Yankı Enki, yakın zamanda ikinci cildi raflardaki yerini alan Cenk Çalışır’ın Her Temas Bir Öykü Bırakır adlı kitabını dergimizin 6. sayısında enine boyuna incelemişti. Bu derinlikli incelemeyi anımsayalım istedik…

Cenk Çalışır’ın birçok öyküsü, gündelik gerçekliğin içinden geliyor ve aslında suçun, cinayetin, ölümün, insanın karanlık ve suça, şiddete yatkın tarafının nasıl, nerede, ne zaman ortaya çıktığını gösteriyor…

Edgar Allan Poe ve Arthur Conan Doyle gibi isimlerin aslında öykücü taraflarının ağır bastığını hatırlayıp 19. yüzyılda polisiye roman geleneği yaygınlaşmadan önce bu edebiyata romanların değil de öykülerin yön verdiğini düşünürsek, zamanımızda öykünün değerini ne kadar kaybettiğini görebilir ve polisiyenin ne yazık ki sadece bir roman türü olarak kabullenildiğini söyleyebiliriz. Birçok öykü yazarına kulak verirsek, öykü yazmanın roman yazmaktan zor olduğunu iddia ettiklerini duyarız, hatta konu polisiye olunca bu iş daha da zor olsa gerek.

baslik

“Cenk Çalışır, kendini tekrar etmiyor”

Romanlarıyla tanıdığımız Cenk Çalışır’ın Her Temas Bir Öykü Bırakır-1 adlı kitabı, bir öykü derlemesi. Suç öyküleri olarak niteleyebileceğimiz, yer yer Batılı örneklerini hatırlatan gizem unsurlarıyla, yer yer de daha yerel cinayet vakalarıyla dolu bir derleme bu. Dedektif öyküleri veya analitik bir şekilde ilerleyen vaka çözümleme maceraları değil, işlenen suçların psikolojik ya da sosyolojik tarafıyla ilgilenen, işin gizemine eğilen öyküler var karşımızda. Yakından bildiğimiz bir dünyada, belki de kitabı okuduğumuz esnada gerçekten işlenebilecek suçların öyküsünü anlatırken, sıradan insanlara odaklanıyor Cenk Çalışır. Esrarengiz kahramanların tuhaf ve karanlık öykülerinde de daha klasik gizem öykülerini sevenleri doyuracak vakaları ele alıyor. Öykülerin her biri sanki farklı bir yazarın elinden, farklı zamanlarda çıkmış gibi görünüyor. Yazarın kendini pek tekrar etmiyor olması bu anlamda, özellikle bir suç edebiyatı derlemesinde ulaşılması zor bir başarı.

“Birçok öykü, gündelik gerçekliğin içinden geliyor”

Ahmet Ümit, İnsan Ruhunun Haritası adlı kurgudışı kitabında şunu hatırlatır bize: “İlk polisiye öyküler… Thomas De Quincey tarafından Westmoreland gazetesinde yayımlanmıştı. Bu polisiye öykülerin neredeyse hepsi yaşanmış cinayet olaylarından oluşuyordu. Yani konular doğrudan sokaktan geliyordu. Edgar Allan Poe ve Conan Doyle da sokak geleneğini bozmadılar.” İşte Cenk Çalışır’ın birçok öyküsü de gündelik gerçekliğin içinden geliyor ve aslında suçun, cinayetin, ölümün, insanın karanlık ve suça, şiddete yatkın tarafının nasıl, nerede, ne zaman ortaya çıktığını gösteriyor. Gerçekliğimizin içinde cinayetin ve suçun kapladığı yeri görmek için polisiye okumak şart değil elbette; ancak edebiyatın yaptığı, suç işleyen ya da işleyemeyen, suçlanan ya da suçluluk hisseden insanın öyküsünü anlatması. Suç ve ölüm sokakta zaten mevcut ama onun hikâyesini anlatmak, anlamak gerekiyor. Bu bağlamda Çalışır’ın öyküleri oldukça doyurucu.

Cenk Çalışır
Cenk Çalışır

“Sosyoloji ve psikoloji, kitaba dengeli bir şekilde dağılmış”

Yine Ahmet Ümit’e kulak verirsek, suç deyince ilk akla gelen yazarlardan biri olan Dostoyevski ile polisiye/gerilim tarihinin önemli yazarlarından Patricia Highsmith arasındaki akrabalığa değindiği bir yazısında şöyle dediğini görürüz: “Tıpkı Dostoyevski gibi Highsmith de suç eğilimini, öldürme istemini insanın psikolojik yapısında arar. Elbette insanı suça yönelten etkilerin temelinde toplumsal koşullar, günlük yaşamın dayattığı zorunluluklar yatar ama daha önemlisi öldürme edimi insanın içindedir.” Aslında burada bahsi geçen iki ayrı disiplin, sosyoloji ve psikoloji, Çalışır’ın öykü kitabına da dengeli bir şekilde yayılmış durumda. Belli bir disipline ağırlık vermiyor öyküler, bireyin sıkıntılarıyla toplumun sıkıntılarının siyah-beyaz bir şekilde ayrılmadığını gösteriyorlar. Yazarın toplumla ilgili yaptığı tespitler, öyküsünü anlattığı bireyi, bireyle ilgili psikolojik gözlemleri ve çözümlemeleri de topluma dair bir resmi ortaya koyuyor.

