Karadul Gölü’nün sakinleri o gece uykularından çok erken uyandılar. Gün aydınlanmamış, göl ahalisine hayat vepisoded_221b su ısınmaya başlamamıştı, ne var ki yüzeyde kümeleşen yoğun gürültü ve yapay ışık tüm düzeni allak bullak etmeye yetiyordu. Gürültülere kısa bir süre sonra kıyıda bekleyen teknelerin yoğun motor sesi de eşlik eder oldu.

18052319_10155400984177275_604240978_o

Çamurbalıkları yükselen motor sesleri üzerine panikle oradan oraya yüzmeye başladılar. Tüm sürü yumurtalarını kıyıdaki çakıllık alana yeni gömmüştü, sığ sulardaki küçük botların motorları çakılları  süratle savuruyor, yumurtanın içinde debelenen yavru çamurbalıkları etrafa dağılıyorlardı. Kimi yumurta tekrardan kumlara gömülürken büyük çoğunluk akıntıya kapılıyor, etrafta güne erken başlamanın mahmurluğuyla gezinen bi dolu avcıya kahvaltı oluyordu.

Yoğun motor hareketinden zarar gören sadece çamurbalığı sürüsü değildi. Birkaç haftalık yavrulardan oluşan iri bir kayabalığı grubu üç teknenin akıntısının ortasında kalakalmış, bir dolu yavru karanlığın yarattığı panikle kendilerini motorların çekim gücüne bırakmıştı. Paramparça olan yavrulardan arta kalanlar akıntıya karışacak, büyük çoğunluğu tehlikeden uzaktaki başka bir kayabalığı sürüsünün öğününe dönüşecekti.

Her sene yavrulama mevsiminde göle girişler yasak edilir, tek tük gezen birkaç motordan fazlasına rastlanılmazdı. Peki bu sefer bu kadar çok motorun işi neydi? Hem de gecenin köründe? Balık sürüleri telaş içindeydiler. Çamurbalıkları oradan oraya sıçrıyor, sazanlar onları yiyor, alabalıklar sazanları iteliyor, binlerce yıllık kurala uygun olarak gölün içinde ahengi bozup paniğe kapılmış her canlı bir başkası tarafından paramparça ediliyordu. Sonunda kısmen sakinleşen bir kayabalığı grubu aralarında küçük bir heyet kurup güneydeki taşlıklara, yüzeyden haberdar kurbağalara neler olduğunu sormaya karar verdi. Kurbağaların bölgesine ulaşan balıklar kurbağa komşularını saygıyla selamlayıp kıyının yakınlarındaki karmaşadan ve balık ahalisinin yaşadığı endişeden bahsettiler. Kurbağalar elçi balıkların malumatını dinledikten sonra birbirlerine baktılar. Yüzeydeki ışıkların, gürültünün, tüm motorların bir anda çalışmasının sebebini biliyorlar mıydı? Elbette… Ancak bunu balıklarla, özellikle her güz başında sulara saldıkları yumurtaları iştahla yiyen kayabalıklarıyla paylaşmayacaklardı. Kurbağalar kaçmaya çalışan elçileri aynı iştahla yediler, ardından tüm karmaşadan ırak sığ taşlıklarında kendilerini tatlı uykuya teslim ettiler.

Kurbağalara giden heyetin dönmeyişi balıkları artık son çarelerine başvurmaya itti. Bu sefer sadece kayabalıkları değil, tüm balık milletlerinden bir heyet oluşturuldu, istikamet olarak taşlık değil, gölün kuzeyi, kimsenin gitmediği en derin nokta seçildi. Elçi balıklar yolda birbirlerini yememeye söz verdiler. Bu sefer işin şakası yoktu, kuzey dibinde ortalığı karıştırırlarsa bölgenin ev sahibini sinirlendirebilir, sadece kendi değersiz hayatlarını değil tüm sürüleri tehlikeye atabilirlerdi. Ulu Yayın’ın hiddetlendiğinde yüzlerce sazan yutabildiği söylenirdi.

Elçiler Ulu Yayın’ın mağarasına geldiklerinde dev balık en öndeki elçiyi yutarak heyeti selamladı. Kalan balıklar Ulu Yayın’a şükranlarını sundular ve kıyıdaki gürültüden bahsettiler. Gecenin bir saati yüzeyi kaplayan bir dolu ışığı, keskin motorların aldığı onca canı anlattılar. Neredeyse yüz yaşına ulaşmış yaşlı bilge balık sabırla anlatılanları dinlemeye koyuldu. Sabrı azaldığı ya da dikkati dağıldığında  kendisine yakın duran ilk elçiyi mideye indiriyor, sonrasında gene dikkatini konuya veriyordu.

