Röportaj: Hüseyin ÇUKUR

Suat Duman’la yeni romanı Dünyanın Leşleri’ni konuştuk…

(Bu röportaj ilk olarak, 221B Dergi’nin Ocak-Şubat 2016 tarihli 1.sayısında yayımlanmıştır)

suat-duman-huseyin-cukur

İlk iki romanını okuyan bir okurun olarak şu soruyla başlamak istiyorum: Dildeki bu sıçrama ve yerli yerinde kullandığın metaforlar bir ustalaşma alameti mi, yoksa en başından beri kurmak istediğin dil buydu da ilk romanlarında bu üsluptan özellikle mi kaçındın?

Öncelikle teşekkürler ve izninizle ben de sizi tebrik edeyim, polisiyeye odaklanmış bir dergi fikri çok cesurca, okurun ilgisiz kalmayacağını umuyorum.

Dünyanın Leşleri uzun bir aradan sonra yayımlandığım üçüncü romanım. Bu nedenle bir “sıçrama” ve/veya “ustalaşma” varsa gerçekten bunu belki zamanla da açıklamak gerekir.

Roman yazarken onu bir yandan da arıyorum. Gerçekte son noktayı koyana dek sayfaların üzerinde romanın izini sürüyorum. İlk roman Cinayet Mevsimi’ni ayrı tutabiliriz. Orada, en azından başlangıçta bir roman iradesi yoktu; ilk metinlerin kaderini trajik bir şekilde üzerinde taşıyan, yazarının hayatının geri kalan kısmını hızlı bir şekilde elden geçirdiği “çekingen” bir metindir. Bu nedenle orada dil, üslup konularına fazla aldırmadığımı, hikâyeyi toparlamanın yollarını denediğimi/araştırdığımı söylesem daha doğru olacak.

Tüm Röportajlar İçin Tıklayın

Müruruzaman Cinayetleri’ndeyse işlerin değiştiğini anımsıyorum. Nasıl anlatacağıma, kurguya daha dikkatle çalıştığımı söyleyebilirim. İlk iki roman aynı karakterin macerasını anlatıyordu, Mehmet Cemil’in. Bir şekilde her iki romanın dilini, karakteristiğini Mehmet Cemil’in kimliği yoğun biçimde etkiliyordu. Macerayı seven ama içine girmektense kenarından dahil olan, ona yön vermek kabiliyetinden yoksun, tek şansı, problem bir şekilde çözülürken orada bulunmak olan, aslında bundan daha fazlasını da pek öyle tutkuyla talep etmeyen bir şehirli çocuktu Mehmet Cemil. O ne kadar tutuksa dil ve metaforlar da o kadar tutuktu, o ne kadar coşkuluysa dil ve metaforlar da o kadar!

Dünyanın Leşleri, dediğim gibi, yıllar sonra yazıldı. İlk notları 2013’ün başlarında almış olmama rağmen, yazılıp son şeklinin verilmesi bütünüyle 2015’tedir. Diğer romanlardan farklı olarak, bütünüyle sokakta geçen, sokaklardan birinin sürüklediği ve steril olmaktan çok uzak ilişkilere odaklanan bir roman Dünyanın Leşleri. Bu nedenle dilinin diğerlerinden farklı olması kaçınılmaz. Galiba yeni ve benim de sevdiğim yanı, temiz kalmak için bir otosansüre tabi tutmamış olmaktır dili. Eğer varsa sıçrama diye tarif ettiğiniz durum bu olsa gerektir.

suat-dumanDünyanın Leşleri, her açıdan okunması ve üzerine tartışılması gereken bir roman olmuş. Mekân, zaman ve karakterleri oluştururken hangi yöntemi izledin?

