Kara Kitap, polisiye roman türünde olsa da katili arayan bir dedektif anlatısından ayrılan ve katili bulmanın gittikçe önem kaybettiği bir metindir. Çünkü Galip’in yolculuğu sonunda bulduğu şey, kayıp karısı Rüya’dan çok yazma edimidir. Roman, bu olay örgüsü aracılığıyla yazma edimi ve yazarlık konusunu temel sorun haline getirir. Böylece yapısal olarak, kayıp şahsı arayan bir dedektifin hikâyesiyle geleneksel edebiyatın tasavvufi metinlerini yeniden yazmış olur…

Berna Moran, Orhan Pamuk’un Kara Kitap romanı için, “Birçok postmodernist romanda olduğu gibi Kara Kitap‘ın konusu da anlatının kendidir,” der. Polisiye türdeki Kara Kitap‘ta yazarlık ve yazma edimi gerçekten de çok fazla irdelenir. Hatta romanın polisiyeliğini de çoğu zaman gölgede bırakır. Romanın başkarakteri Galip’in kendisini terk eden karısı Rüya’yı arayışında somut hale gelen polisiye olay örgüsü, aşağıda bahsedeceğimiz anlatım teknikleri, romanın yapısı ve karakter çizimleri aracılığıyla yerini tasavvufi ve yaratıcılıkla ilgili bir arayışa bırakır.

Galip: Dedektif değil, yazar ve kâşif

Romanda bir dedektif edasıyla karısını aramaya başlayan Galip karakterinin zihinsel süreçlerine iç monologlar aracılığıyla şahit oluruz. Onunla birlikte hem önemli tartışmalar yapar hem de cinayetle sonuçlanan tekinsiz bir yolculuğa çıkarız. Ancak Galip’in takındığı dedektif tavrı gittikçe değişir ve İstanbul sokaklarında ipuçlarına değil, tesadüflere dayanan keşif haline gelir.

Galip, bu şekilde aslında romanın henüz başında talep ettiğini üretir. Rüya ile polisiye roman üzerine konuşmalarına şahit olduğumuz kısımda, polisiye romandan hoşlanmayan karakter, Rüya’ya yazarın da katilin kim olduğunu bilmediği bir polisiye roman yazılırsa okunabileceğini söyler ve “Böylece nesneler ve kahramanlar, her şeyin farkında olan yazarın zoruyla ipuçları ve sahte ipuçları kisvesine bürünmeden, hiç olmazsa polisiye yazarının hayallerini değil, hayatta oldukları şeyi taklit ederek romanda durabilirlerdi,” diye ekler. Kısacası Galip, bu polisiye romanda bir dedektif olarak değil, gerçek hayatta olduğu gibi bir yazar ve kâşif edasıyla var olur.

üçlü

İki düzlemiyle “Kara Kitap”

Bunun yanı sıra Kara Kitap‘ta iki anlatım düzlemi bulunmaktadır. Bir düzlemde Galip’in karısı Rüya’yı aramak için şehrin sokaklarında dolaştığını görürken diğer düzlemde Galip’in kuzeni Celal’in Milliyet gazetesinde yazdığı köşeyazıları onun arayışına eşlik eder. İki düzlemin de tarzı, anlatıcıları birbirinden farklıdır. Polisiye düzlemi, okurdaki merak duygusunu kaşır ve çok ayrıntılı düşünmeden romana bakan okuru da anlatıya bağlar. İkinci düzlemse sık sık bu anlatıyı keser, çeşitlendirir ve dağıtır.

Celal karakteri romanda bedensel olarak yer almaz, sadece köşeyazılarıyla yani bir anlatı olarak bulunur. Onun soyut bir karakter olması, Galip’in Rüya’yı arayışının aslında Galip’in Celal olma sürecini gösterir. Galip, Rüya’nın eski kocasına gidip onu bulamayınca Celal’in de kayıp olduğunu fark eder. Böylece Celal’le birlikte, Galip’in aradığı şey daha soyut bir hal alır ve Galip, gazeteye Celal ismiyle yazılar yazmaya, yazarlığı keşfetmeye ve Celal olmaya başlar. Bu da anlatının esas meselesini kayıp Rüya’nın bulunmasından çıkarır ve yazarlığın kendisi haline getirir.
Celal’in köşeyazılarının bir diğer işlevi de metnin tematik kurulumunu vermesidir. Köşeyazılarında konu edilen bazı temalar, romanın ele aldığı meseleleri de yansıtır. Bunlardan biri de Alaaddin’in dükkânıdır. Roman, Alaaddin’in dükkânı gibi sınırsız malzemeyle doludur. Yani bu dükkân, romanın bir alegorisidir. Galip’in sonunda Rüya’yı bu dükkânda ölü bulması da bununla ilgilidir. Rüya, Celal’le birlikte vurulduğunda aynı yerde ölmez. Dükkânın içine kadar ilerler ve orada oyuncak bebeklerin arasında ölür. Çünkü oyuncak bebekler, dükkânın bir malzemesi olduğu gibi Rüya da anlatının bir malzemesidir.

