik tüfekle etrafı tarayan katil daha sonra tek tek kurbanlarının peşine düştü.” (Milliyet, 24 Temmuz 2011)

"Yüzyılın canavarı" Anders Behring Breivik, duruşma sırasında Neo-Nazi selamı verirken...
“Yüzyılın canavarı” Anders Behring Breivik, duruşma sırasında Neo-Nazi selamı verirken…

Yüzyılın canavarı olarak nitelendirilen birinin, dünyanın en huzurlu ülkesi olarak anılan Norveç’ten çıkmış olması beklenmedik bir durum hiç kuşkusuz ama bir taraftan da İskandinav polisiyesi okurları, bu uyarıyı uzun zamandır alıyorlardı aslında. Şimdilerde her ne kadar Kardan Adam romanından uyarlanan filmle adından söz ettirse ve tarz olarak da gün geçtikçe Amerikan polisiyelerine yaklaşsa da Norveçli ünlü polisiye yazarı Jo Nesbø’nun ilk dönem romanlarında bu toplumsal sorunlar merkezde yer alıyordu. Tam da bu noktada sözü A. Ömer Türkeş’e bırakabiliriz: “Harry Hole kimliği üzerinden insani derinliği yakalayan Nesbø, açtığı suç dosyalarıyla toplumsal meselelere de eğiliyor; üstelik tarihsel süreci ihmal etmeden… Özellikle Neo-Nazileri hedef alıyor Nesbø. Çift zamanlı kurguladığı Kızılgerdan‘da şimdiki zamanda işlenen cinayetlerin izini sürerken II. Dünya Savaşı’nda, Rus cephesinde Nazilerle birlikte savaşan Norveç askerlerine uzanmıştı. Hem savaş atmosferi hem katilin kimliği hem de Harry Hole’un soruşturması sayesinde yalanlar üzerine kurulu Norveç tarihiyle hesaplaşıyor, bir zamanlar Nazileri desteklemiş, günümüzde ise Neo-Nazileri barındıran zihniyeti, bu zihniyeti besleyen toplumu ve kültürünü deşifre ediyordu. Nesbø’nun uyarısının önemi, romanın yayımlanmasından birkaç yıl sonra, Norveç’te bir Neo-Nazi tarafından düzenlenen katliam sayesinde ortaya çıktı. Sadece bu öngörü bile çağdaş polisiyelerin seyrini yani suçu toplumla, tarihle, politikayla ilişkilendirme eğilimini göstermesi açısından önemlidir.” (SabitFikir, Şubat 2013)

Toplumsal meseleler, kurgunun odağında

Jo Nesbø’nun Kızılgerdan ya da Nemesis romanında parmak bastığı tek sorun aşırı sağ eğilimler değildir; mafya olgusu, Çingenelerin hayatı, Norveç ekonomisi gibi toplumsal meseleler de öne çıkar. Üstelik böylesi toplumsal meselelere değinen tek İskandinav polisiye yazarı Jo Nesbø değildir. Hatta hikâyenin merkezinde toplumsal bir sorunun yer almasını, İskandinav polisiyelerinin genel karakteristiği olarak nitelendirebiliriz rahatlıkla.

İskandinav polisiyelerindeki bir başka karakteristik de kahramanlara ilişkin: Her ne kadar merkezi bir figür yer alsa da, genellikle bu merkezi figürün de eninde sonunda polis teşkilatının bir temsilcisi olduğu hatırlatılır her zaman. Suçla bireysel değil, kolektif bir mücadele vardır İskandinav polisiyelerinde. Bunun da en tipik örneği, Henning Mankell’in Kurt Wallender serisidir belki de. Mankell’in 1991’de yazmaya başladığı ve 2009 tarihli Huzursuz Adam‘la nokta koyduğu 10 romanlık seri boyunca elbette Kurt Wallander karakteriyle kişisel bir bağ kurarız, kaçınılmaz olarak ama yazar, suçla örgütlü ve kolektif mücadelenin altını hep çizer seri boyunca.

Bir diğer altı çizilen unsur da kimi zaman sıkıcı olabilen polis işlemleridir. Bunun kökeninde de İsveçli çift Maj Sjöwall ile Per Wahlöö’nün 1965’te yazmaya başladıkları Martin Beck serisi yer alır. 65’ten 75’e, 10 yılda 10 kitaba ulaşan seride polis işlemleri, örneğin bir şüpheliyi takip süreci o kadar ayrıntılı işlenir ki içinizin sıkışması olasıdır.