hertemasÖlüm ile yaşam arasındaki mistik yolda

İlk öykü Temizlik İşleri, bir temizlikçinin ağzından yazılmış gizemli bir cinayet öyküsü. Bildiğimiz anlamıyla bir temizlikçi değil elbette, katillerle çalışan, cesetleri ortadan kaldıran bir kahramanın öyküsü bu. Sürekli kılık değiştirdiği için kendi kimliğini sorgulamaya başlayan, bunun yanında cinayeti de sorgulamaya başlayan bu profesyonel, müşterisinin kim olduğunu ve neden cinayet işlediğini çözdüğünde öykü de finaline kavuşmuş oluyor. Biraz 20. yüzyıldaki öyküleri hatırlatıyor burada anlatılan gizemli vaka. Zaman ve mekândan bağımsız olarak bakıldığında, insanın karanlık yanlarıyla ilgili öyküleri okuyacağımızı belli eden bir giriş öyküsü. Arkasından gelen Çoban Ali ise daha yerel bir dolandırılma ve intikam alma öyküsü. Toplumsal yanıyla öne çıkan bu ikinci öykü de kitabın bu dengede bir içeriği olduğunu işaret ediyor başlangıçta. Masumiyet, saflık ve şeytana uyma meselelerini işliyor yazar. İşlenen suç, kahramanın masumiyetini ortadan kaldırıyor mu, bunu okurun kararına bırakıyor.
Kitabın akılda kalıcı öykülerinden biri olan Valizde Kalan Mektup ise, insanın kaderini değiştirip değiştirmeyeceğiyle ilgili. Antik dönemlerden beri edebiyatın önemli temalarından biri olan kader, burada cinayetle, suçla birlikte ele alınıyor. Cinayetin neden işlendiği ve sonuçlarının neler olduğu önemli ama en önemlisi, bu öykünün temasının suçluluk olması. Burada işin psikolojik kısmı ön plana çıkıyor. Rüyadan Taşan Kelebek adlı öyküyü de bu bağlamda düşünmek mümkün. Evlerde gizlenen dehşeti, ailenin orta direğinin suçla bezendiğini gösteren bu öykü, insanın karanlık tarafının bir ev içerisinde kuşaktan kuşağa geçip geçmeyeceğini düşündürüyor.
Kadın-erkek ilişkileri, aile faciaları önemli bir yer kaplıyor kitapta. Aşk, nefret, anne-baba-çocuk üçgenindeki şiddet, aldatma, kandırma, anlaşılamama gibi kavramları sıklıkla işliyor yazar. Yeraltı edebiyatına da konu olabilecek yabancılaşma öyküleri, cinayetin nasıl bir açmaz olduğunu gösteriyor ama hayatın da bir çıkmaz sokak olabileceğini unutmamamız yönünde uyarıyor bizi. Örneğin Son Basamak tam da böyle bir öykü. Dağılmış bir ailenin çocuğu olan kahramanımız bir uyuşturucu bağımlısı. Cinayet öyküsü de oğulun babayı öldürmesiyle ortaya çıkıyor. Babasının hayatta çıkılmasını beklediği basamaklar ile kahramanımızın çıktığı, daha doğrusu indiği basamaklar çok farklı: “Doğduğunda ilk basamaktasındır. Bu, en yukarıdaki basamaktır. Sonra düşmeye başlarsın,” diyor katil kahraman. “İnsan yükseldikçe değil, gömüldükçe insandır… Anladıkça düşersin. Hayat düşmektir.” Bireyleri yürüyen ölülere dönüştüren yaşamdan alınmış bir intikamın öyküsü gibi de bakılabilir buna.

0000000720902-1Konu cinayet ve suç olunca trajik bir atmosfer oluşuyor tabii ama yer yer kendini gösteren melankolik bir havası da var öykülerin. Bu metinler arasında gizemi en derin olan öykü Işık Köprü. Yalnız bir gencin sade bir şekilde işlenmiş öyküsü bu ama onu diğer öykülerden ayıran tarafı, hakiki olanla sanal olanı, ışık ve karanlık üzerinden anlatan soyut bir öykü olması.

Cenk Çalışır, bu kitaptaki 15 öyküyle ölüm ve yaşam arasında mistik bir yol açıyor. Birey ve toplum, suç ve masumiyet arasında da ölümcül köprüler kuruyor.

221B Dergi

Türkiye'nin tek polisiye kültür dergisi.

Bir yant bırakın