Aslında evet, ideal olanı, zamanı kestirilebilir, mekânı denetlenebilir, karakteri tanınabilir kılmak. Hele polisiye yazıyorsanız okuru oyalamak, hadi itiraf edelim onu kandırmak gibi bir seçeneğiniz yok. Ona meydan okumadan önce -çünkü her iyi polisiye, okurla girişilmiş zorlu bir köşe kapmacadır- yalansız ve eksiksiz tüm detayları vermelisiniz. Ancak ondan sonra, sana her şeyi söyledim ama sen katili yine de bulamadın, deme hakkınız doğar. Dünyanın Leşleri’nde yapmaya çalıştığım ise elindeki veriler okurun elindekinden daha fazla olmayan, içine düştüğü keşmekeşin sınırları hakkında hiçbir fikri olmayan, “Ne oluyor lan burada!” nidasından ne yapsa kurtulamayan bir karakter yaratabilmekti. Dünyanın Leşleri’nde bir dedektif yok. Adıyla sanıyla takip edeceğimiz, peşine takılacağımız bir müthiş kahraman değil buradaki. Kendisi de yırtmaya çalışan, çoklukla hata yapan, biraz okumuş, biraz hayattan öğrenmiş, şehir hayatı denen ağır ve patolojik tecavüzden sıtkı sıyrılmış, nasıl kurtulacağını, hesabını kimden soracağını bir türlü kestiremediği bu cehenneme kısılıp kalmış bir karakter var karşımızda. Ona bir ad vermek istemedim. Yaygın bir ruh haline denk geldiğini düşünüyorum zira. Zaman ve mekânı ise ayıramıyorum. Tanıdık yerlerde, hemen hepimizin iyi bildiği günlerde geçiyor roman. Kendi açımdan asıl sorunsa şu: Artık buraları tanıyamıyorum ve yaşadığımız günleri anlayamıyorum. Nelere gebe bilemem ama hepimiz utanacağımız sözler ediyoruz, bana öyle geliyor. Romanı yazarken zihnimi işgal eden hep bu düşünce oldu; buradan çıkacağız ama hangi bataklığa döküleceğiz?

Gezi Direnişi’nin romanın arka planında olmasının politik tercihin olduğunu biliyorum ancak böyle bir anlatıda, bu ayaklanmanın tarihsel izdüşümünün sakil kalma ihtimali yazım sürecinde seni endişelendirdi mi?

Doğruyu söyleyeyim, hiçbir endişe duymadım. Haziran Direnişi bir kördüğümün kılıçla kesilmesidir; bir kapının anahtarla değil, omuzla açılmasıdır. Oradan olumlu anlamlar devşirenler için değil salt, oradan ecelinden kaçarcasına kaçanlar için de hâlâ en önemli tarihsel aralık Haziran! Elbette geçmiş kahramanlıkların anlatısıyla avunacak, bununla sarhoş olmayı önerecek değilim. Hızla tüketen/tükenen bir toplumuz ne yazık ki. Sorulsa, Gezi Direnişi’ni anımsamayanlar, hiçbir fikri olmayanlar, o nedir diye soranlar çıkacaktır. Anımsamanın ve anımsatmanın her zamandan daha önemli olduğu günlerden geçiyoruz. Bu, bir tarafı. Romana gelirsek, Haziran günleri hikâyenin odağında yer almıyor ve hikâyenin eksenini belirlemiyor. Haziran’ın hikâyede ne ölçüde yer alması gerektiği kafamı uzun uzadıya meşgul etti, itiraf edeyim. Hiç girmeyebilirdi, birçok metne girmiş, çoğunda girdiği metni ezmişti; Haziran ezer, bundan kurtulmam gerekiyordu. Okur ne düşünür bilemem. Romanımda karakter, direnişin kıyısından şöyle bir geçiyor ve direniş, enine boyuna tüm ayrıntılarıyla değil, karakterin onu gördüğü kadarıyla metne giriyor. Dünyanın Leşleri bir Haziran romanı değil. Fakat karakterin öfkesi, hırsı ve hıncıyla, geçmişte ya da gelecekte bile kurgulamış olsam hikâyeyi, Haziran’ın en tumturaklı günlerine denk düşen bir yanı var. Haziran’ı, 2013 yılının 31 Mayıs’ına çivilersek yanlış yaparız. Gezi/Haziran, benzerine az rastlanır bir kararlılığın ölümüne ilanıdır. Bunu yazmak için belki erken, yine de en azından civarından geçmek istedim.

dünyanın-lesleri-suat-duman-alakargaRoman, ilk eserlerinin ve genel polisiye edebiyat normlarının dışında kalıyor. Polisiye yazarı olarak tanınırken, başka bir yöntem üzerinden ilerleyerek bir “suç” romanı yazmanın, polisiye yazarlığına zeval getireceğini düşünüyor musun? Dünyanın Leşleri, polisiye bir roman mı?