İskandinav polisiyelerindeki kadınlar üzerine

Özellikle yakın zaman içinde yayımlanan İskandinav polisiyelerinde -ve hatta alanı biraz genişleterek işin içine polisiye dizileri de katarsak- tipik bir başka özellik olarak güçlü kadın karakterleri de saymalıyız. Elbette ilk akla gelecek olan, Stieg Larsson’un İskandinav polisiyelerinde bir dönüm noktası kabul edilen Millennium serisi olacaktır. Ve elbette Ejderha Dövmeli Kız olarak da tanınan Lisbeth Salander…

"Ejderha Dövmeli Kız" filminden bir kare...
“Ejderha Dövmeli Kız” filminden bir kare…

Küçük bir kasabanın ucundaki villasında bir başına yaşar. Babası bir denizci, annesi gökte bir melektir. Bir maymunu, bir atı ve upuzun çorapları vardır. Komşu evin çocuklarıyla tanışmasından sonra iki de arkadaşı olacaktır. Üç arkadaşın eğlenceli mi eğlenceli maceraları birbirini izler… Olağanüstü bir güce sahip, becerikli, hazırcevap, iyiliksever ama -özellikle altı çizilmesi gereken bir özelliği olarak- sıradan insanlara göre hayli tuhaf olan Pippi Uzunçorap‘ın hikâyesini az çok yukarıdaki cümlelerle özetleyebiliriz. İsveçli yazar Astrid Lindgren’in küçük kızı Karin’in hastalığı sırasında ona anlattığı bir öyküden yola çıkarak kaleme aldığı Pippi Uzunçorap‘ın yansımalarına, kaçınılmaz olarak özellikle kuzeyli edebiyatta da rastlamak mümkün. Stieg Larsson’un bazı röportajlarından biliyoruz ki Ejderha Dövmeli Kız karakteri Lisbeth Salander, aslında bir anlamda Pippi Uzunçorap‘ın genç halidir. Lisbeth Salander’i oluştururken, Pippi Uzunçorap büyüyüp 25 yaşına geldiğinde nasıl biri olurdu düşüncesinden yola çıktığını belirtmişti Stieg Larsson. Lisbeth Salander, belki Pippi Uzunçorap gibi tuttuğu bir atı havaya kaldıracak kadar fiziksel bir kuvvete sahip değil ama bir truva atı‘yla dijital dünyada oldukça kuvvetli bir hale gelebilir kolaylıkla.

1968 tarihli "Pippi Uzunçorap" filminden...
1968 tarihli “Pippi Uzunçorap” filminden…

Bağımsızlıklarına düşkünlükleriyse daha da benzer. Ya da dizileri gözümüzün önüne getirelim; Bron/Broen‘deki Saga Norén mesela, çeşitli uyumsuzluklarıyla Pippi’yi andırmıyor mu?

Taş Ustası ve Vaiz'in yazarı Camilla Läckberg
Taş Ustası ve Vaiz’in yazarı Camilla Läckberg

İskandinav polisiyelerinde kadınlar, yalnızca güçlü karakterler olarak değil, başarılı yazar olarak da adlarından söz ettiriyorlar. Kuzeyli polisiyelerin bir başka tipik özelliğini örneklendirmek adına, Camilla Läckberg’in ismini anabiliriz pekâlâ. 1974 yılında İsveç’in küçük kıyı kasabalarından Fjällbacka’da doğan Läckberg, romanlarının merkezine de hep doğduğu kasabayı yerleştiriyor. Romanlarının ortak noktalarından biri de ilk bakışta basit açıklamalara sahipmiş gibi görünen olayların giderek dallanıp budaklanması ve işin ucunun bir şekilde geçmişe gömülmüş -üzeri örtülmeye çalışılmış- sırlara dayanması. Örneğin Läckberg’in Vaiz romanında 20 yıl öncesine, Taş Ustası‘ndaysa 1920’lere dek uzanan bir hikâye okumuştuk. Aile geçmişlerinin hep kurcalandığı hikâyeler… İskandinavya’daki toplumsal yaşamın biraz içine kapanık olmasının, sırların (özellikle de aile sırlarının), insanların yalnızlığının, yüksek depresyon oranının ve alkol düşkünlüğünün sebeplerini biraz da burada aramak gerekebilir.

0001741613001-1Sırlar üzerinde tozu silkelemek…

Sonuç olarak, tüm bu örnekleri bir araya getirmek mümkün: Kuzeyli polisiyeler, merkezlerine toplumsal olayları almalarıyla ön plana çıkan polisiye eserlerdir. Göçmen sorunu, aşırı sağ eğilimler, toplumsal yaşantının sürüklediği yalnızlık, depresyon, alkol düşkünlüğü… Polisiye romanlardan esen Kuzeyli rüzgârlar, İskandinav ülkelerinin üzerindeki yaldızı kaldırmak, sırlar üzerindeki tozu silkelemek için işte bu yüzden birebirler. Işıltılı bir vitrinin ardında gerçekte ne olduğunu görmek için okunmayı/izlenmeyi bekliyorlar…

Bu yazı, 221B Dergi’nin 13. sayısında yayımlanmıştır…

221B Dergi

Türkiye'nin tek polisiye kültür dergisi.

Bir yant bırakın