“Mesele ciddi.” dedi Ulu Yayın. “Ama çözümsüz değil. Suyun üstündekiler size verdiklerini geri istiyorlar. İstediklerini almadan da durmazlar.”

Elçiler bir süre şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Ulu Yayın haftalar öncesinden bahsediyordu. Kimi balık için bu süre bir ömür kadar eski bir zamana denk düşmekteydi. Suyun üstünden bir çok şey gelirdi göle; tenekeler, botlardan dökülen paslanmış metal parçaları, yiyecek artıkları, hastalanıp suya düşen ölü fareler, kuşlar… Kimse ortalığı ayağa kaldırmazdı onlar için. Bu seferkinin farkı neydi?

“Önce tekneleriyle yüzeyde gezinecekler. Gün ışığının ısıttığı en tatlı su onların olacak. Ne kadar süreceği belirsiz, birkaç gün sürebilir bu. Sonra ağ atacaklar. İstedikleri şeyi çıkarmaya ağ yetmeyecek ama bir dolu yavru o ağlara takılıp kalacak. Kıyılardaki çamurlu suda günler geçirecekler, ellerindeki dallar sopalarla çamurları deşecekler. Tüm yumurtalar mahvolacak.”

Elçiler korku içinde dinliyorlardı.

“En zorda kaldıklarında kendileri suyun içine girecekler. Ama yaz sıcağında girip çıkanlar gibi değil. Bu girenler saatlerce dipte kalacak, her taşın altını karıştıracaklar. İstediklerini bulana kadar durmayacaklar.”

“O zaman neden bize verdiler?” diye sordu genç bir çamurbalığı ağlayarak. “Biz onlardan bir şey istemedik ki? Bir gece aniden gelip attılar. Biz daha ne olduğunu anlamadan yosunların arasına batıp soğukta kayboldu. Kimse nasiplenmedi bile.”

“Yüzeydekilerin neyi neden yaptığını kimse bilmez. Verdiklerini neden geri istediklerini de.” dedi Ulu Yayın ve sözünü kesen çamurbalığını mideye indirdi. Yıllar önce, Ulu Yayın’ın bir kurbağadan daha iri olmadığı zamanlarda gene böyle bir olay yaşanmış, yüzeydekilerin gölle işlerinin bitmesi haftalar sürmüştü. O vakitler yayın balıklarının her şeyi yedikleri düşünüldüğünden büyük çoğunluğu avlanmış, koca sürüden bugüne bir tek Ulu Yayın kalmıştı.

“Onlara istediklerini verdiğinizde hemen giderler.” diye tamamladı Ulu Yayın. Elçiler bilge balığa teşekkür ettiler ve aralarındaki besili üç sazanı yayının ağzına doğru itelediler. Yayın elçileri onlarca yıllık deneyimin verdiği ustalıkla tek seferde, acısız yutuverdi.

Hayatta kalan elçiler kuzeyin karanlık dibinden uzaklaşıp kendi sürülerinin yolunu tuttular. Motorların sesi gittikçe artıyordu. Yapılacak şey belliydi, tüm balıklara mesele anlatılacak, aralarındaki en güçlü dişlere sahip, soğuk karanlık sulara dayanıklılar toplanacak ve sabaha kadar çalışılacaktı. Başka türlü onca yosun ve sarmaşığı koparmanın, yukarıdan geleni geri göndermenin imkanı yoktu.

………………………………………………………………………………………………………………………………………

Sabahın ilk saatlerinde on dokuz yaşındaki K….M…..’nin cansız bedeni kıyıdan yüz metre açıkta bir anda belirdi. Şişmiş beden suyun dibinde sıkışıp kalmış, etrafındaki sarmaşıklar gevşeyince de hava dolu bir duba gibi yüzeye fırlayıvermişti.  Ekipler K…. M….’yi ambulansa taşırken arama ekibi dalış tüplerini araçlarına geri koymaya başlamışlardı bile. Herkes göl aramasının günler sürmesini beklerken bir anda mesainin sona ermesinin şaşkınlığını yaşıyordu. Sabah mahmurluğunu üzerinden atamamış görevli memur ise yazacağı rapor bir yana, K…M…’nin ailesine yapacağı konuşmayı düşünüyordu. Bu öğlen planladığından daha sıkıntılı geçecekti.

Çizim: Ural Memiş
221B Dergi

Türkiye'nin tek polisiye kültür dergisi.

Bir yant bırakın