Aslına bakarsan polisiyeye hâkim olan genel ilkeleri gözetsem de, ilk romanlarda da klasik dedektif tipinin dışında bir karakter üzerinden anlatmıştım hikâyemi. Öyle ki, hukuk öğrencisi olan dedektifim iki romanda da muammayı çözen kişi değildi. Mehmet Cemil süregiden polisiye bir vakayı bizim için görünür kılmanın ötesinde, tür açısından işlevsiz bir karakterdi. Benim, Mehmet Cemil maceralarında önemsediğim şey karakterin ruh hali ve onun gözleriyle şekillendirdiğim şehir hayatıydı. Bu yönüyle ilk romanları da, sözünü ettiğin normlara daha yakın dursalar da türün özelliklerini bütün olarak yansıtan metinler olarak görmüyorum.

Dünyanın Leşleri’nde bağlar biraz daha zayıflıyor, haklısın. Genel tavırdaysa bir sapma yok, kriminal, muammalarla dolu bir şehir hayatı ve bu çözümsüzlük içinde kendini kurtarmaya çalışan sıradan kahramanlar. Kendisinin yaratmadığı, sorulsa asla onay vermeyeceği berbat bir toplumsal yapı ve bu yapının nimetlerinden sonsuz kere mahrum, belalarıyla sonsuz kere muhatap bir eleman; Dünyanın Leşleri’nde görmeye çalıştığım budur. Bu tipe polisiyenin alttürlerinden aşinayız aslında, kara polisiyede de ihmal edilmiş bir tip değildir. Bense Hitchcock filmlerini tekrar tekrar seyrettiğimi itiraf edeyim bu süreçte. Hadi açık açık söyleyeyim, 39 Basamak’ı tek gerçek yol gösterici gibi çalıştım yazarken, Dünyanın Leşleri’ni Hitchcock’a atfetsem başım ağrımaz, o derece.

Metni tasnif etmektense özellikle kaçınırım. Okur olarak söyleyeyim, evet bu bir polisiye, fakat işte öyle bir polisiye, ters bir polisiye! Dedektifsiz, cinayetsiz, zeki katilleri olmayan bir polisiye.

Farklı ve uzun soluklu olmayacağı belli bir karakter üzerinden kurguyu şekillendirmen, daha sonraki eserlerin için okurlara nasıl bir ipucu vermeli?

Her hikâyeyi aynı karakterle yazamazsınız. Polisiyenin geleneğinde bu var, biliyorum. Polisiye okuru da çoklukla bunu talep ediyor, sevdiği bir dedektif tipinin yeni serüvenlerini okumak istiyor. Anlayışla karşılıyorum ve ben de yeni bir Poirot okuyabilmek için serçeparmağımı vermeye hazırım. Mehmet Cemil hikâyeleri yazmayı da sürdüreceğim. Fakat sanırım türün kırmızı çizgileriyle sorunlarım var. Sınırın ötesine adım atmaktan, sınırlarımızda başka hikâyelerin ziyaretçilerini ağırlamaktan hoşlanıyorum. Bu yüzden salt karakter yönünden değil, hikâye tercihlerim açısından da sıkışıp kalmayı doğru bulmuyorum. Esasında olup biten şu: Bir roman yazıyorum ve hikâyenin kendi doğal sınırları, karakterin tutarlılığı, dilin hikâyenin zamanı ve ruhuyla uyumu gibi konular dışında gözüm pek bir şey görmüyor. Sonuna geldiğimde bu bir polisiye mi, ortada dolaşıp türlü çeşitli ukala laflar eden bu eleman gerçek bir dedektif mi diye sormuyorum kendime. Okur buradan ne çıkarır bilemem, doğrusu ben de ne çıkaracağımı bilmiyorum… Okuduğum her romana hazırlıksız yakalanmak isterim, aynı şekilde okuru da hazırlıksız yakalamak istiyorum.

Hüseyin Çukur

1980, İstanbul doğumlu. Uzun yıllar özel sektörde çalıştıktan sonra mesleki hayatını sonlandırıp 2010 yılında kitabevi işletmeye başladı. 2012 yılında ülkemizin tek polisiye yayınevi Labirent Yayınları'nı kurdu. Yayınevinin yayın yönetmenliğiyle birlikte 221B'nin de editörlerinden biri olmaya devam ediyor.