“Aşk”ı ararken…

Ayrıca romanın ilerleyen kısımlarında bu yazıların aslında Mevlânâ’nın Mesnevi‘sinden alındığını, daha doğrusu onun Türkçe uyarlaması olduğunu anlarız. Böylece anlatı, yeniden yazım ya da taklit meselesini de irdeler. Roman, tıpkı Celal’in köşeyazıları gibi Doğu’ya ait klasikleşmiş anlatıların birer yeniden yazımıdır. Galip’in Rüya’ya, yani aşkına ulaşmak için bir yolculuğa çıkması ve aslında kendisini bulması tasavvuftaki “Tanrı insanın kendisindedir,” inancını hatırlatırken Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk eserini modern biçimde yeniden yazar. Galip, burada hem Aşk’ı hem de Şeyh Galip’i temsil eder. Kitabın sonunda da tanrısal anlatıcı, ben anlatıcıya dönüşecek ve okura anlatıcının da aslında Galip olduğunu gösterecektir.

Hüsn-ü Aşk‘ın yanı sıra Binbir Gece Masalları ve Mantık-ut Tayr gibi eserler de romanla diyalog içindedir. Bu iki eser de Kara Kitap gibi birer üst kurmacadır. Şehrazat’ın ölümden kurtulmak için her gece yeni bir masal anlatması gibi kuşlar kendilerine bir hükümdar aramak için yolculuğa çıkar. Bu yolculukta bir kuş onlara Şehrazat gibi sürekli hikâyeler anlatır. Böylece onlara rehberlik eder ve onları cesaretlendirir. Galip gibi onlar da hükümdarın, aslında yolculuğu tamamlayan otuz kuşun yani kendilerinin olduğunu anlarlar. Galip’in yolcuğunda gördüğümüz birçok hikâye de anlatıyı çeşitlendirir. Genelev bölümünde Türkan Şoray taklidi yapan kadının arabasını anlattığı hikâye, BBC muhabirlerine anlatılan şehzadenin hikâyesi, pavyon bölümünde herkesin anlattığı hikâyeler, Salim’in evindeki dergilerde anlatılanlar gibi üst kurmacaya gömülü olan çeşitli hikâyeler bulunur. İşte bu yapı, anlatıyı bahsettiğimiz Doğu metinleriyle benzeştirir ve diyaloğa girmesini sağlar. Yani Galip’in romanı polisiye türüne ait kılan arayışı, geleneksel edebiyattaki tasavvufi arayışla özdeşleştirilir ve bir kendini bulma sürecine dönüşür.

Geleneksel edebiyata ait eserlerin Kara Kitap ile yeniden yazılmış olması, bir eserin özgün olmasının imkânsız olduğunu vurgular. Bu postmodern fikri Celal’in ağzından da duyarız. Celal, “En saf cinayet bile farkına varılmadan yapılmış bir taklittir, edebiyatı taklit,” derken kurmacayla gerçek arasındaki ayrımı sorgular ve cinayet sorunsalını edebiyata mal eder.

Toparlamak gerekirse Kara Kitap, polisiye roman türünde olsa da katili arayan bir dedektif anlatısından ayrılan ve katili bulmanın gittikçe önem kaybettiği bir metindir. Çünkü Galip’in yolculuğu sonunda bulduğu şey, kayıp karısı Rüya’dan çok yazma edimidir. Roman, bu olay örgüsü aracılığıyla yazma edimi ve yazarlık konusunu temel sorun haline getirir. Böylece yapısal olarak, kayıp şahsı arayan bir dedektifin hikâyesiyle geleneksel edebiyatın tasavvufi metinlerini yeniden yazmış olur.

Çağla Üren

1994, Bakırköy doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Daha önce soL Gazetesi'nde ve Genç Gazete'de (gencgazete.org) görev aldı. Edebiyat eleştirisi dergisi Rozinant'ta ve gençlik dergisi Yeni Yazılar'da yazıyor.

Bir yant bırakın